-
İçerik sayısı
101 -
Kayıt tarihi
-
Son ziyareti
-
Kazandığı günler
11
İçerik türü
Profiller
Forums
Store
Makaleler
Everything posted by Valery Legasov
-
Müslümanların yaygın bir argümanı da Muhammed’in okuma yazma bilmediği yönündedir. Hatta inanışa göre, eğer okuma yazma bilseydi insanlar Kuran'ı onun yazdığını düşünebilirdi; bu durum, kitabın ilahi bir vahiy olduğunun kanıtı olarak sunulur. İslam’da geçen “ümmî” kavramı genellikle “okuma yazma bilmeyen” şeklinde çevrilir. Ancak bazı yorumlarda bu ifadenin sadece teknik bir okuryazarlık durumunu değil, aynı zamanda dönemin Arap toplumunda yazılı kültürle sınırlı bir ilişkiyi de ifade ettiği belirtilir. Yani konu her açıdan kesin ve tek bir yoruma indirgenmiş değildir. Bir diğer tartışma konusu ise “Kırtas Hadisesi” olarak bilinen olaydır. Rivayete göre Muhammed, vefatına yakın bir dönemde kalem ve kağıt talep ederek ümmet için bir yazı yazdırmak istemiş, ancak orada bulunan sahabiler arasında farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Kimileri bunun yazılmasını desteklerken, kimileri ise “Kuran bize yeter” şeklinde karşı çıkmış ve bu tartışma sonucunda yazdırma gerçekleşmemiştir. Bu konuyla ilgili hadis kaynaklarında yer alan bazı rivayetler şu şekildedir: İbn Abbas’tan nakledildiğine göre Resûlullah (sav), vefatına yakın bir zamanda evde Ömer b. Hattab’ın da bulunduğu bir ortamda şöyle buyurmuştur: “Bana yazı malzemesi getirin, size bir yazı yazayım ki, ondan sonra asla sapmayasınız.” Bunun üzerine sahabiler arasında tartışma çıktığı, özellikle Hz. Ömer’in “Resûlullah’a hastalık ağır bastı (yanında Kur’an var, bize yeter)” şeklinde bir ifade kullandığı rivayet edilir. Kaynak: Sahih Muslim, Hadis No: 1637c Benzer bir başka rivayette Ali (r.a.) şöyle anlatır: Hz. Peygamber (s), ümmetin kendisinden sonra sapmaması için bir şeyler yazdırmak üzere kâğıt ve kalem getirilmesini istemiştir. Ali (r.a.), onun vefatından endişe ederek bunun ertelenmesini düşündüğünü ifade eder. Bunun üzerine Peygamber’in şöyle dediği aktarılır: “Sizlere namazı, zekâtı ve kölelere iyi davranmayı tavsiye ediyorum.” Kaynak: Musnad Ahmed, Hadis No: 693 Bir başka rivayette ise şu ifade geçmektedir: “Bana bir kürek kemiği getirin, sizin için bir yazı yazayım ki, ondan sonra asla doğru yoldan sapmayasınız.” Kaynak: Sahih al-Bukhari, Hadis No: 3168 (Kitap 58, Hadis 10) Alın size Buhari, Müslim ve İbn Abbas’tan nakledilen, Muhammed’in bir şeyler yazdırmak amacıyla kağıt ve kalem istediğine dair hadisler. Muhammed’in okuma-yazma meselesi öyle bir konudur ki, İslamcılar arasında bile bu konuda tam bir fikir birliği yoktur. Bir taraf, Peygamber’in hayatı boyunca okuma-yazma öğrenmediği görüşünü savunurken; diğer taraf ise "ümmi" kelimesinin yalnızca "kitap ehli eğitimi almamış" anlamına gelebileceğini, bu nedenle temel düzeyde okuma-yazma ihtimalini tamamen dışlamadığını ileri sürer.
-
Aslında “birçok nadir özelliğin tek kişide birleşmesi” meselesine örnek olarak bence Lenin çok daha iyi bir örnek olabilir. Düşünsenize: Sürgünde yaşayan, maddi imkanları sınırlı bir adam çıkıyor ve yıllarca tek bir fikre obsesif şekilde bağlı kalıyor. Sonra dünyanın en büyük imparatorluklarından birinin çöküş sürecinde ortaya çıkıp devrimin liderlerinden biri haline geliyor. Ama mesele sadece siyasi başarı da değil. Aynı kişide ideolojik üretim, teorik derinlik, propaganda yeteneği, organizasyon kabiliyeti, psikolojik dayanıklılık, stratejik zeka, kitle mobilizasyonu ve yıllarca süren kararlılık birleşiyor. Üstelik bunu sürgün, takip edilme, iç savaş, başarısızlık riski, yalnızlaşma ve sürekli tehdit altında yaşama gibi çok ağır şartlar altında yapıyor. Ve bütün bunlara rağmen yıllarca aynı ana fikri savunuyor: “Marksist devrim gerçekleşecek.” Şimdi birisi çıkıp şöyle diyebilir: “Bu kadar nadir özelliğin tek kişide birleşme ihtimali yok denecek kadar az. O halde Lenin tarihüstü/metafizik bir figür olmalı.” Ama biz böyle düşünmüyoruz. Neden? Çünkü insanlık tarihinde bazen gerçekten olağanüstü bireyler çıkabiliyor. Çok düşük olasılıklı özellik kümeleri bazen tek kişide toplanabiliyor. Benim anlatmaya çalıştığım nokta tam olarak bu. Bir diğer konu da şu: Siz “23 yıl boyunca hata yapmadan sürdürmek” diyorsunuz ama ben burada yine yorum farkı görüyorum. Çünkü Müslüman biri Kuran’daki ifadeleri doğal olarak tutarlı görüyor; şüpheci biri ise bazı yerlerde belirsizlik, tekrar, bağlamsallık veya yoruma açıklık görüyor. Yani “hatasızlık” dediğiniz şey zaten önce kabul edilmiş bir inanç filtresinden geçiyor. Mesela Saffat 147 örneğinde benim dikkat çektiğim şey şuydu: Her şeyi bilen bir varlığın neden yaklaşık/belirsiz ifade kullandığı. Siz ise buna: “Kesin sayı verilmesi zaten mutlak bilgi kanıtı olmazdı” diye cevap verdiniz. Bu doğru; ama benim sorum tam olarak bu değildi zaten. Ben “Bu ifade yanlış” demedim. “Bu ifade neden özellikle böyle kurulmuş?” diye sordum. Çünkü Kuran’ın diliyle ilgili genel gözlemim şu: Metin çoğu zaman farklı çağlarda farklı anlam katmanları üretmeye çok açık bir yapıda çalışıyor. Bu yüzden tarih boyunca aynı ayetten çok farklı sonuçlar çıkarılabiliyor. Ve açıkçası ben bunu ilahi bir tasarımdan çok insan dilinin doğal özelliği gibi görüyorum.
- 32 yanıt
-
- 1
-
-
Büyük İskender, MÖ 334–323 yılları arasındaki yaklaşık 10–13 yıllık fetih sürecinde Yunanistan’dan başlayıp Anadolu, Mısır, Mezopotamya, İran, Orta Asya ve Hindistan’ın kuzeybatısına kadar uzanan yaklaşık 5 milyon km²’lik dev bir imparatorluk kurdu. Şimdi bu adam bütün bu nadir yeteneklere sahip diye otomatik olarak “peygamber” sınıfına mı giriyor? Hayır. Büyük İskender'in arkasında her şeye gücü yeten bir Allah yoktu, ona yardım eden melek orduları yoktu ya da yere vurduğunda denizi ikiye ayıran mucizevi bir asaya sahip değildi. Buna rağmen tarihin en büyük fetihlerinden birini gerçekleştirebildi. Peki Muhammed? Arkasında Allah var, Melek orduları ve türlü türlü mucizelere sahip, hatta rivayetlere göre Ay'ı bile ikiye bölmüş ama bakıyorsun Hicaz bölgesinde dışarı çıkamamış. Kuran'a bakıyorsun onu da kimse anlayamamış, 20-25 tane mezhep var hepsi de farklı şeyleri savunuyor, kısacık ayet için 50-60 farklı meal yapılıyor, kısacık ayet için sayfalarca tefsir yazılıyor. İşte bütün bunlar, ayetlerin kesin bir ifade içermemesinden ve hepsinin ucu açık olmasından kaynaklanıyor. Nereye çekilirse oraya gidiyor; tamamen okuyanın hayal gücüne kalmış. Şu ana kadar yazdığım her şeyin yeterince açık olduğunu düşünüyorum. Bu ayet üzerinde de yeterince durdum. Eğer bir sorunuz varsa, lütfen önceki mesajları gözden geçirin. Zira ben Saffat 147 ile ilgili artık herhangi bir şey yazmayacağım. Ayetin kendisi de ortada, yazılan mesajlar da ortada. Eminim ki bu ayete meal ve tefsir yapanlar bile, benim gibi bir ateist kadar üzerinde düşünmemiştir.
-
Ben bu konunun ilk mesajında, her şeyi bilen bir Allah’ın neden “yüz bin veya daha fazla insana” gibi kesinlik içermeyen bir ifade kullandığını sormuştum. Siz ise bunun belirsizlik değil, edebi üslup olduğunu; Kuran’ın bir rapor ya da teknik metin değil, bir hidayet kitabı olduğu şeklinde cevap verdiniz. Peki, Bakara 185’te Kuran kendisini insanlık için bir rehber olarak tanımlamıyor mu? Tanımlıyor. Kuran’ın bazı ayetlerinde de kendisinin kesin ve mutlak bilgi olduğuna dair ayetlerde mevcut. Eğer bir kitap “ben mutlak bilgiyim ve insanlığa rehberlik etmek için gönderildim” diyorsa, yanlış anlaşılma ihtimalini en aza indirecek bir dil kullanması beklenir. Peki neden buna rağmen kesinlik içermeyen ve farklı yorumlara açık olabilecek ifadeler tercih edilmiş? Bu soruyu sorduğumda ise konuyu, ayetin içeriğinden ziyade “bir insan bunu 23 yıl boyunca nasıl sürdürebildi?” tartışmasına kaydırdınız. Oysa benim itirazım metnin tarihsel sürdürülebilirliğinden çok, kullanılan dilin neden bu şekilde yapılandığı ve bunun gerçekten “çelişkiyi en aza indiren bir tasarım” olup olmadığıydı. Şimdi de diyorsunuz ki; “herkes farklı zamanlarda farklı dersler çıkarabilsin diye bu ayetlerde kesinlik içermeyen, çelişkiye açık ifadeler kullanılmış, bu yüzden de düşünme ve akletme gerektiren bir metin tercih edilmiş. Yani size göre Allah bir risk aldı, Kuran’da yoruma açık ve potansiyel olarak çelişkiye elverişli ifadeler kullandı, Muhammed bunu 23 yıl boyunca sürdürdü ve 1400 yıl sonra günümüze ulaştı. Kuran'ın tarihsel olarak bugünlere ulaşmış olması, Kuran'da kullanılan dilin kesinlik içermeyen ve farklı yorumlara açık olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İslam tarhini incelediğimiz zaman ortada tek bir Kuran olmasına rağmen farklı mezhepler, farklı hukuk sistemleri, farklı teolojik yorumlar ve hatta birbirine zıt çıkarımlar oluşmuştur. Kuran öyle bir kitap ki; Edip Yüksel “huriler” ifadesini alıp bunu “Allah cennette hizmetçi robotlar verecek” şeklinde yorumlayabiliyor. Bir başkası “ebabil kuşları”nı F-16’lara, attıkları taşları da füzelere benzetip “Kur’an yüzyıllar öncesinden F-16’ları bilmiş” diyebiliyor. Başka biri ise “zerre” ifadesinden yola çıkarak “Kur’an atom altı parçacıkları biliyordu” sonucuna ulaşabiliyor. İşte Kuran böyle bir kitap, ucu açık, nereye çekersen oraya gidiyor, herhangi bir sınırı yok bunun. Ortada tek bir Kuran olmasına rağmen, aynı ayet için yüzlerce farklı meal ve sayfalarca tefsir yazılıyor. Uygulamada ise ülkeden ülkeye büyük farklılıklar görülebiliyor. Afganistan’da kadınlar sokağa adım atmaya cesaret edemiyor, sosyal hayattan tamam dışlanmışlar, eğitim alma hakları yok. Dubai’de ise kadınlar çok daha görünür bir sosyal ve ekonomik role sahip. Eğitim alabiliyorlar, çalışabiliyor, araç kullanabiliyor ve tek başına ya da arkadaşlarıyla sosyal hayatta aktif şekilde yer alabiliyorlar. İşte yoruma açıklık, kesin olmayan ifadeler yüzünden ortaya farklı islam anlayışları çıkıyor. Şimdi şu konuya tekrar dönelim: Bir insan 23 yıl boyunca böyle bir metni sürdüremez mi, yoksa sürdürür mü? Siz özet olarak şunu savunuyorsunuz: "Bu gerçekleşmesi zor olan olayların sayısı ve zorluğu ne kadar fazlaysa ve bu özellikler tutarlı biçimde bir araya gelip tek bir kişide birleşiyorsa, o kişinin peygamber olma olasılığı doğal olarak artar" Peki ben size şunu sorayım: Nadirliklerin birleşimi = otomatik olarak olağanüstülük / doğaüstülük mü? Mesela Napoleon Bonaparte’a baktığımız zaman askeri deha, stratejik zeka, siyasi liderlik ve psikolojik etki gibi birçok nadir özelliğin tek bir kişide birleştiğini görüyoruz. Şimdi bütün bunlar bir araya geldi diye o zaman Napoleon'u peygamber mi ilan etmemiz lazım? Sizin bu yorumunuza göre bu sorunun cevabı evet olmalı. Napoleon, Fransa’da önce Konsüllük döneminde (1799–1804) fiilen ülkeyi yönetiyor, sonra 1804’te imparator olup Fransa İmparatorluğu’nu kuruyor; bu süreçte Batı ve Orta Avrupa’nın büyük kısmını etkisi altına alıyor—İtalya, Hollanda, İspanya’nın büyük bölümü, Almanya’nın batısı ve Polonya hattına kadar uzanan bir kontrol alanı var. Bir de 1812’de Moskova seferi var; Rusya’nın içlerine kadar girip Moskova’yı kısa süreli işgal ediyor ama geri çekilmek zorunda kalıyor. Napoleon Bonaparte bütün bunları 51 yıllık hayatına ve yaklaşık 10–15 yıllık aktif iktidar dönemine sığdırıyor. Peki Muhammad? 23 yıllık peygamberlik döneminde daha çok Hicaz bölgesi merkezli bir etki alanı içinde kalıyor. Şimdi “600’lü yılların şartları ile 1800’lü yılların şartları aynı değil” şeklinde bir argüman sunulabilirsiniz. (Muhammad açısından bakarsak arkasında her şeye gücü yettiği kabul edilen bir Allah varken, Napoleon Bonaparte açısından böyle bir metafizik destek yoktu.)
-
L1 ve L2 Lagrange noktalarını en basit şekilde şöyle gösterebiliriz: Güneş → L1 → Dünya → L2. L1 noktası, Güneş ile Dünya arasındaki denge noktasıdır ve Güneş’i sürekli izlemek için idealdir; ayrıca uzaydaki güneş fırtınalarını erken tespit etmek için de çok uygundur. SOHO, DSCOVR ve ACE uyduları L1’de çalışır; örneğin SOHO, Güneş’in yapısını ve koronasını sürekli gözlemler. L2 noktası ise özellikle derin uzay ve kızılötesi gözlemler için idealdir. James Webb, L2’ye yakın bir konumda çalışır çünkü ana görevi çok zayıf kızılötesi ışığı algılamaktır ve bunun için aşırı soğuk ve kararlı bir ortam gereklidir. Teleskobün aynaları ve dedektörleri yaklaşık −230°C civarında çalışır. Kızılötesi gözlem yapan bir teleskop, kendi ısısından bile etkilenir ve sıcak olursa kendi yaydığı infrared ışık ölçümleri bozulur. JWST, L2’de çalıştığı için Güneş, Dünya ve Ay hep aynı tarafta kalır ve tek taraflı güneş kalkanı yeterli olur. Ayrıca L2, küçük yörüngesel düzeltmelerle teleskobun konumunu uzun süre koruyabileceği kararlı bir bölgedir, bu da yakıt tasarrufu sağlar.
-
“Bir insan 23 yıl boyunca böyle bir metni sürdüremez.” “Bu kadar etkileyici ve uzun süreli bir üretim insan kapasitesinin ötesinde olmalı.” Dolayısıyla “ilahi bir kaynaktan gelmiş olmalı.” Yani aslında ortaya çıkan sonuç şu: “Bunu açıklamakta zorlanıyorum, o halde doğaüstü bir açıklama doğru olmalı. 1) Bu çıkarımın temel sorunu, “açıklayamıyorum” hissini doğrudan “açıklaması doğaüstüdür” sonucuna bağlaması. Bir metnin 23 yıl boyunca sürdürülmesi ya da etkileyici bulunması, bunun insan kapasitesinin dışında olduğu anlamına gelmez. Tarih bunun tam tersine örneklerle dolu. Homeros’tan Shakespeare’e, Dante’den Goethe’ye kadar birçok yazar, şair ve düşünür hem uzun süreli hem de son derece etkili eserler üretmiştir. Bu isimlerin ortaya koyduğu külliyatlar, tek bir insan ömrüne sığabilen büyük entelektüel üretimin mümkün olduğunu gösterir. Aynı şekilde siyaset, din ve düşünce tarihinde de kitleleri on yıllar boyunca etkileyen, tutarlı bir çizgi sürdüren çok sayıda figür vardır. Bu tür bir süreklilik; hafıza, disiplin, ikna kabiliyeti, sosyal çevre ve tarihsel koşullar gibi tamamen doğal faktörlerle açıklanabilir. Buradaki mantık hatası şudur: “Bunun nasıl yapıldığını tam olarak açıklayamıyorum” ifadesi, “o halde insan yapamaz” sonucunu zorunlu kılmaz. Bilgi eksikliği, otomatik olarak metafizik bir açıklamayı doğrulamaz. Kelimelerin çok anlamlılığını ve “yoruma açıklığını” ilahiliğe bir işaret gibi sunmak, aslında ciddi bir mantık problemine dayanıyor. Çünkü bir metin her yöne çekilebiliyorsa, bu onun derin olduğu kadar, aynı zamanda sınırlarının belirsiz olduğu anlamına da gelir. Eğer bir metin farklı dönemlerde ve farklı yorum geleneklerinde tamamen farklı anlamlara gelebiliyorsa, burada “mutlak netlik”ten değil, yoruma açık bir dil yapısından söz ederiz. Bu da doğal olarak “tek ve değişmez anlam” iddiasını zayıflatır. 2) Kelimelerin çok anlamlılığını ve “yoruma açıklığını” ilahiliğe bir işaret gibi sunmak, aslında ciddi bir mantık problemine dayanıyor. Çünkü bir metin her yöne çekilebiliyorsa, bu onun derin olduğu kadar, aynı zamanda sınırlarının belirsiz olduğu anlamına da gelir. Eğer bir metin farklı dönemlerde ve farklı yorum geleneklerinde tamamen farklı anlamlara gelebiliyorsa, burada “mutlak netlik”ten değil, yoruma açık bir dil yapısından söz ederiz. Bu da doğal olarak “tek ve değişmez anlam” iddiasını zayıflatır. Üstelik, milyarlarca insanın ebedi kaderi ve doğru yaşam biçimiyle ilişkili olduğu iddia edilen bir rehberin, tarih boyunca farklı yorumlara, mezheplere ve anlam ayrışmalarına konu olması, bunu otomatik olarak “derinlik” diye etiketlemeyi zorlaştırır. Çünkü derinlik ile belirsizlik aynı şey değildir. Eğer varsayım şu ise: “Bu metin ilahidir, çünkü çok katmanlı anlamlar içeriyor,” o zaman şu soru kaçınılmaz olur: Çok katmanlılık gerçekten ilahi kaynağın bir göstergesi mi, yoksa insan dilinin doğal bir özelliği mi? İnsan dili zaten bağlama, kültüre ve zamana göre değişen bir yapıdadır. Şiir, edebiyat ve felsefe metinleri de yüzyıllar boyunca farklı yorumlara açık olmuştur; Homeros’tan Shakespeare’e, Dante’den Goethe’ye kadar pek çok klasik metin farklı dönemlerde farklı anlam katmanlarıyla okunmuştur. 3) “Bir insan bu durumu sürdürebilir mi?” sorusuyla aslında psikolojik sınırlar üzerinden bir argüman kurmuşsunuz. Ancak burada kritik nokta şu: sayılan özellikler “net olmamak”, “yoruma açıklık”, “bağlama göre üslup değişmesi” insan sınırlarının dışına değil, tam tersine insan üretiminin doğal sınırlarına işaret eder. İnsan dili doğası gereği bağlama göre şekillenir; aynı fikir farklı durumlarda farklı tonlarla ifade edilebilir. Metinlerin yoruma açık olması, çok katmanlı anlamlar içermesi ya da tarihsel süreçte farklı şekillerde anlaşılması, insan yazınının zaten beklenen özellikleridir. Dolayısıyla burada bir çelişki oluşuyor: Bu özellikler “ilahi kaynak” lehine delil olarak sunuluyor, ancak aynı özellikler aslında “insan ürünü metinlerde en sık görülen yapısal özellikler” arasında yer alıyor. Eğer gerçekten insan sınırlarının aşıldığından bahsedilecekse, beklenen şey belirsizlik değil; tam tersine mutlak açıklık, tek anlamlılık ve zamandan bağımsız netlik olurdu. Yani bin yıl sonra bile hiçbir yoruma, bağlama veya dış açıklamaya ihtiyaç duymadan aynı şekilde anlaşılabilen bir metin. Oysa yoruma açıklık ve farklı bağlamlarda farklı anlam üretme kapasitesi, insan dilinin kaçınılmaz bir sonucudur; bu yüzden bunu “insan üstü” değil, “insana özgü” bir özellik olarak görmek daha tutarlı olur. 4) Sonuç olarak; mutlak bilgi iddiasında olan bir metnin, “edebi üslup” ya da “insanların anlam bulma imtihanı” gibi gerekçelerle belirsizliği meşrulaştırması, aslında o belirsizliği açıklamak yerine kutsallaştırma riskini doğurur. Çünkü burada belirsizlik, çözülmesi gereken bir mesele olmaktan çıkıp, bizzat bir erdem gibi sunulmuş olur. Asıl soru şudur: Bir metni “insanüstü” kılan şey, herkesin farklı yerlere çekebileceği kadar geniş ve yoruma açık bir dil kullanması mı, yoksa hiçbir insanın üretemeyeceği düzeyde netlik ve tutarlılıkla hakikati ortaya koyması mı?
-
Hubble'a bakım ve onarım yapmak amacıyla toplam beş ayrı uzay mekiği görevi gerçekleştirildi. Bu görevlerin sonuncusu olan STS-125'de 2009 yılında yapıldı. Bu son bakımın ardından Hubble'ın 2014 yılına kadar görev yapması bekleniyordu. Şimdi yıl oldu 2026 ve Hubble hala görevinin başında. Uzay mekiği programı hala devam etseydi, Hubble’ı Dünya’ya geri getirip bir müzede sergileyeceklerdi. Ancak artık bu da mümkün değil. Yörünge yüksekliğide 490 km'nin altında düştü şuanda 477 km civarında. Eğer tekrar bir bakım, onarım görevi yapılmazsa muhtemelen 2034 – 2038 gibi atmosfere girecek.
-
@Oğuzhan Öncelikle şunu ayıralım: Kur’an metninin ne dediği ayrı şey, ona yüklenen tefsir ayrı şey, modern değerlerle yapılan uyarlama yorumu ayrı şey. Senin yazdıkların büyük ölçüde ikinci ve üçüncü kategoriye giriyor. “Mehir hizmet ücreti değil, güvence” Mehirin “kadının hakkı ve güvencesi” olduğu doğru kabul edilse bile şu gerçek değişmiyor: Sistem bireyler arası “eşit romantik birliktelik” mantığıyla değil, “sözleşme + ekonomik güvence + erkek sorumluluğu” mantığıyla çalışıyor. Yani modern “ilişki” anlayımıyla birebir örtüşmüyor. “İstimta sadece cinsellik değil” Bu yorum tefsirlerde var, evet. Ama burada kritik nokta şu: Kelimenin geniş anlamı olması, cinselliğin temel unsur olmadığı anlamına gelmez. Evlilik zaten tarihsel olarak: ekonomik birlik, soy devamı, toplumsal statü üzerinden tanımlanmış. Modern “sevgi temelli evlilik” çerçevesiyle birebir aynı değil. “Çok eşlilik sosyal düzenlemeydi” Bu argüman çok kullanılıyor ama sorun şu: Bir şeyin “sosyal gerekçesi var” demek, onu otomatik olarak ahlaken evrensel ya da bugün de geçerli yapmıyor. O dönem için işlevsel olabilir, ama bu “şehvet izni değil sosyal politika” yorumunu objektif bir gerçek değil, yorum yapar. “Muta sonradan yasaklandı” Burada zaten iş daha da açık: Eğer bir şey önce var, sonra kaldırılıyorsa, bu bize şunu gösterir: sistem içinde tarihsel bir evrim var. Bu da metnin “tek ve değişmez sosyal model” sunmadığını gösterir. “4 şahit sadece dünyevi ceza” Bu tamamen teolojik bir çerçeve. Ama hukuki açıdan bakınca: Kanıtlanamayan bir fiilin cezalandırılması mümkün değilse, pratikte sistem “uygulanabilir suç” tanımı yapmış olur. “Ahirette hesap var” kısmı ise zaten doğrulanabilir bir argüman değil, inanç alanına giriyor. Senin yazdığın metin, Kuran’ı “modern ahlakla uyumlu hale getiren yorum geleneğini” temsil ediyor. Ama bu, metnin tarihsel olarak ne ifade ettiğini değiştirmiyor.
-
@Oğuzhan Bunu “belirsizlik değil, edebi üslup” diye açıklamak aslında sorunu çözmüyor, sadece farklı bir isim veriyor. Bu tür bir yaklaşım da her belirsizliği açıklamak için kullanılabilecek oldukça esnek bir argümana dönüşüyor. Ama asıl soru şu: Eğer her şeyi bilen bir kaynaktan geldiği iddia edilen bir metinden bahsediyorsak, neden doğrudan net ve tek anlamlı ifadeler yerine yoruma açık bir dil tercih ediliyor? “Edebi üslup” denmesi ilk bakışta açıklayıcı gibi duruyor ama çoğu zaman belirsizliği gidermekten çok, onu sadece daha kabul edilebilir bir çerçeveye oturtuyor. “Kur’an rapor değil, hidayet kitabı” argümanı da aslında aynı noktaya çıkıyor. Tamam, rapor değil ama mesele sadece “rapor formatı” da değil; burada iddia edilen şey mutlak bilgi. Mutlak bilgi söz konusuysa, insanın yanlış anlamasını en aza indirecek bir netlik beklemek de gayet makul bir beklenti olur.
-
@Oğuzhan Gemini'ye yazdırdığınız cevabı okudum, zaten benim bununla alakalı yine yukarılarda bir yerde yazdığım yorum mevcut. Dört şahit bulmanın imkansız olduğunu İslamcılar da biliyor. Bu yüzden, “dört şahit bulmanın imkansızlığından dolayı bazı suçlular ceza almasa bile önemli olan masumların korunması” şeklinde bir yorum geliştirerek bu ayeti “tamir” etmeye çalışıyorlar. Ancak bu yaklaşım beraberinde başka sorunları da getiriyor. Diyelim ki bir adam evine gitti ve karısını başka bir herifle yakaladı; o herifte de kaçıp gitti. Bu durumda adam, karısının zina yaptığını nasıl ispat edecek? İslam mahkemesine gitse dört şahit sunması gerekecek. Üstelik ispat edemezse, iftira (kazf) suçundan seksen sopalık cezada var. Bu durumda söz konusu ayet, zina eden kadını koruma altına almış olur ve masum olan adam, suçu ispat edemediği için seksen sopa cezasına maruz kalır. Şimdi siz söyleyin, böyle bir durumda olan bir adam ne yapmalı?
-
Mollalar tahmin ettiğimden daha uzun süre dayandı, ancak petrol gibi kaynakları satamadan bu durumu daha ne kadar sürdürebilirler açıkçası bilmiyorum. ABD kara harekatı yapmadığı sürece mollaların gitmesi pek olası görünmüyor fakat Trump bu riski göze alır mı o da belirsiz. Kara harekatı olsa bile kayıplar oldukça yüksek olabilir. Geçmişte H. Fidan, Suriye için gerekirse Suriye tarafına 4 adam gönderip, kendimize 8 füze attırarak savaş sebebi oluşturabiliriz diyordu. Eğer bir kara harekatı olacaksa ABD muhtemelen Türkiye ve diğer çevre ülkeleride bu işin içine dahil etmek isteyecektir. Artık İran tarafından bize füze mi attırırlar orasını bilmem tabii
-
Bu mollalar öyle aşağılık varlıklar ki, petrol ve doğal gazdan gelen parayla hiç düşünmeden Hamas ve Hizbullah gibi terör örgütlerini fonluyorlar, ama İran halkının refahı için beş kuruş harcamıyorlar. İsrail’e kafa tutacağız, Filistin topraklarını özgürleştireceğiz diyerek yemedikleri bok kalmadı, en sonunda İsrail sopayı çıkarınca da fonladıkları elemanlar ya enkaz altında geberdi, ya da çil yavrusu gibi kaçtı gitti. Olan yine Gazze'de yaşayan zavallı halka oldu. İsrail'e kafa tutacağız derken evdeki bulgurdan da oldular. ABD ve İsrail bugün bu kadar agresif davranıyorsa bu yine İran'ın geçmişte yediği boklar yüzünden.
- 22 yanıt
-
- 1
-
-
Hamaney öldürülmüş, mollalar artık hiç olmadığı kadar zayıf durumda.
-
Bu pilav daha çok su kaldırır Trump, son yaptığı konuşmada ABD’nin büyük ve devam edecek bir askeri operasyon başlattığını ve bu operasyonun amacının İran rejimini ortadan kaldırmak olduğunu duyurdu.
-
Esenlikler değerli dostlar, Haberlerden az çok takip ediyorsunuzdur. ABD son bir aydır Orta Doğu’ya ciddi bir askeri yığınak yapıyor; ikinci uçak gemisinin de yolda olduğu söyleniyor. ABD ve İran her ne kadar anlaşmaya varmak için görüşüyormuş gibi görünse de, ben ABD’nin bu ölçekteki silah ve askeri sevkiyatı boşuna yaptığını düşünmüyorum. Sevkiyatın boyutuna bakılırsa, İran’a yönelik olası bir operasyonun haftalar sürebileceği ihtimali konuşuluyor. Tabii, “kambersiz düğün olmaz” misali, ABD’nin olası bir saldırısına İsrail’de muhtemelen destek verecektir. Anlaşılan o ki bu kez molla rejimini tamamen tasfiye etmeye yönelik bir operasyon olacak gibi.
-
Türkiye’deki İran sevgisi, özellikle sağ-muhafazakar kesimde, İran’ın sözde ABD ve İsrail karşıtı söylemlerinden ve Hamas ile Hizbullah gibi örgütlere verdiği destekten kaynaklanıyor. Malum, ülkemizde bazı Müslümanların Filistin’e yönelik desteği çoğu zaman laftan öteye gitmiyor, “kefenimizi giydik hazırız” ya da “reis izin versin gideriz” gibi ifadeler dile getiriliyor, ancak işin sonunda somut bir adım atmaya bir tarafları yemiyor. Bu İran'da İsrail'e göstermelik 8-10 tane füze atınca ki onlarda hep boş araziye düşer, bizim sağ-muhafazakar kesimde gaza geliyor vay be diyorlar İran'a bak İsrail'e nasıl posta koydu, Filistin meselesine nasıl sahip çıktı vs. diye kendi kendilerini gaza getiriyorlar.
-
Değerli dostlar, merhaba. Birçoğunuzun bildiği üzere Kuran’a göre zina yasaktır. Peki, bunun Kuran’daki dayanağı nedir? Kuran’da, İsra Suresi 32. ayette şöyle buyrulmaktadır: “Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, son derece çirkin bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.” Peki Kuran'a göre zina nedir? Evlilik bağı olmadan cinsel ilişkiye girmek Kuran'a göre zina olarak kabul ediliyor. Şimdi ise Nisa Suresi 24. ayete bakalım: (Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler hariç, evli kadınlar size haram kılınmıştır. Allah’ın size emri budur. Bunlardan başka kadınlarla, namuslu ve zina etmeyen olmak koşuluyla, mallarınızla (mehirlerini vererek) evlenmeniz helal kılınmıştır. Onlardan faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış mehirlerini verin. Mehir verildikten sonra karşılıklı anlaşmalar yapmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah her şeyi bilen ve hikmet sahibidir. Peki ne diyor bu ayet? Sahip olduğumuz cariyeler hariç, evli kadınlar size haram kılınmıştır. Bunlardan başka kadınlara gelince ise onlardan faydalanmanıza karşılık mehirlerini vererek evlenmenizde bir sakınca yoktur. İşte Kuran’ın zinaya bulduğu çözüm: Kadının sağladığı hizmet karşılığında mehir yani hak ettiği ücret ödenerek evlilik yapılır. Sonrasında ise, taraflar arasında yapılan anlaşmaya göre kadından bu şekilde faydalanılır. Yani Kuran'a göre fuhuş yapmakta herhangi bir sakınca yok. Bu sistem zaten yıllardır İran'da muta nikahı adı altından uygulanmıyor mu? Kuran, zinaya yaklaşmayın diyor ama hangi zinaya? Mehir vererek birlikte olduklarımız zina değil, çok eşlilik zina değil (beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikahlayın ayeti) son olarak cariyeler ile birlikte olmakta zina değil. Zaten geriye bir şey kalmıyor ki Diyelim ki evlilik bağı olmadan bir kadınla birlikte oldun. Bunun zina sayılabilmesi için dört şahit seni tam o anda iş başında görmüş olmalıdır. Bu da mümkün olmadığından demek ki Kuran'a göre zina yapmakta bir sakınca yok.
-
Kuran'ı neresinden tutsak elimizde kalıyor. İslamcılarda dört şahit bulmanın mümkün olmadığını bildiği için sizin dediğinizi diyorlar iftira atılmasın diye dört şahit şartı getirildi vs. diye. Hatta bu dört şahit bulmanın imkansızlığından dolayı bazı suçlular ceza almasa bile önemli olan masumların korunması diye masal okuyorlar. Yani bu ayetin kusurlu olduğunu kendileride kabul ediyor. Bir de bu ayete şu açıdan bakmak lazım: Diyelim ki bir adam evine gitti ve karısını başka bir herifle yakaladı, bu herifte de kaçtı gitti. Şimdi, bu adam karısının zina yaptığını nasıl ispat edecek? İslam mahkemesine gitse, dört şahit sunması gerekecek. Hayır birde bu adam, karısının zina yaptığını ispat edemezse için ucunda seksen sopalık cezada var. Ben bu ayet zina yapanı mı koruyor yoksa yapmayını mı koruyor anlamdım.
- 21 yanıt
-
- 1
-
-
Dinde Kölelik Yoktur Demek Stalin Gibi Kâfir Olma Sebebiymiş
Valery Legasov replied to Saturn's konu in Video
Cübbeli doğru söylemiş 🙂 Cariyelik, kölelik, ganimet vs. bunların hepsi Kuran'ın içerisinde var. Bu ayetleri veya diğer başka ayetleri kabul etmeyenlerde kafir olurlar. Joseph Stalin’in dine bakışına gelince; gençliğinde rahip olmak amacıyla Tiflis Ruhban Okulu’na girmiştir. Ancak burada devrimci fikirlerle tanışmış, zamanla Marksist ideolojiyi benimseyerek ateist bir çizgiye yönelmiştir. 1924’te Sovyetler Birliği’nde liderliği fiilen ele geçirmesinin ardından dine karşı sistemli politikalar uygulanmaya başlanmıştır. 1920’lerin başında Rusya’da yaklaşık 30 bin civarında kilise bulunduğu, 1943’e gelindiğinde ise bu sayının yaklaşık 500’e kadar düştüğü ifade edilmektedir. Çok sayıda kilise, Çarlık dönemini temsil ettiği gerekçesiyle yıkılmış ya da farklı amaçlarla kullanılmıştır. İbadethanelerin büyük bölümü kapatılmış; din adamlarının bir kısmı görevden alınmış, bir kısmı tutuklanmış ya da idam edilmiştir. Bununla birlikte, II. Dünya Savaşı sırasında devletin din politikasında kısmi bir yumuşama yaşanmış ve bazı kiliselerin yeniden açılmasına izin verilmiştir. Ek olarak; Kurtarıcı İsa Katedrali, Stalin döneminde dinamitlerle yıkılmış ve yerine dünyanın en büyük ısıtmalı açık yüzme havuzu inşa edilmiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bu havuz kaldırılmış ve yerine yıkılan katedralin aslına uygun bir replikası yeniden inşa edilmiştir. 🙂 -
Nur Suresi 4. ayet "İffetli kadınlara zina isnadında bulunup da sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun; onların şahitliklerini artık asla kabul etmeyin. İşte onlar fasıkların ta kendileridir." Değerli dostlar, Kuran'a göre bir kadının zina ettiğini ispatlamak için bunu bizzat görmüş dört şahidin bulunması gerekiyor. Yani dört kişinin açıkça görgü tanığı olması gerekiyor. Şimdi benim anlamadığım konu şu; Diyelim ki bir kadın, bir erkek aralarında herhangi bir evlilik bağı veya başka bir şey yok, bunlar birlikte oluyorlar yani Kuran'a göre zina yapıyorlar. Peki böyle bir olaya dört kişi nasıl tanık olacak? Erkek ve kadın ilişkiye girerken o anda evin önünden geçen üç, dört kişi hop hemşerim aç bakalım kapıyı sen zina mı yapıyorsun diyerek kapıya mı vuracak? Ya da diyelim ki o sırada evin önünden biri geçiyor, içeriden ilişkiye girdiklerine dair malum sesleri duyuyor. Etrafına bakıyor, başka şahit yok. Bu durumda koşarak kahvehaneye gidip "Benimle birlikte şahitlik yapmak için üç kişi gelsin, aşağı sokakta zina yapılıyor" mu diyecek? 600-700'lü yıllarda bu Araplar muhtemelen kerpiç evlerde yaşıyorlardı, kapısı ve penceresi tahta olan evler yani evin içerisinde bir münasebet yaşansa çevrede yaşayanlar bunu belki duyabilirdi ama Kuran diyor ki olaya şahit olsunlar sadece duymakta yetmiyor. Arkadaşım, şimdi bir kadın ve bir erkeğin zina yaptığına dört kişi nasıl şahit olacak? Yani bu durumda "Grup Seks" şeklinde bir olayın yaşanması lazım ki ancak o zaman üç, dört tane şahit olur. Yoksa insanlar sokakta veya yolda yürerken "Ulan acaba şurada zina yapıyorlar mı? Ben en iyisi bir kapıyı çalıp sorayım" demiyor ki? Müslüman arkadaşlar, gelin cevap verin bakalım, böyle saçma ayet mi olur?
- 21 yanıt
-
- 1
-
-
Afganistan'da kölelik yasal hale getirildi.
Valery Legasov replied to Valery Legasov's konu in Politika
@kavak Emre gibiler Kuran'ı nasıl anlamak isterlerse öyle anlıyor. İnek Suresi’nin 282. ayetinde, "Eğer iki erkek şahit bulamazsanız, bir erkek ve iki kadın şahit getirin" denir. Yani Kuran’a göre bir erkeğin şahitliği, iki kadının şahitliğine denktir. @Saturn Avrupa’daki faşistler hiç değilse kendi ırkından olanı koruyup kolluyor. İslamofaşistlerin ise işi gücü İslam. İstersen dünyanın en büyük Afgan milliyetçisi ol, dinin yoksa seni oracıkta yok ederler. -
Değerli Dostlar, Biliyorsunuz, ABD ve NATO 2001’den sonra Afganistan’da Taliban’ı devirmişti, ancak yıllar geçmesine rağmen Taliban tamamen ortadan kaldırılamadı ve özellikle kırsal bölgelerde güçlü kalmaya devam etti. Afgan hükümeti ise büyük ölçüde yabancı askeri desteğe bağımlı, zayıf ve yapısal sorunlarla boğuşan bir konumdaydı. Uzayan ve giderek pahalılaşan savaş, ABD kamuoyunda da ciddi bir bıkkınlık yarattı. Bu nedenle ABD, askeri bir zafer arayışından ziyade savaştan çıkış yolu arayarak 2020’de Taliban’la Doha Anlaşması’nı imzaladı. Anlaşma ABD’nin Afganistan’dan çekilmesini öngörüyordu; NATO da ABD’ye bağlı olduğu için paralel şekilde çekildi. Çekilme süreci başlayınca Afgan güvenlik güçleri hızla çöktü ve 2021’de Taliban kısa sürede ülkenin kontrolünü ele geçirdi. Bugün gelinen noktada ise Afganistan’da kölelik fiilen yasal hale gelmiş, kız çocuklarının eğitim alması yasaklanmış durumda. Şimdi Türkiye’de yaşayan Müslüman arkadaşlar hemen “hayır efendim, gerçek İslam bu değil” diyebilirler ki diyorlar da. Peki, bundan birkaç sene önce ilahiyatçı Mustafa Öztürk ne diyordu?“Gerçek İslam, bugün Taliban’ın uyguladığı şeriattır.” Kur’an’da kölelik var mı? Var. Kadınların değersizleştirilmesi, bir mal gibi alınıp satılması, cariyelik var mı? Var. Demek istediğim şu: Taliban’ın uygulamaya koyduğu şeylerin tamamı zaten Kur’an’da yer alan hükümler, yani ortada uydurulmuş bir sistem yok. Bizdeki bazı Müslüman arkadaşlar, İslam’ı sanki açık büfe gibi, içinden istediğini seçebileceğin bir şey sanıyor. Oysa İslam’da “umduğunu” değil, önüne konanı yersin, seçme ya da ayıklama şansın yok.
-
Biz onu (Yunus'u) yüz bin veya daha çok insana peygamber olarak gönderdik. Ey Müslümanlar! Her şeyi bilen, her şeye gücü yeten Allah böyle konuşur mu? Allah, Yunus’u kaç kişiye gönderdiğini bilmiyor mu ki “yüz bin veya daha çok insana” gibi kesinlik içermeyen bir ifade kullanıyor? Her şeyi bilen bir Allah, böyle bir anlatıma başvurur mu? Bazı Müslüman arkadaşlar buna, “Allah böyle de konuşur, öyle de konuşur, fazla kurcalama,” diye cevap verebilir. O halde bir örnek verelim: Diyelim ki bir yerde Alay Komutanısınız, rütbeniz Albay. Bölük Komutanı olan Üsteğmen’i çağırıyor ve A Bölüğü’nde kaç asker olduğunu soruyorsunuz. Üsteğmen size, “Komutanım, asker sayımız 150 veya daha fazla,” diye cevap veriyor. Böyle bir cevap karşısında bu Üsteğmen'in gırtlağını sıkmaz mısınız?
- 32 yanıt
-
- 2
-
-
-
II. Dünya Savaşı’ndan güçlenerek çıkan ABD, adını Latince “Amerikan Barışı” anlamına gelen Pax Americanadan alan bir düzeni hayata geçirmiştir. Peki bu düzen nedir? Mantık şu şekilde işler: ABD hegemonyası → istikrar → barış (en azından büyük güçler arasında). Bu yaklaşımda barış, doğrudan demokrasi ya da halk iradesiyle değil; ABD’nin ekonomik ve siyasi çıkarlarının güvence altına alınmasıyla sağlanır. Bunun somut örnekleri nelerdir? 1951’de İran Başbakanı olarak göreve gelen Muhammed Musaddık, İran petrollerini millileştirdiğinde ABD ve İngiltere’nin çıkarları tehdit altına girmiştir. Bunun üzerine 1953’te gerçekleştirilen CIA–MI6 destekli darbe (Operation Ajax) ile Musaddık görevden alınmıştır. Darbe sonucunda ABD ve İngiltere’nin çıkarları yeniden güvence altına alınmış, böylece müdahale yoluyla bir tür “Amerikan Barışı” tesis edilmiştir. Pax Americana’nın Latin Amerika’daki ilk hedefi ise Guatemala olmuştur. Devlet Başkanı Jacobo Arbenz, United Fruit Company’ye ait toprakları kamulaştırınca 1954’te bir darbeyle iktidardan indirilmiştir. Darbenin ardından ABD destekli bir askeri cunta yönetime el koymuştur. Ek bir bilgi olarak belirtmek gerekir ki; ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles ve onun hukuk firması Sullivan & Cromwell, Guatemala ve Honduras’ta United Fruit Company’ye arazi verilmesini içeren anlaşmaların müzakerelerinde aktif rol oynamıştır. Kardeşi Allen Dulles ise Eisenhower döneminde CIA’in başındayken United Fruit için hukuki çalışmalar yapmıştır. Dulles kardeşler ve Sullivan & Cromwell, tam otuz sekiz yıl boyunca United Fruit’in maaş bordrosunda yer almıştır. Ayrıca, Amerika’nın BM Büyükelçisi Henry Cabot Lodge, United Fruit hisselerinin büyük sahiplerinden biriydi. United Fruit’in halkla ilişkiler sorumlusu Ed Whitman ise ABD Başkanı Dwight Eisenhower’ın özel sekreteri Ann Whitman ile evliydi. Bu bağlantılar bir kez görüldüğünde, ABD’nin “barış” söylemiyle yürüttüğü çıkar siyaseti daha net anlaşılmaktadır. Pax Americana, barışı evrensel hukukla değil, ABD çıkarlarına uyumla tanımlayan bir düzendir.
-
Emre bey yine bir tarafından bir şeyler uydurmuş. Birde bunları sanki Allah'ın bir mucizesi veya onun varlığına kanıtmış gibi anlatmışta anlatmış. Emre bey özet olarak demek istemiş ki bakın namaz kılmak ömrü uzatır... Nüfusunun %40'ı ateist olan, geriye kalanların ise Şintoizm veya Budizm gibi dinlere inandığı Japonya'da insanlar ortalama 85 yıl yaşayabiliyor. İsviçre ve İspanya gibi ülkelerde bu rakam 83 yıl. Allah tarafından lanetlenen İsrail'de yaşayan bir insanın ortalama ömrü 82 yıl. Pakistan'da kaç yıl? 67 Suriye ve Irak? 72 Afganistan? 66 Moritanya? 61 Bakın bunlar insanlarının sabah, akşam namaz kıldığı ülkeler. Hayatın hiç namaz kılmamış Japon, hayatı boyunca namaz kılan Müslümandan daha uzun yaşıyor... Uzun lafın kısası kim azar yaşar, kim çok yaşar bunun namazla veya bir başka şeyle alakası yok. Bir ülkenin sağlık sistemi ne kadar gelişmiş ise o ülkede yaşayan insanında ömrü o kadar fazla olur. Bir insanın cebine ne kadar fazla para girerse o insanda gider ona göre daha kaliteli besinler tüketir. Suudi Arabistan'da sabah akşam et ve pilav tüketmekten 65 yaş üzeri erkeklerin çoğunda kalp ve damar rahatsızlığı var.
