Jump to content

Valery Legasov

Members
  • İçerik sayısı

    107
  • Kayıt tarihi

  • Son ziyareti

  • Kazandığı günler

    11

Valery Legasov last won the day on 3 Mart

Valery Legasov had the most liked content!

Sitemizdeki itibarı

61 Excellent

1 Takipçi

Son profil ziyaretçileri

Son ziyaretçiler bloğu devre dışı bırakıldı ve diğer kullanıcılara gösterilmiyor.

  1. San'a el yazmasının farklı yaprakları üzerinde yapılan karbon testleri üzerinden Müslümanların başvurduğu bir başka kurnazlık daha var. Bu el yazmasının bazı yaprakları 566–657 CE gibi tarihlere denk gelirken, başka bir yaprağı ise 388–535 CE aralığına tarihlendirilmiştir. İşlerine gelen sonuçları öne çıkarıp “Bakın, bilim Muhammed dönemini doğruladı” diye propaganda yapıyorlar; fakat aynı tabloda yer alan ve Muhammed’in doğumundan onlarca yıl öncesini gösteren tarihleri tamamen görmezden geliyorlar. Eğer karbon testindeki tarihleri doğrudan Kuran’ın yazılış tarihi olarak kabul ediyorsanız, o zaman aynı mantıkla 388–535 CE sonucunu da kabul etmek zorundasınız. Bu durumda ortaya saçma bir tablo çıkıyor: Henüz Muhammed doğmadan önce ortada Kuran mı vardı? Burada bilerek gizlenen temel gerçek şudur: Radyokarbon testi yazıyı değil, parşömenin yapıldığı hayvan derisini tarihlendirir. Yani testin verdiği tarih, metnin ne zaman yazıldığını değil; o derinin ait olduğu hayvanın hangi dönemde yaşadığını gösterir. Deri yıllarca boş halde beklemiş, daha sonra üzerine Kuran metni yazılmış olabilir. Üstelik San'a el yazması bir palimpsesttir; yani eski yazılar silinip aynı parşömen yeniden kullanılmıştır. Dolayısıyla laboratuvar testi, doğrudan yazının yazıldığı tarihi değil, yeniden kullanılan materyalin yaşını ölçmektedir. Kısacası, işlerine gelen tarihleri “kesin bilimsel kanıt” diye sunup, işlerine gelmeyen sonuçları ve yazmanın palimpsest yapısını görmezden gelmek bilimsel bir yaklaşım değil, açık bir cımbızlamadır. Bilimsel dökümanlar net: Ortada Muhammed döneminden kalma, onun sağlığında kitaplaşmış hiçbir mushaf yoktur; eldeki en eski parçalar da ya sure sıralaması resmi Kuran'dan farklı olan bağımsız metinlerdir ya da Kuran'ın sadece küçük bir kısmını içeren parça parça parşömen kalıntılarıdır.
  2. İlahiyat camiasında en temel ve en kronik sorunlardan biri, dinin tarihsel kaynaklarını ve erken dönem metinlerini incelemeden tefsir ve meal üretmeye kalkışılmasıdır. Oysa bu alanda çalışacak kişilerin, eski el yazmaları ve klasik kaynaklar üzerinde ciddi bir araştırma yapmaları beklenir. Bu siteyi kimin kurduğunu araştırayım dedim. Böyle bir içeriğe sahip bir site görünce, doğal olarak insan bunun arkasında Arap-İslam dünyasından profesörler veya en azından o alanda doğrudan yetişmiş araştırmacılar olmasını bekliyor. Projenin akademik liderliğini Angelika Neuwirth ve Michael Marx üstlenmiş. Angelika Neuwirth, Almanya’da İslam araştırmaları ve Arap dili/edebiyatı alanında uzman bir profesör. Michael Marx ise Arap dili ve İslam metinleri üzerine çalışan bir araştırmacıymış. Proje 2007’de başlamış ve Alman federal hükümeti ile Brandenburg eyaleti tarafından finanse edilmiş. Yani bu çalışma bireysel bir girişim değil, güçlü kurumsal destekle yürüyen büyük bir akademik proje. Dikkat çeken nokta ise İslam tarihi ve Kuran metinleri üzerine böylesine kapsamlı bir çalışmanın, İslam dünyasından çok Avrupa’daki akademik kurumlar tarafından yürütülmesi.
  3. Müslümanlar bir yandan Muhammed’in okuma yazma bilmediğini iddia ederken, diğer yandan da onun gençliğinde amcasıyla birlikte ticaret kervanlarına katıldığını, Hatice’nin kervanlarını yönettiğini, hatta başkaları adına ticaret yapıp mallarını satıp yönettiğini anlatırlar. Oysa düzenli olarak ticaretle uğraşan, hesap yapan, mal takibi gerçekleştiren ve farklı insanlarla ticari anlaşmalar yürüten bir kişinin tamamen okuma yazma bilmediğini söylemek ciddi bir çelişki oluşturmaktadır. Üstelik Muhammed döneminde bugünkü rakam sistemi de yoktu. Sayılar, Roma rakamlarına benzer şekilde harflerle ifade ediliyordu. Dolayısıyla her gün ticaret ve hesap işleriyle uğraşan bir tüccarın, en azından sayısal değerleri temsil eden harf sistemini ve alfabeyi bilmesi kaçınılmazdı. Açıkçası dinlerin kendi içindeki bu tutarsızlıkları ve mantık bükmelerini incelemek bana her zaman çok keyifli gelmiştir. İslam teolojisi, sırf "Kuran gibi edebi bir metni bu adam kendi kendine yazmış olamaz, bu kesin bir mucize" algısını yaratabilmek ve kitleleri buna ikna edebilmek için yüzyıllardır koskoca bir "cahil veya okuma yazma bilmeyen peygamber" miti uydurmuş durumda. Ama kendi yazdıkları siyer kaynaklarına ve tarihsel verilere baktığınızda, yukarıda çok doğru şekilde özetlenen o devasa mantık çelişkisine tosluyorlar. Uluslararası kervan yöneten, dönemin Ebced tabanlı harf ve sayı sistemini sular seller gibi bilmesi gereken zeki bir tüccarı sırf teolojik kaygılarla "okuma yazması yoktu" diye pazarlamak rasyonel hiçbir akılla bağdaşmaz. İşin daha da komik tarafı, bu teolojik efsaneyi bizzat kendi kutsal kitapları olan Kuran bile tam olarak desteklemiyor. Geleneksel İslam alimlerinin bu mucize imajını korumak için ayetleri nasıl büktüğünü şu maddelerle çok net görebiliyoruz: 1. Ümmi Kelimesi Üzerinden Dönen Kelime Oyunları İslam dünyasında Ümmi kelimesi halka doğrudan "okuma yazma bilmeyen cahil" olarak yutturulur. Oysa tarafsız bir dil bilimi analizi yaptığınızda veya kitabın kendi içindeki kullanımlarına (Bakara 78, Ali İmran 20, Cuma 2 gibi) baktığınızda, bu kelimenin anlamının okuryazarlıkla hiçbir alakası olmadığını görürsünüz. Kelime, "Ehli Kitap (Yahudi ve Hristiyan) olmayan", yani geçmişte kendilerine kutsal metin indirilmemiş olan Arap toplumunu (Kitapsızlar) ifade eder. Yani Muhammed ümmi derken, aslında "Ben Yahudi veya Hristiyan kültüründen gelmeyen, kitapsız bir toplumdan çıkan biriyim" demektedir. Alimler ise bu sosyolojik tanımı alıp "okuma yazması yoktu" diyerek yapay bir mucize devşirmişlerdir. 2. Ticari Hayat ve Harflerin Sayısal Değeri (Ebced) Girişte de çok haklı şekilde belirtildiği gibi, o dönemde hesap kitap işleri harflere sayısal değerler verilerek (Ebced sistemi) yapılıyordu. Kervan yöneten, uluslararası ticaret yapan bir insanın en azından bu harf rakam eşleşmelerini, temel okuma, yazma ve hesaplama mantığını bilmemesi hayatın olağan akışına zaten aykırıdır. Geleneksel anlatının mucizeyi büyütmek adına yarattığı "hiçbir şeyden haberi olmayan ümmi" portresi, bizzat peygamberin kendi hayat hikayesiyle çelişmektedir. 3. Ankebut 48 Ayetindeki Stratejik İfade İslam savunucularının "Bakın okuma yazması yoktu" diye önümüze attığı Ankebut 48 ayetine rasyonel bir gözle baktığımızda durum netleşir: Buradaki mantık genel bir okuma yazma eylemini reddetmiyor. Muhammed’in o güne kadar Tevrat ve İncil gibi eski kutsal metinleri okumadığını ve kopyalamadığını söylüyor. Amaç ne? Çevredeki insanların "Bu adam eski kitapları açmış, oradaki mitolojileri toparlayıp bize yeni din diye satıyor" eleştirilerine (yani bizim bugün yaptığımız haklı tarihsel tespitlere) o dönemden çekilen bir savunma hattı oluşturmak. Sonuç Olarak; Tarihsel, mantıksal ve sosyolojik gerçekleri alt alta koyduğumuzda karşımıza çıkan tablo nettir: Muhammed, iddia edildiği gibi dünyadan bihaber, mucizevi bir şekilde "okuma yazmasız bırakılmış" bir figür değildi. Dönemin uluslararası ticaret ağında aktif rol oynayan, parayı, hesabı, alfabeyi ve harf tabanlı sayı sistemini gayet iyi bilen akıllı bir tüccardı. Müslümanların içine düştüğü çelişki ise, rasyonel bir insan portresi çizmek yerine, dinlerine ilahi bir gizem katmak için kendi peygamberlerini bile tarihsel gerçekliğe aykırı şekilde "cahil" ilan etmek zorunda kalmalarıdır.
  4. “Onların Doları varsa bizim Allahımız var” cümlesi de aynı zihinsel refleksin daha kısa ve ham bir versiyonu aslında: güçsüzlükle yüzleşmek yerine, karşılaştırılamayan iki alanı aynı savaşın iki cephesi gibi sunmak. Dolar dediğin şey üretim, teknoloji, lojistik, enerji, kurumlar; yani dünyanın fiziksel ve ekonomik katmanında çalışan bir güç. Allah dediğin şey ise inanan için metafizik, ahlaki ve varoluşsal bir çerçeve. Aynı ölçü birimine sahip değiller ama zihin onları “rekabet eden güçler” gibi yan yana koyabiliyor. Burada olan şey şu: gerçek güç farkı (para, organizasyon, askeri kapasite) ile baş etmek zor olduğunda zihin sahneyi değiştiriyor. Maddi dünya yerine kozmik bir sahne açıyor ve orada “biz aslında daha büyük bir güce sahibiz” hikâyesi kuruluyor. Misal: Ekonomik olarak ezildin mi? “Onlar zengin ama biz haklıyız.” Jeopolitik olarak zayıf mısın? “Ama bizim imanımız var.” Gelecek belirsiz mi? “Allah bizimle.” Bu cümleler çoğu zaman gerçeği açıklamak için değil, gerçeğin yarattığı psikolojik basıncı düşürmek için çalışıyor. Yani işlevi “doğru olmak” değil, “dayanılabilir olmak”. Sorun şu noktada başlıyor: Bu teselli dili, somut güç üretme ihtiyacının yerine geçmeye başladığında, gerçeklik geri çekilmiyor—sadece ertelenmiş oluyor. Kısacası zihin yine aynı şeyi yapıyor: ölçülemeyen bir anlam alanı açıp, ölçülebilir dünyadaki farkı orada nötrlemeye çalışıyor.
  5. Codex Arabe 328c & Mingana 1572a (Meşhur "Birmingham Kur'an'ı" Gerçeği) Müslüman arkadaşların sosyal medyada "İngiltere'de Muhammed döneminden kalma eksiksiz kitap bulundu" diye övündüğü Birmingham Kur'an parçalarının bilimsel arka planı çok farklıdır: Parçalanmış Bir Kodeks: Birmingham Üniversitesi'nde (Mingana Collection) bulunan 2 yaprak (Mingana Islamic Arabic 1572a) ile Fransa Ulusal Kütüphanesi'nde (Paris) bulunan 16 yaprak (Arabe 328c) aslında aynı Kur'an kitabına (kodekse) aittir. Bilimsel adı Codex Arabe 328c'dir. Eksiksiz Bir Kitap Değil: Bu el yazması toplamda sadece 18 yapraktır ve Kur'an metninin yalnızca %8,3'ünü içermektedir. Yani ortada bütün bir Kur'an kitabı yoktur. Kökeni ve Serüveni: Paris'teki parçalar, 19. yüzyılın başında Fransa'nın Mısır'daki konsolosluk ajanı Jean-Louis Asselin de Cherville tarafından toplanmıştır ve kökeni Kahire'deki Amr bin el-As Camii'ne dayanmaktadır. Birmingham'daki 2 yaprak ise şarkiyatçı Alphonse Mingana tarafından 1920'lerde Mısır'dan toplanıp İngiltere'ye götürülmüştür. Karbon Testi ve Yazı Özellikleri: Birmingham'daki 2 yaprak, daha önce yazısı yanlışlıkla Kufi sanılarak 2-3. yüzyıla tarihlenmişti. Ancak Oxford Üniversitesi'nde yapılan radyokarbon analizleri, bu parşömenlerin %95,4 olasılıkla Miladi 568–645 yıllarına ait olduğunu gösterdi. Yazı stili erken dönem Hicazi'dir; sesli harf işaretleri (vokalizasyon) yoktur ve sūreleri ayıran şeritler sonradan eklenmiştir. Codex Marcel 17 (Birmingham Koleksiyonunun Diğer Parçası) Müslümanların tek parça sandığı Birmingham'daki el yazması koleksiyonu (M. 1572), 2011 yılında araştırmacı Alba Fedeli tarafından yapılan detaylı incelemeyle ikiye bölünmüştür. Yukarıda bahsedilen 2 yaprağın dışındaki kalan 7 yaprak (Mingana Islamic Arabic 1572b), tamamen farklı bir el yazmasına aittir: Üç Ülkeye Dağılmış Yapraklar: Birmingham'daki bu 7 yaprak; Rusya Ulusal Kütüphanesi'ndeki (St. Petersburg) 17 yaprak (Marcel 17) ve Katar İslam Eserleri Müzesi'ndeki (Doha) 4 yaprak (Ms. 67.2007) ile birleşmektedir. Bu kodeksin bilimsel adı Codex Marcel 17'dir. İçerik Oranı: Toplamda sadece 28 yapraktan oluşur ve Kur'an metninin yalnızca %14,7'sini içermektedir. Sayfaları yanlış katlandığı için metin akışı düzensizdir. Tarihlendirme ve Köken: Bu el yazması da Mısır'daki Amr bin el-As Camii'nden Fransız Napolyon seferi üyesi Jean-Joseph Marcel tarafından yağmalanarak Rusya'ya götürülmüştür. Birmingham'daki parça ise 1936'da Hollandalı bir antikacıdan satın alınmıştır. Yazı stili Hicazi olup, San'a el yazmaları üzerindeki son çalışmalar ışığında Hicri 1. yüzyılın sonlarına tarihlenmektedir. Sonuç Birmingham Üniversitesi'ndeki parçalar tek ve bütün bir kitaba ait değildir; aksine, şarkiyatçı sömürge döneminde Mısır'daki Amr bin el-As Camii'nden yağmalanarak parçalanmış ve bugün Fransa, Rusya ve Katar gibi farklı ülkelere dağılmış iki ayrı erken dönem el yazmasının (Codex Arabe 328c ve Codex Marcel 17) kopuk yapraklarıdır. Bu iki el yazmasının hayatta kalan tüm parçaları bir araya getirilse dahi, elde edilen metin Kur'an'ın tamamını değil; sadece %8,3 ve %14,7 gibi son derece küçük ve sınırlı bölümlerini içermektedir. Dolayısıyla ortada Muhammed döneminden kalma bütün bir "kitap" veya "mushaf" kesinlikle mevcut değildir.
  6. Müslüman arkadaşlar bu konuyu çok sulandırıyor. “Yok işte mağarada bilmem kaç bin yıllık Kuran bulundu”, “filanca caminin restorasyonunda Muhammed döneminden kalma Kuran çıktı” gibi iddialar sürekli ortaya atılıyor. Bu konuyu da açıklığa kavuşturmak gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle kaynak olarak kullanacağım site budur; sonradan Müslüman arkadaşlar “Bunları nereden uyduruyorsun?” diye tepki göstermesin. The Qur'anic Manuscripts 1. Topkapı Mushafı Gerçekten Hz. Osman Dönemine mi Ait? Boyut ve İçerik: Topkapı Mushafı yaklaşık 41 × 46 cm boyutlarındadır ve parşömen üzerine Kûfî hat ile yazılmıştır. Toplam 408 varaktan oluşur; yalnızca iki varak eksiktir. Günümüze ulaşan kısmı, Kur’an metninin %99’undan fazlasını içermektedir. Elyazmasının Tarihi: Bu mushaf, Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa tarafından 1811 yılında Osmanlı Sultanı II. Mahmud’a hediye edilmiştir. Daha sonra Topkapı Sarayı’ndaki Mukaddes Emanetler Dairesi’nde muhafaza edilmiştir. Gerçekten Hz. Osman’a mı Ait? Kısa cevap: Hayır. İslam dünyasında Hz. Osman’a ait olduğu iddia edilen birçok eski mushaf bulunmaktadır. Ancak uzmanlara göre Topkapı Mushafı doğrudan Hz. Osman dönemine ait değildir. Bunun nedeni; yazı stili, süslemeler ve hareke sisteminin Emevî dönemine, yani hicrî 1. yüzyılın sonları ile 2. yüzyılın başlarına işaret etmesidir. Araştırmacı Salahaddin el-Müneccid de bu mushafın Hz. Osman döneminden kalmadığını belirtmiştir. Yazı Özellikleri: Mushaf Kûfî hat ile yazılmıştır. Metin üzerindeki bazı noktalama ve hareke işaretlerinin sonradan eklendiği düşünülmektedir. Ayrıca bazı sayfalarda farklı yazı stilleri görülmesi, kimi bölümlerin daha sonra yeniden yazılmış olabileceğini düşündürmektedir. Sonuç: Topkapı Mushafı oldukça eski ve önemli bir Kur’an nüshasıdır. Ancak mevcut akademik görüşe göre bu mushaf doğrudan Hz. Osman dönemine değildir; daha sonraki Emevî döneminde yazılmıştır. 2. TIEM 457 Mushafı Gerçekten Hz. Osman Dönemine mi Ait? Envanter ve Boyut: TIEM Inv. No. 457 (Türk ve İslam Eserleri Müzesi). Toplam 439 varaktan oluşur. 17 varak eksik olup bir kısmı 1437 yılında sonradan onarılmıştır. Boyutları yaklaşık 32 × 23 cm’dir. Tarihçe: 1912’de Ayasofya Kütüphanesi’nden Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ne aktarılmıştır. Kökenine dair erken dönem bilgileri net değildir. Yazı ve Özellikler: Mushaf Kûfî hat ile yazılmıştır ve parşömen üzerine hazırlanmıştır. Ayet ve sure ayırıcı süslemeler altın ve renkli işaretlerle yapılmıştır. Metnin bazı bölümleri daha sonra onarılmış veya yeniden yazılmıştır. Gerçekten Hz. Osman’a mı Ait? Kısa cevap: Hayır. Son varakta yer alan “Hz. Osman’a ait olduğu” iddia edilen ifade, paleografik ve tarihsel gerekçelerle güvenilir kabul edilmez. İslam kuruluşu uzmanlarından Dr. Tayyar Altıkulaç ve Ṣalāḥ al-Dīn al-Müneccid’e göre bu mushaf, Hz. Osman döneminden değil, Emevî dönemine (hicrî 1. yüzyılın sonları / 2. yüzyılın başları) aittir. İçerik: Fâtiha’dan Nâs suresine kadar Kur’an’ın tamamını içerir; küçük eksikler ve onarımlar dışında metin büyük ölçüde korunmuştur. 3. Gerçek Bilimsel Ezber Bozan: Codex Ṣanʿāʾ I (San'a En Eski Kur'an Parçası) Müslüman arkadaşların kulaktan dolma "mağarada mushaf bulundu" efsanelerinin arkasındaki gerçek akademik ve bilimsel karşılık, Yemen'deki bir cami çatısından çıkan Codex Ṣanʿāʾ I'dir. Ancak bu bulgu, onların sandığı gibi "bütün haldeki matbu bir kitap" değildir. Keşif Hikayesi: 1965 ve 1972 yıllarında Yemen’deki San'a Ulu Camii'nin çatı restorasyonu sırasında, tesadüfen kapısı olmayan gizli bir depo odası bulundu. İçinden İslam'ın ilk yüzyıllarına ait çuvallar dolusu parşömen fragmanı çıktı. Bu keşif, akademik çevrelerde "Indiana Jones macerası" olarak anılır. Palimpsest (Üst Üste Yazım) Özelliği: Codex Ṣanʿāʾ I bir "palimpsest"tir. Parşömen kıtlığı nedeniyle, İslam'ın ilk döneminde yazılan ilk yazı (Scriptio Inferior) kimyasallarla yıkanıp silinmiş ve üzerine ikinci bir katman olarak yeni Kur'an metni (Scriptio Superior) yazılmıştır. Şok Edici Metinsel Farklılıklar (Varyantlar): Ultraviyole (UV) ışık teknolojisiyle okunan soluk alt katman, sūre sıralaması bakımından bildiğimiz resmi Hz. Osman mushafından tamamen farklıdır (Örn: Sūre 11'den sūre 8'e, sūre 34'ten sūre 13'e geçiş gibi). Akademisyenler Sadeghi ve Goudarzi, bu alt katmanın edebi kaynaklarda dahi geçmeyen, Sahabe dönemine ait tamamen bağımsız, resmi olmayan bir metin geleneğini temsil ettiğini kanıtlamıştır. Üst katman ise resmi Osmanî geleneğe göre yeniden yazılmıştır. Radyokarbon (C14) Testi Sonuçları: Popülist iddiaların aksine, bilimsel laboratuvar testleri bu el yazmasının yaşını net olarak ortaya koymuştur. Arizona Üniversitesi AMS Laboratuvarı'nda yapılan testlere göre parşömenin %95 olasılıkla Miladi 578–669 yılları arasına ait olduğu saptanmıştır. Parşömenin Miladi 646 yılından daha eski olma olasılığı %75,1'dir. Corpus Coranicum projesinin bağımsız karbon testleri ise el yazmasını %95,4 olasılıkla Miladi 606–649 yılları arasına tarihler. Yani alt katman metni, Hz. Muhammed'in ölümünden sonraki ilk 15 yıl içine denk gelmektedir. Mevcut Durum: Bu el yazması tek parça bir kitap halinde değildir. Toplamda Kur'an'ın yaklaşık %41'ini kapsayan 81 yapraktır. Bu yapraklar Yemen (San'a), Louvre Abu Dhabi, David Collection (Kopenhag) ve bazı özel koleksiyonlar arasında bölünmüş durumdadır. Genel Özet ve Sonuç Görüldüğü üzere, "Elimizde Hz. Osman'ın kanlı mushafı var" ya da "Muhammed döneminden kalma eksiksiz kitap bulduk" iddiaları tamamen birer şehir efsanesidir. Akademik dökümanlar açıkça gösteriyor ki; bugün elimizde olan en eksiksiz ve devasa mushaflar (Topkapı ve TİEM) Hz. Osman dönemine değil, ondan onlarca yıl sonraki Emevî dönemine aittir. Bilimsel olarak İslam'ın ilk yıllarına, yani Hz. Muhammed'in ölümünün hemen arkasına tarihlenen tek gerçek kanıt olan San'a El Yazması ise eksiksiz bir kitap değil; sūre dizilimleri resmi Kur'an'dan farklı olan, ultraviyole ışıklarla zorla okunan parça parça parşömen kalıntılarıdır. Bilimsel gerçekler, sosyal medyadaki hurafelerden çok farklıdır.
  7. Müslümanların yaygın bir argümanı da Muhammed’in okuma yazma bilmediği yönündedir. Hatta inanışa göre, eğer okuma yazma bilseydi insanlar Kuran'ı onun yazdığını düşünebilirdi; bu durum, kitabın ilahi bir vahiy olduğunun kanıtı olarak sunulur. İslam’da geçen “ümmî” kavramı genellikle “okuma yazma bilmeyen” şeklinde çevrilir. Ancak bazı yorumlarda bu ifadenin sadece teknik bir okuryazarlık durumunu değil, aynı zamanda dönemin Arap toplumunda yazılı kültürle sınırlı bir ilişkiyi de ifade ettiği belirtilir. Yani konu her açıdan kesin ve tek bir yoruma indirgenmiş değildir. Bir diğer tartışma konusu ise “Kırtas Hadisesi” olarak bilinen olaydır. Rivayete göre Muhammed, vefatına yakın bir dönemde kalem ve kağıt talep ederek ümmet için bir yazı yazdırmak istemiş, ancak orada bulunan sahabiler arasında farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Kimileri bunun yazılmasını desteklerken, kimileri ise “Kuran bize yeter” şeklinde karşı çıkmış ve bu tartışma sonucunda yazdırma gerçekleşmemiştir. Bu konuyla ilgili hadis kaynaklarında yer alan bazı rivayetler şu şekildedir: İbn Abbas’tan nakledildiğine göre Resûlullah (sav), vefatına yakın bir zamanda evde Ömer b. Hattab’ın da bulunduğu bir ortamda şöyle buyurmuştur: “Bana yazı malzemesi getirin, size bir yazı yazayım ki, ondan sonra asla sapmayasınız.” Bunun üzerine sahabiler arasında tartışma çıktığı, özellikle Hz. Ömer’in “Resûlullah’a hastalık ağır bastı (yanında Kur’an var, bize yeter)” şeklinde bir ifade kullandığı rivayet edilir. Kaynak: Sahih Muslim, Hadis No: 1637c Benzer bir başka rivayette Ali (r.a.) şöyle anlatır: Hz. Peygamber (s), ümmetin kendisinden sonra sapmaması için bir şeyler yazdırmak üzere kâğıt ve kalem getirilmesini istemiştir. Ali (r.a.), onun vefatından endişe ederek bunun ertelenmesini düşündüğünü ifade eder. Bunun üzerine Peygamber’in şöyle dediği aktarılır: “Sizlere namazı, zekâtı ve kölelere iyi davranmayı tavsiye ediyorum.” Kaynak: Musnad Ahmed, Hadis No: 693 Bir başka rivayette ise şu ifade geçmektedir: “Bana bir kürek kemiği getirin, sizin için bir yazı yazayım ki, ondan sonra asla doğru yoldan sapmayasınız.” Kaynak: Sahih al-Bukhari, Hadis No: 3168 (Kitap 58, Hadis 10) Alın size Buhari, Müslim ve İbn Abbas’tan nakledilen, Muhammed’in bir şeyler yazdırmak amacıyla kağıt ve kalem istediğine dair hadisler. Muhammed’in okuma-yazma meselesi öyle bir konudur ki, İslamcılar arasında bile bu konuda tam bir fikir birliği yoktur. Bir taraf, Peygamber’in hayatı boyunca okuma-yazma öğrenmediği görüşünü savunurken; diğer taraf ise "ümmi" kelimesinin yalnızca "kitap ehli eğitimi almamış" anlamına gelebileceğini, bu nedenle temel düzeyde okuma-yazma ihtimalini tamamen dışlamadığını ileri sürer.
  8. Aslında “birçok nadir özelliğin tek kişide birleşmesi” meselesine örnek olarak bence Lenin çok daha iyi bir örnek olabilir. Düşünsenize: Sürgünde yaşayan, maddi imkanları sınırlı bir adam çıkıyor ve yıllarca tek bir fikre obsesif şekilde bağlı kalıyor. Sonra dünyanın en büyük imparatorluklarından birinin çöküş sürecinde ortaya çıkıp devrimin liderlerinden biri haline geliyor. Ama mesele sadece siyasi başarı da değil. Aynı kişide ideolojik üretim, teorik derinlik, propaganda yeteneği, organizasyon kabiliyeti, psikolojik dayanıklılık, stratejik zeka, kitle mobilizasyonu ve yıllarca süren kararlılık birleşiyor. Üstelik bunu sürgün, takip edilme, iç savaş, başarısızlık riski, yalnızlaşma ve sürekli tehdit altında yaşama gibi çok ağır şartlar altında yapıyor. Ve bütün bunlara rağmen yıllarca aynı ana fikri savunuyor: “Marksist devrim gerçekleşecek.” Şimdi birisi çıkıp şöyle diyebilir: “Bu kadar nadir özelliğin tek kişide birleşme ihtimali yok denecek kadar az. O halde Lenin tarihüstü/metafizik bir figür olmalı.” Ama biz böyle düşünmüyoruz. Neden? Çünkü insanlık tarihinde bazen gerçekten olağanüstü bireyler çıkabiliyor. Çok düşük olasılıklı özellik kümeleri bazen tek kişide toplanabiliyor. Benim anlatmaya çalıştığım nokta tam olarak bu. Bir diğer konu da şu: Siz “23 yıl boyunca hata yapmadan sürdürmek” diyorsunuz ama ben burada yine yorum farkı görüyorum. Çünkü Müslüman biri Kuran’daki ifadeleri doğal olarak tutarlı görüyor; şüpheci biri ise bazı yerlerde belirsizlik, tekrar, bağlamsallık veya yoruma açıklık görüyor. Yani “hatasızlık” dediğiniz şey zaten önce kabul edilmiş bir inanç filtresinden geçiyor. Mesela Saffat 147 örneğinde benim dikkat çektiğim şey şuydu: Her şeyi bilen bir varlığın neden yaklaşık/belirsiz ifade kullandığı. Siz ise buna: “Kesin sayı verilmesi zaten mutlak bilgi kanıtı olmazdı” diye cevap verdiniz. Bu doğru; ama benim sorum tam olarak bu değildi zaten. Ben “Bu ifade yanlış” demedim. “Bu ifade neden özellikle böyle kurulmuş?” diye sordum. Çünkü Kuran’ın diliyle ilgili genel gözlemim şu: Metin çoğu zaman farklı çağlarda farklı anlam katmanları üretmeye çok açık bir yapıda çalışıyor. Bu yüzden tarih boyunca aynı ayetten çok farklı sonuçlar çıkarılabiliyor. Ve açıkçası ben bunu ilahi bir tasarımdan çok insan dilinin doğal özelliği gibi görüyorum.
  9. Büyük İskender, MÖ 334–323 yılları arasındaki yaklaşık 10–13 yıllık fetih sürecinde Yunanistan’dan başlayıp Anadolu, Mısır, Mezopotamya, İran, Orta Asya ve Hindistan’ın kuzeybatısına kadar uzanan yaklaşık 5 milyon km²’lik dev bir imparatorluk kurdu. Şimdi bu adam bütün bu nadir yeteneklere sahip diye otomatik olarak “peygamber” sınıfına mı giriyor? Hayır. Büyük İskender'in arkasında her şeye gücü yeten bir Allah yoktu, ona yardım eden melek orduları yoktu ya da yere vurduğunda denizi ikiye ayıran mucizevi bir asaya sahip değildi. Buna rağmen tarihin en büyük fetihlerinden birini gerçekleştirebildi. Peki Muhammed? Arkasında Allah var, Melek orduları ve türlü türlü mucizelere sahip, hatta rivayetlere göre Ay'ı bile ikiye bölmüş ama bakıyorsun Hicaz bölgesinde dışarı çıkamamış. Kuran'a bakıyorsun onu da kimse anlayamamış, 20-25 tane mezhep var hepsi de farklı şeyleri savunuyor, kısacık ayet için 50-60 farklı meal yapılıyor, kısacık ayet için sayfalarca tefsir yazılıyor. İşte bütün bunlar, ayetlerin kesin bir ifade içermemesinden ve hepsinin ucu açık olmasından kaynaklanıyor. Nereye çekilirse oraya gidiyor; tamamen okuyanın hayal gücüne kalmış. Şu ana kadar yazdığım her şeyin yeterince açık olduğunu düşünüyorum. Bu ayet üzerinde de yeterince durdum. Eğer bir sorunuz varsa, lütfen önceki mesajları gözden geçirin. Zira ben Saffat 147 ile ilgili artık herhangi bir şey yazmayacağım. Ayetin kendisi de ortada, yazılan mesajlar da ortada. Eminim ki bu ayete meal ve tefsir yapanlar bile, benim gibi bir ateist kadar üzerinde düşünmemiştir.
  10. Ben bu konunun ilk mesajında, her şeyi bilen bir Allah’ın neden “yüz bin veya daha fazla insana” gibi kesinlik içermeyen bir ifade kullandığını sormuştum. Siz ise bunun belirsizlik değil, edebi üslup olduğunu; Kuran’ın bir rapor ya da teknik metin değil, bir hidayet kitabı olduğu şeklinde cevap verdiniz. Peki, Bakara 185’te Kuran kendisini insanlık için bir rehber olarak tanımlamıyor mu? Tanımlıyor. Kuran’ın bazı ayetlerinde de kendisinin kesin ve mutlak bilgi olduğuna dair ayetlerde mevcut. Eğer bir kitap “ben mutlak bilgiyim ve insanlığa rehberlik etmek için gönderildim” diyorsa, yanlış anlaşılma ihtimalini en aza indirecek bir dil kullanması beklenir. Peki neden buna rağmen kesinlik içermeyen ve farklı yorumlara açık olabilecek ifadeler tercih edilmiş? Bu soruyu sorduğumda ise konuyu, ayetin içeriğinden ziyade “bir insan bunu 23 yıl boyunca nasıl sürdürebildi?” tartışmasına kaydırdınız. Oysa benim itirazım metnin tarihsel sürdürülebilirliğinden çok, kullanılan dilin neden bu şekilde yapılandığı ve bunun gerçekten “çelişkiyi en aza indiren bir tasarım” olup olmadığıydı. Şimdi de diyorsunuz ki; “herkes farklı zamanlarda farklı dersler çıkarabilsin diye bu ayetlerde kesinlik içermeyen, çelişkiye açık ifadeler kullanılmış, bu yüzden de düşünme ve akletme gerektiren bir metin tercih edilmiş. Yani size göre Allah bir risk aldı, Kuran’da yoruma açık ve potansiyel olarak çelişkiye elverişli ifadeler kullandı, Muhammed bunu 23 yıl boyunca sürdürdü ve 1400 yıl sonra günümüze ulaştı. Kuran'ın tarihsel olarak bugünlere ulaşmış olması, Kuran'da kullanılan dilin kesinlik içermeyen ve farklı yorumlara açık olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İslam tarhini incelediğimiz zaman ortada tek bir Kuran olmasına rağmen farklı mezhepler, farklı hukuk sistemleri, farklı teolojik yorumlar ve hatta birbirine zıt çıkarımlar oluşmuştur. Kuran öyle bir kitap ki; Edip Yüksel “huriler” ifadesini alıp bunu “Allah cennette hizmetçi robotlar verecek” şeklinde yorumlayabiliyor. Bir başkası “ebabil kuşları”nı F-16’lara, attıkları taşları da füzelere benzetip “Kur’an yüzyıllar öncesinden F-16’ları bilmiş” diyebiliyor. Başka biri ise “zerre” ifadesinden yola çıkarak “Kur’an atom altı parçacıkları biliyordu” sonucuna ulaşabiliyor. İşte Kuran böyle bir kitap, ucu açık, nereye çekersen oraya gidiyor, herhangi bir sınırı yok bunun. Ortada tek bir Kuran olmasına rağmen, aynı ayet için yüzlerce farklı meal ve sayfalarca tefsir yazılıyor. Uygulamada ise ülkeden ülkeye büyük farklılıklar görülebiliyor. Afganistan’da kadınlar sokağa adım atmaya cesaret edemiyor, sosyal hayattan tamam dışlanmışlar, eğitim alma hakları yok. Dubai’de ise kadınlar çok daha görünür bir sosyal ve ekonomik role sahip. Eğitim alabiliyorlar, çalışabiliyor, araç kullanabiliyor ve tek başına ya da arkadaşlarıyla sosyal hayatta aktif şekilde yer alabiliyorlar. İşte yoruma açıklık, kesin olmayan ifadeler yüzünden ortaya farklı islam anlayışları çıkıyor. Şimdi şu konuya tekrar dönelim: Bir insan 23 yıl boyunca böyle bir metni sürdüremez mi, yoksa sürdürür mü? Siz özet olarak şunu savunuyorsunuz: "Bu gerçekleşmesi zor olan olayların sayısı ve zorluğu ne kadar fazlaysa ve bu özellikler tutarlı biçimde bir araya gelip tek bir kişide birleşiyorsa, o kişinin peygamber olma olasılığı doğal olarak artar" Peki ben size şunu sorayım: Nadirliklerin birleşimi = otomatik olarak olağanüstülük / doğaüstülük mü? Mesela Napoleon Bonaparte’a baktığımız zaman askeri deha, stratejik zeka, siyasi liderlik ve psikolojik etki gibi birçok nadir özelliğin tek bir kişide birleştiğini görüyoruz. Şimdi bütün bunlar bir araya geldi diye o zaman Napoleon'u peygamber mi ilan etmemiz lazım? Sizin bu yorumunuza göre bu sorunun cevabı evet olmalı. Napoleon, Fransa’da önce Konsüllük döneminde (1799–1804) fiilen ülkeyi yönetiyor, sonra 1804’te imparator olup Fransa İmparatorluğu’nu kuruyor; bu süreçte Batı ve Orta Avrupa’nın büyük kısmını etkisi altına alıyor—İtalya, Hollanda, İspanya’nın büyük bölümü, Almanya’nın batısı ve Polonya hattına kadar uzanan bir kontrol alanı var. Bir de 1812’de Moskova seferi var; Rusya’nın içlerine kadar girip Moskova’yı kısa süreli işgal ediyor ama geri çekilmek zorunda kalıyor. Napoleon Bonaparte bütün bunları 51 yıllık hayatına ve yaklaşık 10–15 yıllık aktif iktidar dönemine sığdırıyor. Peki Muhammad? 23 yıllık peygamberlik döneminde daha çok Hicaz bölgesi merkezli bir etki alanı içinde kalıyor. Şimdi “600’lü yılların şartları ile 1800’lü yılların şartları aynı değil” şeklinde bir argüman sunulabilirsiniz. (Muhammad açısından bakarsak arkasında her şeye gücü yettiği kabul edilen bir Allah varken, Napoleon Bonaparte açısından böyle bir metafizik destek yoktu.)
  11. L1 ve L2 Lagrange noktalarını en basit şekilde şöyle gösterebiliriz: Güneş → L1 → Dünya → L2. L1 noktası, Güneş ile Dünya arasındaki denge noktasıdır ve Güneş’i sürekli izlemek için idealdir; ayrıca uzaydaki güneş fırtınalarını erken tespit etmek için de çok uygundur. SOHO, DSCOVR ve ACE uyduları L1’de çalışır; örneğin SOHO, Güneş’in yapısını ve koronasını sürekli gözlemler. L2 noktası ise özellikle derin uzay ve kızılötesi gözlemler için idealdir. James Webb, L2’ye yakın bir konumda çalışır çünkü ana görevi çok zayıf kızılötesi ışığı algılamaktır ve bunun için aşırı soğuk ve kararlı bir ortam gereklidir. Teleskobün aynaları ve dedektörleri yaklaşık −230°C civarında çalışır. Kızılötesi gözlem yapan bir teleskop, kendi ısısından bile etkilenir ve sıcak olursa kendi yaydığı infrared ışık ölçümleri bozulur. JWST, L2’de çalıştığı için Güneş, Dünya ve Ay hep aynı tarafta kalır ve tek taraflı güneş kalkanı yeterli olur. Ayrıca L2, küçük yörüngesel düzeltmelerle teleskobun konumunu uzun süre koruyabileceği kararlı bir bölgedir, bu da yakıt tasarrufu sağlar.
  12. “Bir insan 23 yıl boyunca böyle bir metni sürdüremez.” “Bu kadar etkileyici ve uzun süreli bir üretim insan kapasitesinin ötesinde olmalı.” Dolayısıyla “ilahi bir kaynaktan gelmiş olmalı.” Yani aslında ortaya çıkan sonuç şu: “Bunu açıklamakta zorlanıyorum, o halde doğaüstü bir açıklama doğru olmalı. 1) Bu çıkarımın temel sorunu, “açıklayamıyorum” hissini doğrudan “açıklaması doğaüstüdür” sonucuna bağlaması. Bir metnin 23 yıl boyunca sürdürülmesi ya da etkileyici bulunması, bunun insan kapasitesinin dışında olduğu anlamına gelmez. Tarih bunun tam tersine örneklerle dolu. Homeros’tan Shakespeare’e, Dante’den Goethe’ye kadar birçok yazar, şair ve düşünür hem uzun süreli hem de son derece etkili eserler üretmiştir. Bu isimlerin ortaya koyduğu külliyatlar, tek bir insan ömrüne sığabilen büyük entelektüel üretimin mümkün olduğunu gösterir. Aynı şekilde siyaset, din ve düşünce tarihinde de kitleleri on yıllar boyunca etkileyen, tutarlı bir çizgi sürdüren çok sayıda figür vardır. Bu tür bir süreklilik; hafıza, disiplin, ikna kabiliyeti, sosyal çevre ve tarihsel koşullar gibi tamamen doğal faktörlerle açıklanabilir. Buradaki mantık hatası şudur: “Bunun nasıl yapıldığını tam olarak açıklayamıyorum” ifadesi, “o halde insan yapamaz” sonucunu zorunlu kılmaz. Bilgi eksikliği, otomatik olarak metafizik bir açıklamayı doğrulamaz. Kelimelerin çok anlamlılığını ve “yoruma açıklığını” ilahiliğe bir işaret gibi sunmak, aslında ciddi bir mantık problemine dayanıyor. Çünkü bir metin her yöne çekilebiliyorsa, bu onun derin olduğu kadar, aynı zamanda sınırlarının belirsiz olduğu anlamına da gelir. Eğer bir metin farklı dönemlerde ve farklı yorum geleneklerinde tamamen farklı anlamlara gelebiliyorsa, burada “mutlak netlik”ten değil, yoruma açık bir dil yapısından söz ederiz. Bu da doğal olarak “tek ve değişmez anlam” iddiasını zayıflatır. 2) Kelimelerin çok anlamlılığını ve “yoruma açıklığını” ilahiliğe bir işaret gibi sunmak, aslında ciddi bir mantık problemine dayanıyor. Çünkü bir metin her yöne çekilebiliyorsa, bu onun derin olduğu kadar, aynı zamanda sınırlarının belirsiz olduğu anlamına da gelir. Eğer bir metin farklı dönemlerde ve farklı yorum geleneklerinde tamamen farklı anlamlara gelebiliyorsa, burada “mutlak netlik”ten değil, yoruma açık bir dil yapısından söz ederiz. Bu da doğal olarak “tek ve değişmez anlam” iddiasını zayıflatır. Üstelik, milyarlarca insanın ebedi kaderi ve doğru yaşam biçimiyle ilişkili olduğu iddia edilen bir rehberin, tarih boyunca farklı yorumlara, mezheplere ve anlam ayrışmalarına konu olması, bunu otomatik olarak “derinlik” diye etiketlemeyi zorlaştırır. Çünkü derinlik ile belirsizlik aynı şey değildir. Eğer varsayım şu ise: “Bu metin ilahidir, çünkü çok katmanlı anlamlar içeriyor,” o zaman şu soru kaçınılmaz olur: Çok katmanlılık gerçekten ilahi kaynağın bir göstergesi mi, yoksa insan dilinin doğal bir özelliği mi? İnsan dili zaten bağlama, kültüre ve zamana göre değişen bir yapıdadır. Şiir, edebiyat ve felsefe metinleri de yüzyıllar boyunca farklı yorumlara açık olmuştur; Homeros’tan Shakespeare’e, Dante’den Goethe’ye kadar pek çok klasik metin farklı dönemlerde farklı anlam katmanlarıyla okunmuştur. 3) “Bir insan bu durumu sürdürebilir mi?” sorusuyla aslında psikolojik sınırlar üzerinden bir argüman kurmuşsunuz. Ancak burada kritik nokta şu: sayılan özellikler “net olmamak”, “yoruma açıklık”, “bağlama göre üslup değişmesi” insan sınırlarının dışına değil, tam tersine insan üretiminin doğal sınırlarına işaret eder. İnsan dili doğası gereği bağlama göre şekillenir; aynı fikir farklı durumlarda farklı tonlarla ifade edilebilir. Metinlerin yoruma açık olması, çok katmanlı anlamlar içermesi ya da tarihsel süreçte farklı şekillerde anlaşılması, insan yazınının zaten beklenen özellikleridir. Dolayısıyla burada bir çelişki oluşuyor: Bu özellikler “ilahi kaynak” lehine delil olarak sunuluyor, ancak aynı özellikler aslında “insan ürünü metinlerde en sık görülen yapısal özellikler” arasında yer alıyor. Eğer gerçekten insan sınırlarının aşıldığından bahsedilecekse, beklenen şey belirsizlik değil; tam tersine mutlak açıklık, tek anlamlılık ve zamandan bağımsız netlik olurdu. Yani bin yıl sonra bile hiçbir yoruma, bağlama veya dış açıklamaya ihtiyaç duymadan aynı şekilde anlaşılabilen bir metin. Oysa yoruma açıklık ve farklı bağlamlarda farklı anlam üretme kapasitesi, insan dilinin kaçınılmaz bir sonucudur; bu yüzden bunu “insan üstü” değil, “insana özgü” bir özellik olarak görmek daha tutarlı olur. 4) Sonuç olarak; mutlak bilgi iddiasında olan bir metnin, “edebi üslup” ya da “insanların anlam bulma imtihanı” gibi gerekçelerle belirsizliği meşrulaştırması, aslında o belirsizliği açıklamak yerine kutsallaştırma riskini doğurur. Çünkü burada belirsizlik, çözülmesi gereken bir mesele olmaktan çıkıp, bizzat bir erdem gibi sunulmuş olur. Asıl soru şudur: Bir metni “insanüstü” kılan şey, herkesin farklı yerlere çekebileceği kadar geniş ve yoruma açık bir dil kullanması mı, yoksa hiçbir insanın üretemeyeceği düzeyde netlik ve tutarlılıkla hakikati ortaya koyması mı?
  13. Hubble'a bakım ve onarım yapmak amacıyla toplam beş ayrı uzay mekiği görevi gerçekleştirildi. Bu görevlerin sonuncusu olan STS-125'de 2009 yılında yapıldı. Bu son bakımın ardından Hubble'ın 2014 yılına kadar görev yapması bekleniyordu. Şimdi yıl oldu 2026 ve Hubble hala görevinin başında. Uzay mekiği programı hala devam etseydi, Hubble’ı Dünya’ya geri getirip bir müzede sergileyeceklerdi. Ancak artık bu da mümkün değil. Yörünge yüksekliğide 490 km'nin altında düştü şuanda 477 km civarında. Eğer tekrar bir bakım, onarım görevi yapılmazsa muhtemelen 2034 – 2038 gibi atmosfere girecek.
  14. @Oğuzhan Öncelikle şunu ayıralım: Kur’an metninin ne dediği ayrı şey, ona yüklenen tefsir ayrı şey, modern değerlerle yapılan uyarlama yorumu ayrı şey. Senin yazdıkların büyük ölçüde ikinci ve üçüncü kategoriye giriyor. “Mehir hizmet ücreti değil, güvence” Mehirin “kadının hakkı ve güvencesi” olduğu doğru kabul edilse bile şu gerçek değişmiyor: Sistem bireyler arası “eşit romantik birliktelik” mantığıyla değil, “sözleşme + ekonomik güvence + erkek sorumluluğu” mantığıyla çalışıyor. Yani modern “ilişki” anlayımıyla birebir örtüşmüyor. “İstimta sadece cinsellik değil” Bu yorum tefsirlerde var, evet. Ama burada kritik nokta şu: Kelimenin geniş anlamı olması, cinselliğin temel unsur olmadığı anlamına gelmez. Evlilik zaten tarihsel olarak: ekonomik birlik, soy devamı, toplumsal statü üzerinden tanımlanmış. Modern “sevgi temelli evlilik” çerçevesiyle birebir aynı değil. “Çok eşlilik sosyal düzenlemeydi” Bu argüman çok kullanılıyor ama sorun şu: Bir şeyin “sosyal gerekçesi var” demek, onu otomatik olarak ahlaken evrensel ya da bugün de geçerli yapmıyor. O dönem için işlevsel olabilir, ama bu “şehvet izni değil sosyal politika” yorumunu objektif bir gerçek değil, yorum yapar. “Muta sonradan yasaklandı” Burada zaten iş daha da açık: Eğer bir şey önce var, sonra kaldırılıyorsa, bu bize şunu gösterir: sistem içinde tarihsel bir evrim var. Bu da metnin “tek ve değişmez sosyal model” sunmadığını gösterir. “4 şahit sadece dünyevi ceza” Bu tamamen teolojik bir çerçeve. Ama hukuki açıdan bakınca: Kanıtlanamayan bir fiilin cezalandırılması mümkün değilse, pratikte sistem “uygulanabilir suç” tanımı yapmış olur. “Ahirette hesap var” kısmı ise zaten doğrulanabilir bir argüman değil, inanç alanına giriyor. Senin yazdığın metin, Kuran’ı “modern ahlakla uyumlu hale getiren yorum geleneğini” temsil ediyor. Ama bu, metnin tarihsel olarak ne ifade ettiğini değiştirmiyor.
  15. @Oğuzhan Bunu “belirsizlik değil, edebi üslup” diye açıklamak aslında sorunu çözmüyor, sadece farklı bir isim veriyor. Bu tür bir yaklaşım da her belirsizliği açıklamak için kullanılabilecek oldukça esnek bir argümana dönüşüyor. Ama asıl soru şu: Eğer her şeyi bilen bir kaynaktan geldiği iddia edilen bir metinden bahsediyorsak, neden doğrudan net ve tek anlamlı ifadeler yerine yoruma açık bir dil tercih ediliyor? “Edebi üslup” denmesi ilk bakışta açıklayıcı gibi duruyor ama çoğu zaman belirsizliği gidermekten çok, onu sadece daha kabul edilebilir bir çerçeveye oturtuyor. “Kur’an rapor değil, hidayet kitabı” argümanı da aslında aynı noktaya çıkıyor. Tamam, rapor değil ama mesele sadece “rapor formatı” da değil; burada iddia edilen şey mutlak bilgi. Mutlak bilgi söz konusuysa, insanın yanlış anlamasını en aza indirecek bir netlik beklemek de gayet makul bir beklenti olur.
×
×
  • Create New...