Jump to content

Valery Legasov

Members
  • İçerik sayısı

    88
  • Kayıt tarihi

  • Son ziyareti

  • Kazandığı günler

    10

Everything posted by Valery Legasov

  1. Bu pilav daha çok su kaldırır Trump, son yaptığı konuşmada ABD’nin büyük ve devam edecek bir askeri operasyon başlattığını ve bu operasyonun amacının İran rejimini ortadan kaldırmak olduğunu duyurdu.
  2. Esenlikler değerli dostlar, Haberlerden az çok takip ediyorsunuzdur. ABD son bir aydır Orta Doğu’ya ciddi bir askeri yığınak yapıyor; ikinci uçak gemisinin de yolda olduğu söyleniyor. ABD ve İran her ne kadar anlaşmaya varmak için görüşüyormuş gibi görünse de, ben ABD’nin bu ölçekteki silah ve askeri sevkiyatı boşuna yaptığını düşünmüyorum. Sevkiyatın boyutuna bakılırsa, İran’a yönelik olası bir operasyonun haftalar sürebileceği ihtimali konuşuluyor. Tabii, “kambersiz düğün olmaz” misali, ABD’nin olası bir saldırısına İsrail’de muhtemelen destek verecektir. Anlaşılan o ki bu kez molla rejimini tamamen tasfiye etmeye yönelik bir operasyon olacak gibi.
  3. Türkiye’deki İran sevgisi, özellikle sağ-muhafazakar kesimde, İran’ın sözde ABD ve İsrail karşıtı söylemlerinden ve Hamas ile Hizbullah gibi örgütlere verdiği destekten kaynaklanıyor. Malum, ülkemizde bazı Müslümanların Filistin’e yönelik desteği çoğu zaman laftan öteye gitmiyor, “kefenimizi giydik hazırız” ya da “reis izin versin gideriz” gibi ifadeler dile getiriliyor, ancak işin sonunda somut bir adım atmaya bir tarafları yemiyor. Bu İran'da İsrail'e göstermelik 8-10 tane füze atınca ki onlarda hep boş araziye düşer, bizim sağ-muhafazakar kesimde gaza geliyor vay be diyorlar İran'a bak İsrail'e nasıl posta koydu, Filistin meselesine nasıl sahip çıktı vs. diye kendi kendilerini gaza getiriyorlar.
  4. Değerli dostlar, merhaba. Birçoğunuzun bildiği üzere Kuran’a göre zina yasaktır. Peki, bunun Kuran’daki dayanağı nedir? Kuran’da, İsra Suresi 32. ayette şöyle buyrulmaktadır: “Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, son derece çirkin bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.” Peki Kuran'a göre zina nedir? Evlilik bağı olmadan cinsel ilişkiye girmek Kuran'a göre zina olarak kabul ediliyor. Şimdi ise Nisa Suresi 24. ayete bakalım: (Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler hariç, evli kadınlar size haram kılınmıştır. Allah’ın size emri budur. Bunlardan başka kadınlarla, namuslu ve zina etmeyen olmak koşuluyla, mallarınızla (mehirlerini vererek) evlenmeniz helal kılınmıştır. Onlardan faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış mehirlerini verin. Mehir verildikten sonra karşılıklı anlaşmalar yapmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah her şeyi bilen ve hikmet sahibidir. Peki ne diyor bu ayet? Sahip olduğumuz cariyeler hariç, evli kadınlar size haram kılınmıştır. Bunlardan başka kadınlara gelince ise onlardan faydalanmanıza karşılık mehirlerini vererek evlenmenizde bir sakınca yoktur. İşte Kuran’ın zinaya bulduğu çözüm: Kadının sağladığı hizmet karşılığında mehir yani hak ettiği ücret ödenerek evlilik yapılır. Sonrasında ise, taraflar arasında yapılan anlaşmaya göre kadından bu şekilde faydalanılır. Yani Kuran'a göre fuhuş yapmakta herhangi bir sakınca yok. Bu sistem zaten yıllardır İran'da muta nikahı adı altından uygulanmıyor mu? Kuran, zinaya yaklaşmayın diyor ama hangi zinaya? Mehir vererek birlikte olduklarımız zina değil, çok eşlilik zina değil (beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikahlayın ayeti) son olarak cariyeler ile birlikte olmakta zina değil. Zaten geriye bir şey kalmıyor ki Diyelim ki evlilik bağı olmadan bir kadınla birlikte oldun. Bunun zina sayılabilmesi için dört şahit seni tam o anda iş başında görmüş olmalıdır. Bu da mümkün olmadığından demek ki Kuran'a göre zina yapmakta bir sakınca yok.
  5. Kuran'ı neresinden tutsak elimizde kalıyor. İslamcılarda dört şahit bulmanın mümkün olmadığını bildiği için sizin dediğinizi diyorlar iftira atılmasın diye dört şahit şartı getirildi vs. diye. Hatta bu dört şahit bulmanın imkansızlığından dolayı bazı suçlular ceza almasa bile önemli olan masumların korunması diye masal okuyorlar. Yani bu ayetin kusurlu olduğunu kendileride kabul ediyor. Bir de bu ayete şu açıdan bakmak lazım: Diyelim ki bir adam evine gitti ve karısını başka bir herifle yakaladı, bu herifte de kaçtı gitti. Şimdi, bu adam karısının zina yaptığını nasıl ispat edecek? İslam mahkemesine gitse, dört şahit sunması gerekecek. Hayır birde bu adam, karısının zina yaptığını ispat edemezse için ucunda seksen sopalık cezada var. Ben bu ayet zina yapanı mı koruyor yoksa yapmayını mı koruyor anlamdım.
  6. Cübbeli doğru söylemiş 🙂 Cariyelik, kölelik, ganimet vs. bunların hepsi Kuran'ın içerisinde var. Bu ayetleri veya diğer başka ayetleri kabul etmeyenlerde kafir olurlar. Joseph Stalin’in dine bakışına gelince; gençliğinde rahip olmak amacıyla Tiflis Ruhban Okulu’na girmiştir. Ancak burada devrimci fikirlerle tanışmış, zamanla Marksist ideolojiyi benimseyerek ateist bir çizgiye yönelmiştir. 1924’te Sovyetler Birliği’nde liderliği fiilen ele geçirmesinin ardından dine karşı sistemli politikalar uygulanmaya başlanmıştır. 1920’lerin başında Rusya’da yaklaşık 30 bin civarında kilise bulunduğu, 1943’e gelindiğinde ise bu sayının yaklaşık 500’e kadar düştüğü ifade edilmektedir. Çok sayıda kilise, Çarlık dönemini temsil ettiği gerekçesiyle yıkılmış ya da farklı amaçlarla kullanılmıştır. İbadethanelerin büyük bölümü kapatılmış; din adamlarının bir kısmı görevden alınmış, bir kısmı tutuklanmış ya da idam edilmiştir. Bununla birlikte, II. Dünya Savaşı sırasında devletin din politikasında kısmi bir yumuşama yaşanmış ve bazı kiliselerin yeniden açılmasına izin verilmiştir. Ek olarak; Kurtarıcı İsa Katedrali, Stalin döneminde dinamitlerle yıkılmış ve yerine dünyanın en büyük ısıtmalı açık yüzme havuzu inşa edilmiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bu havuz kaldırılmış ve yerine yıkılan katedralin aslına uygun bir replikası yeniden inşa edilmiştir. 🙂
  7. Nur Suresi 4. ayet "İffetli kadınlara zina isnadında bulunup da sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun; onların şahitliklerini artık asla kabul etmeyin. İşte onlar fasıkların ta kendileridir." Değerli dostlar, Kuran'a göre bir kadının zina ettiğini ispatlamak için bunu bizzat görmüş dört şahidin bulunması gerekiyor. Yani dört kişinin açıkça görgü tanığı olması gerekiyor. Şimdi benim anlamadığım konu şu; Diyelim ki bir kadın, bir erkek aralarında herhangi bir evlilik bağı veya başka bir şey yok, bunlar birlikte oluyorlar yani Kuran'a göre zina yapıyorlar. Peki böyle bir olaya dört kişi nasıl tanık olacak? Erkek ve kadın ilişkiye girerken o anda evin önünden geçen üç, dört kişi hop hemşerim aç bakalım kapıyı sen zina mı yapıyorsun diyerek kapıya mı vuracak? Ya da diyelim ki o sırada evin önünden biri geçiyor, içeriden ilişkiye girdiklerine dair malum sesleri duyuyor. Etrafına bakıyor, başka şahit yok. Bu durumda koşarak kahvehaneye gidip "Benimle birlikte şahitlik yapmak için üç kişi gelsin, aşağı sokakta zina yapılıyor" mu diyecek? 600-700'lü yıllarda bu Araplar muhtemelen kerpiç evlerde yaşıyorlardı, kapısı ve penceresi tahta olan evler yani evin içerisinde bir münasebet yaşansa çevrede yaşayanlar bunu belki duyabilirdi ama Kuran diyor ki olaya şahit olsunlar sadece duymakta yetmiyor. Arkadaşım, şimdi bir kadın ve bir erkeğin zina yaptığına dört kişi nasıl şahit olacak? Yani bu durumda "Grup Seks" şeklinde bir olayın yaşanması lazım ki ancak o zaman üç, dört tane şahit olur. Yoksa insanlar sokakta veya yolda yürerken "Ulan acaba şurada zina yapıyorlar mı? Ben en iyisi bir kapıyı çalıp sorayım" demiyor ki? Müslüman arkadaşlar, gelin cevap verin bakalım, böyle saçma ayet mi olur?
  8. @kavak Emre gibiler Kuran'ı nasıl anlamak isterlerse öyle anlıyor. İnek Suresi’nin 282. ayetinde, "Eğer iki erkek şahit bulamazsanız, bir erkek ve iki kadın şahit getirin" denir. Yani Kuran’a göre bir erkeğin şahitliği, iki kadının şahitliğine denktir. @Saturn Avrupa’daki faşistler hiç değilse kendi ırkından olanı koruyup kolluyor. İslamofaşistlerin ise işi gücü İslam. İstersen dünyanın en büyük Afgan milliyetçisi ol, dinin yoksa seni oracıkta yok ederler.
  9. Değerli Dostlar, Biliyorsunuz, ABD ve NATO 2001’den sonra Afganistan’da Taliban’ı devirmişti, ancak yıllar geçmesine rağmen Taliban tamamen ortadan kaldırılamadı ve özellikle kırsal bölgelerde güçlü kalmaya devam etti. Afgan hükümeti ise büyük ölçüde yabancı askeri desteğe bağımlı, zayıf ve yapısal sorunlarla boğuşan bir konumdaydı. Uzayan ve giderek pahalılaşan savaş, ABD kamuoyunda da ciddi bir bıkkınlık yarattı. Bu nedenle ABD, askeri bir zafer arayışından ziyade savaştan çıkış yolu arayarak 2020’de Taliban’la Doha Anlaşması’nı imzaladı. Anlaşma ABD’nin Afganistan’dan çekilmesini öngörüyordu; NATO da ABD’ye bağlı olduğu için paralel şekilde çekildi. Çekilme süreci başlayınca Afgan güvenlik güçleri hızla çöktü ve 2021’de Taliban kısa sürede ülkenin kontrolünü ele geçirdi. Bugün gelinen noktada ise Afganistan’da kölelik fiilen yasal hale gelmiş, kız çocuklarının eğitim alması yasaklanmış durumda. Şimdi Türkiye’de yaşayan Müslüman arkadaşlar hemen “hayır efendim, gerçek İslam bu değil” diyebilirler ki diyorlar da. Peki, bundan birkaç sene önce ilahiyatçı Mustafa Öztürk ne diyordu?“Gerçek İslam, bugün Taliban’ın uyguladığı şeriattır.” Kur’an’da kölelik var mı? Var. Kadınların değersizleştirilmesi, bir mal gibi alınıp satılması, cariyelik var mı? Var. Demek istediğim şu: Taliban’ın uygulamaya koyduğu şeylerin tamamı zaten Kur’an’da yer alan hükümler, yani ortada uydurulmuş bir sistem yok. Bizdeki bazı Müslüman arkadaşlar, İslam’ı sanki açık büfe gibi, içinden istediğini seçebileceğin bir şey sanıyor. Oysa İslam’da “umduğunu” değil, önüne konanı yersin, seçme ya da ayıklama şansın yok.
  10. Biz onu (Yunus'u) yüz bin veya daha çok insana peygamber olarak gönderdik. Ey Müslümanlar! Her şeyi bilen, her şeye gücü yeten Allah böyle konuşur mu? Allah, Yunus’u kaç kişiye gönderdiğini bilmiyor mu ki “yüz bin veya daha çok insana” gibi kesinlik içermeyen bir ifade kullanıyor? Her şeyi bilen bir Allah, böyle bir anlatıma başvurur mu? Bazı Müslüman arkadaşlar buna, “Allah böyle de konuşur, öyle de konuşur, fazla kurcalama,” diye cevap verebilir. O halde bir örnek verelim: Diyelim ki bir yerde Alay Komutanısınız, rütbeniz Albay. Bölük Komutanı olan Üsteğmen’i çağırıyor ve A Bölüğü’nde kaç asker olduğunu soruyorsunuz. Üsteğmen size, “Komutanım, asker sayımız 150 veya daha fazla,” diye cevap veriyor. Böyle bir cevap karşısında bu Üsteğmen'in gırtlağını sıkmaz mısınız?
  11. II. Dünya Savaşı’ndan güçlenerek çıkan ABD, adını Latince “Amerikan Barışı” anlamına gelen Pax Americanadan alan bir düzeni hayata geçirmiştir. Peki bu düzen nedir? Mantık şu şekilde işler: ABD hegemonyası → istikrar → barış (en azından büyük güçler arasında). Bu yaklaşımda barış, doğrudan demokrasi ya da halk iradesiyle değil; ABD’nin ekonomik ve siyasi çıkarlarının güvence altına alınmasıyla sağlanır. Bunun somut örnekleri nelerdir? 1951’de İran Başbakanı olarak göreve gelen Muhammed Musaddık, İran petrollerini millileştirdiğinde ABD ve İngiltere’nin çıkarları tehdit altına girmiştir. Bunun üzerine 1953’te gerçekleştirilen CIA–MI6 destekli darbe (Operation Ajax) ile Musaddık görevden alınmıştır. Darbe sonucunda ABD ve İngiltere’nin çıkarları yeniden güvence altına alınmış, böylece müdahale yoluyla bir tür “Amerikan Barışı” tesis edilmiştir. Pax Americana’nın Latin Amerika’daki ilk hedefi ise Guatemala olmuştur. Devlet Başkanı Jacobo Arbenz, United Fruit Company’ye ait toprakları kamulaştırınca 1954’te bir darbeyle iktidardan indirilmiştir. Darbenin ardından ABD destekli bir askeri cunta yönetime el koymuştur. Ek bir bilgi olarak belirtmek gerekir ki; ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles ve onun hukuk firması Sullivan & Cromwell, Guatemala ve Honduras’ta United Fruit Company’ye arazi verilmesini içeren anlaşmaların müzakerelerinde aktif rol oynamıştır. Kardeşi Allen Dulles ise Eisenhower döneminde CIA’in başındayken United Fruit için hukuki çalışmalar yapmıştır. Dulles kardeşler ve Sullivan & Cromwell, tam otuz sekiz yıl boyunca United Fruit’in maaş bordrosunda yer almıştır. Ayrıca, Amerika’nın BM Büyükelçisi Henry Cabot Lodge, United Fruit hisselerinin büyük sahiplerinden biriydi. United Fruit’in halkla ilişkiler sorumlusu Ed Whitman ise ABD Başkanı Dwight Eisenhower’ın özel sekreteri Ann Whitman ile evliydi. Bu bağlantılar bir kez görüldüğünde, ABD’nin “barış” söylemiyle yürüttüğü çıkar siyaseti daha net anlaşılmaktadır. Pax Americana, barışı evrensel hukukla değil, ABD çıkarlarına uyumla tanımlayan bir düzendir.
  12. Emre bey yine bir tarafından bir şeyler uydurmuş. Birde bunları sanki Allah'ın bir mucizesi veya onun varlığına kanıtmış gibi anlatmışta anlatmış. Emre bey özet olarak demek istemiş ki bakın namaz kılmak ömrü uzatır... Nüfusunun %40'ı ateist olan, geriye kalanların ise Şintoizm veya Budizm gibi dinlere inandığı Japonya'da insanlar ortalama 85 yıl yaşayabiliyor. İsviçre ve İspanya gibi ülkelerde bu rakam 83 yıl. Allah tarafından lanetlenen İsrail'de yaşayan bir insanın ortalama ömrü 82 yıl. Pakistan'da kaç yıl? 67 Suriye ve Irak? 72 Afganistan? 66 Moritanya? 61 Bakın bunlar insanlarının sabah, akşam namaz kıldığı ülkeler. Hayatın hiç namaz kılmamış Japon, hayatı boyunca namaz kılan Müslümandan daha uzun yaşıyor... Uzun lafın kısası kim azar yaşar, kim çok yaşar bunun namazla veya bir başka şeyle alakası yok. Bir ülkenin sağlık sistemi ne kadar gelişmiş ise o ülkede yaşayan insanında ömrü o kadar fazla olur. Bir insanın cebine ne kadar fazla para girerse o insanda gider ona göre daha kaliteli besinler tüketir. Suudi Arabistan'da sabah akşam et ve pilav tüketmekten 65 yaş üzeri erkeklerin çoğunda kalp ve damar rahatsızlığı var.
  13. Sahih Buhari Cilt 4, Kitap 55, Hadis No 636. Sahih Buhari, Kitap 55: Peygamberler Abu Dhaar'dan rivayet edilmiştir: Ben dedim ki, "Ey Allah'ın Elçisi! İlk olarak hangi cami inşa edilmiştir?" O, "El-Mescid-il-Haram" diye cevap verdi. Ben, "Sonra hangisi inşa edilmiştir?" diye sordum. O, "El-Mescid-ul-Aksa (yani Kudüs)" diye cevap verdi. Ben, "Aralarındaki süre ne kadardı?" diye sordum. O, "Kırk yıl" diye cevap verdi. Sonra ekledi: "Nerede olursanız olun, namaz vakti geldiğinde namazınızı kılın, çünkü bütün yeryüzü sizin için bir ibadet yeridir." Muhammed'e göre, Mescid-i Haram inşa edildikten 40 yıl sonra Mescid-i Aksa inşa edilmiştir. Peki Mescid-i Haram ne zaman inşa edildi? İbrahim ve oğlu İsmail tarafından, MÖ 2000 yılları olduğu söylenir. Mescid-i Aksa'nın inşası ise 685'te başlamış ve 692'de tamamlanmıştır. MÖ 2000 ile MS 692 arasındaki fark 2692 yıldır. Şimdi Müslüman arkadaşlar şöyle cevap verebilir: Hayır, orada Mescid-i Aksa değil, Süleyman Mabedi kast ediliyor. Süleyman Mabedi'nin inşası ise yaklaşık olarak MÖ 957 yılında başlamış ve MÖ 950 civarında tamamlanmıştır. Yani, arada yine yaklaşık 1000 yıl gibi bir fark söz konusu. Ayrıca, Arap orduları Kudüs’ü fethettiklerinde, Tapınak Dağı'nı terkedilmiş ve pisliklerle dolmuş şekilde buldukları rivayet edilir. Halife Ömer, buranın temizlenmesini emreder ve sonrasında burada namaz kılar.
  14. Değerli dostlar, Müslümanlar, Kur'an ayetlerinin 610’dan 632’ye kadar, yani 23 yıl boyunca indiğini söylüyorlar. Ancak, İsra Suresi’nin 1. ayetinde bu durumla çelişen bir ifade bulunmaktadır. O, kulunu geceleyin, Mescid-i Haram'dan, etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Allah her türlü eksiklikten uzaktır. Gerçekten O, her şeyi işiten ve her şeyi gören'dir. İsra Suresi’nin 1. ayeti, Mekke döneminin sonlarına doğru, Miraç olayından önce, 610-622 yılları arasında bir zaman diliminde inmiştir. Yani bu ayete göre, günümüzde Mescid-i Aksa olarak bilinen yerin 610-622 yılları arasında var olması gerekiyor. Şimdi, Mescid-i Aksa nedir, ne değildir, bunu da biraz açıklamak gerekir. Mescid-i Aksa, içinde irili ufaklı pek çok yapı bulunduran büyük bir kompleks olsa da, en önemli iki yapı şunlardır: Mescid-i Aksa Camii (En Uzak Camii) ve Kubbetü's-Sahra (Kaya Kubbesi). Günümüzde Mescid-i Aksa olarak bilinen cami ve kubbenin inşası, 685 yılında başlamış ve 692 yılında tamamlanmıştır. Bu tarihler, Emevi Halifesi Abdülmelik bin Mervan'ın hüküm sürdüğü döneme denk gelmektedir. Şimdi sormazlar mı? 610-622 yılları arasında indiği iddia edilen ayetlerde, 692 yılında tamamlanmış olan yapının ismi ne arıyor diye?
  15. Değerli dostlar, Müslümanlar "peygamberlerin daima insanlığa örnek olacak bir hayat sürdüğünü" iddia ederler. Şimdi gelin, bu iddia gerçekten doğru mu, hep birlikte inceleyelim. İbrahim, üç büyük dindede önemli bir yere sahiptir. İslam'a görede Allah'ın bir peygamberi ve elçisidir. İbrahim'in, bugün Irak sınırları içinde yer alan Ur şehrinde doğduğu iddia edilir; bazı kaynaklar ise onun Şanlıurfa'da doğduğunu öne sürer. İbrahim, burada Sare ile evlenir. O dönemde yaşadığı Ur şehri, pagan bir toplumdu. Allah, İbrahim’e vahiy yoluyla bir mesaj göndererek, "Ben seni bir milletin babası yapacağım; şimdi Kenan diyarına git" diyerek İbrahim’e emir verir. İbrahim de yanına Terah, Abram, Sare ve Lut'u alarak, Kenan diyarına doğru yola çıkar. Kenan diyarına giderler, fakat Kenan diyarında şiddetli bir kıtlık vardır. Durum böyle olunca, İbrahim ve ev halkı Mısır’a doğru yol alırlar. Bu yolculuk sırasında İbrahim, Mısırlıların onu öldürmemesi için Sare’ye, "Kız kardeşim olduğunu söyle" diyerek yalan söylemesini ister. Mısır’a vardıklarında, Firavun’un görevlileri hemen İbrahim’e sorar: "Yanındaki kimdir?" İbrahim, "Bu benim kız kardeşim" diye cevap verir. Firavun’un görevlileri hızla Firavun’un yanına gidip, Sare’nin güzelliğini överek onu saraya götürürler. (O dönemde Sare, yaklaşık 75-80 yaşlarındadır.) Karşılığında ise İbrahim’e mal verirler. Böylece İbrahim, karısını kız kardeşi olarak tanıtıp, onu Firavun’a peşkeş çeker, aynı zamanda malları cebe indirir. Firavun, Sare ile ilişkiye gireceği sırada Allah, Firavun’a bir uyarı gönderir. Bu uyarı sayesinde Firavun, Sare’nin aslında İbrahim’in karısı olduğunu fark eder ve hemen muhafızlarına İbrahim’i bulup getirmelerini emreder. İbrahim, Firavun’un huzuruna çıkartıldığında, Firavun ona bayağı bir fırça çeker. Sonunda, hem İbrahim hem de Sare Mısır’dan sürgün edilir. Ey Müslümanlar! Gelin cevap verin bakalım bu nasıl peygamber! Hem yalan söylüyor, hem karısını başkalarına peşkeş çektiriyor!
  16. Değerli dostlar, son günlerde gündemde yer alan sahte diploma skandalından haberdar olduğunuzu düşünüyorum. Bu olay bana AKP'li Metin Külünk'ün yıllar önce attığı bir tweeti hatırlattı. Özetle şöyleydi: Siyaset diploma ile yapılmaz, peygamberlerin de diploması yoktu!
  17. Değerli Dostlar, Rahman Suresi'nde Allah, "Biz suları acı ve tatlı olmak üzere iki deniz yarattık, bu iki denizin arasına bir bariyer koyduk, böylece birbirlerine karışmazlar. Ve her iki denizden de inci ve mercan çıkar." diye buyuruyor. Tatlı su nehirleri denize ya da okyanusa döküldüğünde, arada bir geçiş bölgesi oluşur. Bu geçiş bölgesine estuar denir ve burada tatlı su geçici olarak tuzlu sudan ayrılır. Ancak bu ayrım mutlak değildir, kalıcı değildir ve iki su kütlesi arasındaki farklı tuzluluk seviyeleri sonunda birbirine karışır. Buna karşılık, Kuran, biri tuzlu, diğeri tatlı su olan iki deniz arasında, bunları birbirinden ayıran ilahi bir bariyerin varlığını öne sürer. Ayrıca, yine aynı ayette iki denizden de mercanların çıktığı belirtilmiştir. Ancak mercanlar yalnızca tuzlu su okyanuslarında bulunur. Tatlı suya maruz kalmak ise mercanların solmasına (beyazlaşmasına) neden olur. Ey Müslümanlar! Gelin cevap verin! Allah'ınız, hem tatlı suda hem de tuzlu suda mercan çıkar diyor. Fakat mercanlar yalnızca tuzlu suda hayatta kalabiliyor! Bana bir tane göl, nehir ya da ırmak gösterin de, içerisinde mercan olsun!
      • 1
      • Like
  18. Burada ki asıl sıkıntı Allah'ın deneme yanılma yoluyla bir şeyleri öğreniyor olması. Musa'ya, İsa'ya türlü türlü mucizeler veriyor, asayı yılana çevirme veya hasta insanları tek dokunuşta iyileştirme gibi ama Muhammed'e gelince "Biz geçmişte çok mucize gösterdik ama insanlar inanmadı artık mucize vs. yok" şeklinde cevap veriyor. Hani Allah her şeyi biliyordu? Her şeyi bilen bir Allah, insanların muzice görünce inanıp, inanmayacağını nasıl bilmez?
  19. Değerli dostlar, Hepimizin bildiği gibi, Müslümanların temel inançlarından biri şudur: “Allah, zamandan ve mekândan münezzehtir; O, her şeyi bilir ve her şeyi görür.” Peki bu konuyla alakalı Kuran bize ne anlatıyor? “Onlara katımızdan hak geldiğinde, ‘Musa’ya verilen mucizeler ona da verilmeli değil miydi?’ dediler. Daha önce Musa’ya verileni de inkâr etmemişler miydi?” (Kasas, 48) Mekkeliler, Muhammed’e şöyle soruyordu: “Madem Musa gibi bir peygambersin, o halde onunki gibi bir mucize göster: mesela asasını yılana çevir!” Kur’an’ın bu talebe verdiği yanıt özetle şu: “Öncekiler de mucizelere inanmadı; muhtemelen siz de inanmazsınız. Bu yüzden artık mucize yok.” Bu cevap, şu anlama geliyor: “Mucizeyi denedik, işe yaramadı; artık göndermiyoruz.” Ancak bu açıklama, Tanrı’nın her şeyi bilen bir varlık olduğu inancıyla nasıl bağdaşır? Her şeyi bilen bir Tanrı, mucizelerin etkili olup olmayacağını en başından bilmelidir. Eğer bunu insanların tepkisini gözlemleyerek öğreniyorsa, bu Tanrı'nın bilgisiyle ilgili ciddi bir sorun ortaya koyar. Çünkü mutlak bilgiye sahip bir varlık, deneyim yoluyla öğrenmeye ihtiyaç duymaz. Deneme-yanılma yöntemi insanlara mahsustur; Tanrı’ya değil. Öte yandan, “Öncekiler mucizelere inanmadı” şeklindeki iddia da gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. Zira Kur’an’ın kendi anlatımına göre, Musa’nın mucizelerine Firavun ve çevresi direnmiş olsa da, çok sayıda sihirbaz bu mucizeleri görüp iman etmiş, hatta bu uğurda canlarını feda etmişlerdir (A’râf 120–126). Dolayısıyla, “Hiç kimse inanmadı” demek, Kur’an’ın kendi içeriğiyle açıkça çelişmektedir. Ey Müslümanlar! Gelin cevap verin bakalım. Hem bizim Allah'ımız her şeyi bilir diyorsunuz ama Allah'ınız Kuran'da "Ben geçmişte çok mucize gönderdim ama insanlar inanmadı o yüzden artık mucize göndermiyorum" diye cevap veriyor. Her şeyi bilen Allah, gönderdiği mucizilerin işe yarayıp, yaramayacağını nasıl bilmez?
  20. @kavak Türkiye'nin bir tarafında, belediye başkanları hukuksuz bir şekilde, 'gözünün üstünde kaş var' gibi bahanelerle tutuklanırken; Türkiye'nin diğer tarafında, özellikle çözüm süreci gibi meselelerin demokratik bir şekilde çözüme kavuşturulabileceğini söylemek, en hafif tabiriyle naiflik olur. Eğer bir işin içinde RTE varsa, bilin ki o işten en büyük zararı yine Türk milleti görecektir.
  21. Türkiye'deki temel sorun demokrasi, hukuk ve özgürlük sorunudur. Bu üç sorunu çözmeden, başka hiçbir sorunu çözemezsiniz. RTE’nin ne halt olduğunu sağır sultan bile duydu, ancak hala bazıları, RTE'nin ipiyle kuyuya inilmemesi gerektiğini öğrenemedi. RTE, göreve geldiği ilk yıllarda “Türkiye'nin Orta Doğu'da bir misyonu var, biz BOP Projesi'nin eş başkanlık görevini yapıyoruz” diyerek açıkça ne amaçla hareket ettiğini, misyonunun ne olduğunu ortaya koydu. Bu misyon doğrultusunda Libya, Irak, Suriye, Mısır, Sudan ve daha pek çok ülkede iç savaşlar patlak verdi, bu ülkeler istikrarsız hale geldi ve yöneticileri değiştirildi veya ortadan kaldırıldı. Bu din bezirganı, bir konuşmasında “NATO’nun Libya’da ne işi var?” derken, bir başka konuşmasında “NATO, Libya’ya girmelidir” diyebilmektedir. İsrail’i yerden yere vuruyor, ticareti durdurduğunu söylüyor ama el altından ticareti devam ettiriyor. Yani demek istediğim, bu şahıs yalancı ve dürüst değil. “Emir komuta merkezim papaz elbisesi giyeceksin diyorsa, papaz elbisesi giyer, görevimi yaparım” diyen birisinden dürüstlük beklemek mümkün değildir. Bu kişinin, bu ülkenin hayrına bir şey yapacağını düşünmek de naiflik olur. Kısacası, bu kişi, "Paramı veren düdüğümü çalar" mantığıyla hareket etmektedir.
  22. PKK'nın silah bırakma süreci baştan sona bir tiyatrodan ibarettir. 20-30 teröristin Saddam döneminden kalma silahları yakması, koca bir terör örgütünün gerçekten silah bıraktığı anlamına gelmez. Ancak Türkiye’de ana akım medya büyük ölçüde iktidar kontrolünde olduğu için bu durum, tüm örgütün silah bıraktığı şeklinde lanse ediliyor. Ne yazık ki halkın bir kısmı da bu propagandaya inanıyor.
  23. Arif Tekin’in İslam’da Şiddet adlı kitabından alıntıdır. Benî Kaynukâ halkı Yahudiydi ve Medine’nin yerlilerindendi. Aynı zamanda Hz. Muhammed’e inanmayan Abdullah b. Übey b. Selûl’e bağlı kişilerdi. Bedir Savaşı’ndan sonra Muhammed’e karşı tavır aldıkları iddia edilir. Bunun üzerine şu ayet inmiştir: “Eğer bir topluluktan hıyanet kuşkusu duyarsan, antlaşmaya bağlı kalmayacağını aynı şekilde sen de onlara bildir.” (Enfal, 58) Bu ayetin inmesinden sonra Hz. Muhammed, "Ben onlara güvenmiyorum," diyerek daha önce yaptığı barış antlaşmasını bozmuş ve Medine döneminin 20. ayında (Şevval) onlara karşı harekete geçmiştir. On beş gün süren muhasaranın ardından, kadınları ve çocuklarıyla birlikte esir alınarak elleri bağlanmıştır. Ancak, bunlar Abdullah b. Übey’in adamları olduğundan, o araya girerek onları kurtarır. Hz. Muhammed’in yakasına yapışarak, “Bırakacaksın,” der. Sonuçta Hz. Muhammed, “Lanet olsun,” diyerek onları serbest bırakır. Sayıları yaklaşık 700 kişidir. Bu yönüyle Benî Kaynuka aslında bir bakıma şanslıydı; çünkü olay yaşandığında Hz. Muhammed Medine’de henüz tam anlamıyla hâkimiyet kurmamıştı. Daha bir yıllık bir ikameti vardı. Bu olay ileriki yıllarda yaşansaydı, tıpkı Benî Kureyza gibi onları da katledip çukurlara doldurabilirdi. Hz. Muhammed, onları serbest bıraksa da mallarına el koyar ve Medine’yi terk etmeleri şartını koşar. Yahudiler, mallarını bırakmak zorunda kalarak Medine’yi terk ederler. Hz. Muhammed, geride kalan malları ganimet olarak alır. İlk olarak kendine özel bir pay seçer, ardından ganimetin beşte birini kendine, akrabalarına, yetimlere ve yolda kalanlara ayırır. Kalan kısmı da yandaşlarına dağıtır. Burada kısa bir hatırlatma yapmak gerekir: İslami kesimler, Hz. Muhammed’in bu davranışını haklı çıkarmak adına şu savunmayı öne sürer: “Bu insanlar, Hz. Muhammed ile antlaşma yapmışlardı ancak Bedir Savaşı’ndan sonra antlaşmayı bozdular.” Dolayısıyla Hz. Muhammed haklıydı denilir. Oysa bu insanlar Medine’nin yerlileriydi; Hz. Muhammed ise şehre yaklaşık 20 ay önce gelmişti. Durum böyleyken, yabancı birinin yerlilerle pazarlık yapması zaten doğaya aykırıdır. Şöyle düşünelim: Bugün dünyanın en süper insanı kalkıp Türkiye’ye gelse, bir yıl sonra da “parçala yut” misali insanları rahatsız etmeye, öldürmeye, kadınlarını cariye yapmaya başlasa ve "Ben Tanrı’dan geliyorum" dese, kimse bunu kabul eder mi? Elbette etmez. Kaldı ki Hz. Muhammed onlara karşı olumlu bir şey de göstermemişti ki ikna olup inansınlar. O dönemde Hz. Muhammed’i fikren en çok zorlayan kesim Yahudilerdi. Kendisi de bunu bildiği için onları gelecekte potansiyel rakip olarak görüyordu. Hz. Muhammed’in durduk yere antlaşmayı bozması, çevrede hoş karşılanmıyordu. Bu nedenle önce ayetlerle zemini hazırlıyor, ardından da “Bu topluluğa güvenmiyorum, üzerlerine gidiyorum” diyerek harekete geçiyor. Oysa Yahudiler sayıca fazla değildi ve askeri anlamda büyük bir tehdit oluşturmuyorlardı. Ancak düşünce ve inanç bakımından daha elit bir grup oldukları için endişe uyandırıyorlardı. Bu konuda Hz. Muhammed’in Buhari’de geçen şu sözü oldukça dikkat çekicidir: “Yahudilerden sadece on kişi bana inansaydı, tüm Yahudiler inanırdı.” Bu durumu bildiği için onların kökünü kazımaya karar vermiştir. Yahudiler o dönem için gerçekten zorlu rakiplerdi. Örneğin Hayber baskınında Zeynep adında bir Yahudi kadın, Hz. Muhammed’i zehirli yemekle öldürmek ister. Hz. Muhammed ölmez ama bu zehir, onun iç organlarına zarar verir ve ölümüne kadar acısını çeker. Dudaklarında yaralar oluşur. Bu olay hem Buhari hem Müslim’de geçmektedir. Bu 14 asır önceki eylem bile o dönem Hz. Muhammed’in işinin ne kadar zor olduğunu gösterir. Yine, Hz. Muhammed’i eleştiren birçok Yahudi erkek ve kadın, onun emriyle öldürülmüştür. Bu da onun Yahudilere ne kadar öfkeli olduğunu gösterir. Yerine göre bunlara değineceğim. Örneğin: Ka’b b. Eşref, Ebû Afek, İbn Ebî’l-Hukayk gibi erkekler ile Asma bint Mervan gibi kadınların hepsi Yahudiydi ve Hz. Muhammed’in emriyle infaz edilmişlerdir. Hz. Muhammed, bu tehlikenin farkında olduğu için önce Benî Kaynukâ kabilesinin işini bitirmiş, ardından Benî Nadîr Yahudilerinin mallarına el koyarak onları da Medine’den çıkarmıştır. Zamanla hem bu grupları hem de Hayber’de yaşayan diğer Yahudileri hedef almış, en sonunda Fedek Yahudilerinin de işini bitirmiştir. Zamanı geldiğinde bunlarla ilgili ayrıca bilgi sunacağım. Konuya ilişkin Buhari’de geçen bir hadis de dikkat çekicidir: Ensar’dan bazı Müslümanlar, kendi masraflarını karşılasın diye gelir getiren hurmalıklarını Hz. Muhammed’e hibe eder. Buna daha önce kısaca değinmiştim. Ancak Hz. Muhammed, Benî Kureyza ve Benî Nadîr Yahudilerinin mallarına el koyunca, kendisine daha önce hibe edilen bu hurmalıkları sahiplerine iade eder. Ayrıca, Hayber Yahudilerinden alınan mallar sonrasında, Medineli Müslümanların daha önce Mekkeli Müslümanlara verdikleri mallar da iade edilir. Medine’den ilk sürülen Yahudi kabilesi işte Benî Kaynukâ’dır. Benî Kaynukâ baskınına gerekçe olarak gösterilen olay ise şudur: Müslüman bir kadın, bir Yahudi dükkanına gider. Orada bulunanlar kadınla alay eder ve bir şekilde kadının avret yeri açığa çıkar. Olayı duyan bir Müslüman müdahale eder, çıkan kavgada öldürülür. Bunun üzerine yukarıda anlamını verdiğim ayet iner: “Eğer bir topluluktan hıyanet kuşkusu duyarsan, antlaşmaya bağlı kalmayacağını onlara bildir.” Hz. Muhammed, bu olay üzerine Yahudileri kuşatır, teslim alır ve yukarıda anlatıldığı şekilde Medine’den sürüp mallarına el koyar.
      • 1
      • Like
  24. @Emre_1974tr Bizim gibi dinsiz, inançsız insanlara bu konuları anlatmanın sana ne gibi bir faydası var? Yoksa, Müslümanlardan gelecek tepkilerden çekindiğin için sadece bize mi bu tür konuları açabiliyorsun? Hem bu Kuran’ın Allah’ı, inançsızlar yani mürted ve kafirler için demiyor mu: Onların kulakları var duymazlar, kalpleri var anlamazlar, ben onları cehenneme odun olsunlar diye yarattım diye? Senin Allah'ın, sakın ha onları tekrar Müslüman yapacağım diye uğraşmayın diyor. Peki sen şimdi "Bakın ben Kuran'da şöyle mucize buldum, bakın böyle mucizelerde varmış" diye konular açarak neyi amaçlıyorsun? Eğer amacın bizi tekrar Müslüman yapmaksa, bil ki o inandığın Allah’ın hükmüne karşı geliyorsun.
  25. Muhammed'i Eleştirmenin Cezası - 2 İbni Sahnun daha da ileri giderek, "Şayet birileri sövmenin cezası nasıl ölüm olur, bunu diyen kişi nasıl kafir sayılır deyip karşı görüş belirtirse onlar da kafir sayılır" da demiştir. İbni Teymiye: "Hz. Muhammed aleyhinde konuşma cezasının ölüm olduğu hem sahabiler, hem de tabiiler (sahabileri görenler) nezdinde tartışmasızdır" bilgisini de ekliyor. Yine İmam Malik, İmam Ahmet b. Hanbel, İmam Şafii, Hanefi mezhebi, Leys b. Sad Fehmi (h.175.ö), İshak b. Rahüveyh (h.238.ö), Ebubekir Farisi (h.350.ö), Hattabi (h.388.ö) gibileri "Hz. Muhammed'i eleştirmenin cezası ölümdür" demişlerdir. Ancak Hanefi mezhebine göre bunu yapan kafir sayılmaz; mürted (dinden çıkmış) statüsüne tabi olur. Burada değişen bir şey yok: Sonuçta her halükarda ceza yine infazdır. Ancak, Hz. Muhammed'e herhangi olumsuz bir şey diyen kişi için tövbe/pişmanlık teklif edilir mi yoksa hemen infaz mı edilir konusunda ihtilaf vardır. Mesela Ahmet b. Hanbel, kesinlikle pişmanlık fayda vermez; bunu diyen infaz edilmelidir görüşünü benimsemiştir. Kanıt olarak da Hz. Muhammed'i eleştiren birinin Halit b. Velit tarafından infaz edilirken Halit'in ona, pişmanlık duyar mısın diye sormamış olmasını ve hemen onu öldürmesi örneğini göstermiştir. İslam ülkelerinde yaşayan gayrimüslimler de Hz. Muhammed 'i eleştirdikleri vakit, genel görüş onların da cezasının ölüm olacağıdır. Kısacası, Hz. Muhammed ve onun getirmiş olduğu dine karşı herkes suskun kalmalı, aleyhte herhangi bir ses çıkarmamalı; aksi takdirde İslam'a göre hem infaz edilir hem de cehennemi boylar. Kadı İyad ile Şeyhülislam İbni Teymiye, şu örnekleri de vermektedirler: Endülüs alimlerinden İbni Hatem, bir sohbette "Muhammed yetimin biriydi" (hafife almak amacıyla) dediği için bölge alimleri, onun hakkında ölüm fetvası vermiş ve adamı çarmıha gererek infaz etmişlerdir. Yine şair İbrahim Fezari, Hz. Muhammed'i eleştirdiği için, başta Kadı Ebu'l Abbas olmak üzere dönemin alimleri onun ölüm fermanını vermiş; önce bıçaklamış, sonra kaynar suyla haşlayıp çarmıha germişler ve sonunda onu çarmıhtan indirip ateşte yakmışlardır. Denilebilir ki, o dönemin İslam alimleri bu aşırı örnekleri kendi içtihatlarıyla uygulamış ve belki de yanlışlık yapmışlar veya İslam'ı tam anlamamışlardır. Ancak, ilerleyen bilgileri sundukça, bunun hiç de böyle olmadığını ve aslında İslam’ın gerçekliğine tamamen uygun bir şekilde hareket ettiklerini göreceğiz. Şunu da eklemek gerekir: Diyelim ki bir ülkede Müslümanlar iktidardadır ve orada gayrimüslimler de yaşamaktadır. Eğer bu gayrimüslimler, Hz. Muhammed’e herhangi bir eleştiri yöneltirlerse, kayıtsız şartsız infaz mı edilirler, yoksa öncelikle pişmanlıkları için uyarılacaklar mı? Bu konuda İslam alimleri arasında farklı görüşler bulunmaktadır. Kimileri, hiç uyarı yapılmadan, “tövbe et, yoksa infaz edilirsin” demeden bu kişilerin öldürülmesi gerektiğini savunmuş, kimileri ise böyle kişilerin önce uyarılması gerektiğini; pişmanlık duymadıkları takdirde infaz edilmeleri gerektiğini belirtmiştir. Kısacası, bu kişiler ya susacaklar ya da ölüme mahkum olacaklardır. Bunun başka bir yolu yoktur. Madem cumhura göre, Hz. Muhammed'e sövmenin ve onu eleştirmenin cezası infazdır, o zaman bu görüşün kanıtlarını incelemekte fayda vardır. İlk olarak, Kur'an'dan bazı örneklerle başlayalım: "Allah'a ve Resulüne karşı gelenler, içinde ebedi kalacakları cehennem ateşinin olduğunu bilmediler mi? Bu, büyük bir rezillik ve rüsvalıktır." "Allah ve Resulüne kafa tutanlar ya da karşı gelenler, en aşağılık ve alçak kişiler arasındadır." "Allah ve peygamberine karşı savaşanların cezası ölümdür; çarmıha gerilmek, ellerin ve ayakların çapraz kesilmesidir" gibi ayetler bulunmaktadır. İbni Kesir, kendi tefsirinde Tevbe Suresi'nin 11. ayetinin açıklamasında şunları yazmaktadır: "Bazı İslam alimleri, bu ayete dayanarak Hz. Muhammed'i eleştiren veya İslam’da bir noksanlık bulmaya çalışan kişilerin infaz edilmesi gerektiğini söylemişlerdir." Önemli bir nokta ise şu ki, bu ceza sadece kafirlere verilmez; ayetlerde "Allah ve peygamberine karşı gelenler" ifadesi kullanılmıştır (yani mutlak bir ifade vardır: kafirler, dinden çıkmış Müslümanlar ve herkese dahildir). Ayetlerde geçen terimlerin de büyük önemi vardır: "Aşağılık," "rezillik," "alçaklık," "rüsvalık" gibi ifadeler sıkça kullanılmaktadır. Bu tür nahoş ifadeler, Kur'an'da pek çok yerde geçmektedir. Önceki bölümde de bu tür nahoş örneklerden söz etmiştim. İşte bu ve benzeri ayetler, Hz. Muhammed’e herhangi bir şekilde eleştiri getirenlerin infaz edilmesi gerektiğini kanıtlamak için gösterilmiştir. Çünkü ayetlerde geçen "Hz. Muhammed’le savaşmak" ve "ona karşı gelmek" terimleri oldukça geniş kapsamlıdır. Bu tür ifadeler, sövme ve eleştiri gibi davranışları da kapsayabilir. Dahası, somut ve sağlam örnekler de bulunmaktadır. Hz. Muhammed'i yalnızca diliyle eleştirenler bile onun talimatıyla infaz edilmiştir. Kısacası, İslam’da Hz. Muhammed'i eleştirmeye kesinlikle geçit yoktur.
×
×
  • Create New...