-
İçerik sayısı
88 -
Kayıt tarihi
-
Son ziyareti
-
Kazandığı günler
10
İçerik türü
Profiller
Forums
Store
Makaleler
Everything posted by Valery Legasov
-
Değerli dostlar, biliyorsunuz ki hem Kuran'daki ayetlerde hem de hadislerde İslam dininde şarap yani içki tüketimi haram kılınmıştır. Ancak Kütüb-i Sitte'de geçen bir hadiste, bunun tam tersi bir olay anlatılmaktadır. (2278) - Hasan İbnu Ali (radıyallâhu anhümâ) babasından naklen anlatıyor: "Bedir Savaşı ganimetinden hisseme düşen yaşlı bir devem vardı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da humus'tan (o gün) bana yaşlı bir deve daha verdi. Develerim, Ensar'dan bir zatın hücresinde ıhmış dururken yanlarına geldim. Bir de ne göreyim, develerimin hörgüçleri kesilmiş, böğürleri oyulmuş, ciğerleri de sökülmüştü. Bu manzarayı görünce kendimi tutamayıp ağladım. "Bunu kim yaptı?" diye sordum. "Hamza yaptı. Şu anda falanca evde, Ensar'dan birinin içki meclisindedir. Şarkıcı câriye ona şarkı okumuş, şarkısında şunları söylemişti: 'Ey Hamza! Şişman yaşlı develere dikkat et, Onlar avluda bağlıdırlar, Bıçağı onların sinesine vur, Pirzola veya benzerini çabuk yap!'" Bu şarkı üzerine Hamza (radıyallâhu anh) fırlayıp kılıcı kapmış, develerin hörgüçlerini kesmiş, karınlarını yarmış, ciğerlerini sökmüştü. Hz. Ali (radıyallâhu anh) devamla şunları söyledi: "Ben hemen gidip Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın huzuruna çıktım. Yanında Zeyd İbnu Hârise vardı. Beni görünce, başımdan geçenleri yüzümden okudu. "Neyin var?" diye sordu. Ben: "Ey Allah'ın Resûlü! Bugünkü gibi (dehşetli bir manzara) görmedim. Hamza iki deveme saldırıp hörgüçlerini kesmiş, böğürlerini yarmış. Hemencecik şurada, bir içki meclisindedir!" dedim. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ridâsını istedi, getirdiler, giyip yaya olarak gitti. Biz de arkasına düştük. Hamza'nın bulunduğu eve kadar geldi. İzin istedi, buyur ettiler. Girince bir içki meclisiyle karşılaştı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) fiilinden dolayı Hamza'yı ayıplamaya başladı. Hamza sarhoştu, gözleri kızarmıştı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a baktı, sonra nazar edip aşağıdan dizlerine kadar süzdü, tekrar ayağından başlayıp beline kadar süzdü, sonra tekrar bakışlarıyla süzerek yüzüne kadar geldi ve: "Siz benim babamın kölelerinden başka bir şey misiniz?" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onun sarhoş olduğunu anlayınca hemen geri döndü. Biz de peşinden çıktık. Buhârî, Hums: 1, Büyû: 28, Şirb: 13, Meğâzî: 11, Libâs: 7; Müslim, Eşribe: 2, (1979); Ebû Dâvud, Harac: 20, (2986). Ey Müslümanlar! Allah’ın aslanı dediğiniz Hamza, meyhaneye gidiyor, orada kendisine şarap sofrası kuruyor ve karşısında cariyeler şarkı söylüyor! Sonrasında Hamza sarhoş oluyor ve cariye, söylediği şarkıda “Hadi bakalım, şu yaşlı develeri kes!” diyince, Hamza efendi eline kılıcı alıp, Ali’nin develerini kuşbaşı yapıyor! Ali bunun üzerine Muhammed’in yanına gidiyor, “Hamza sarhoş olmuş, benim develerimi doğramış” diyor. Bunun üzerine Muhammed, hemen Hamza’nın şarap sofrası kurduğu meyhaneye gidiyor. Bakıyor ki, Hamza gerçekten sarhoş olmuş, gözleri kızarmış. Hamza’yı sarhoş olmasından dolayı ayıplamaya başladığında ise Hamza, Muhammed’e ters ters bakmaya başlıyor. Sonrasında Hamza ayağa kalkıyor ve Muhammed’in yüzüne karşı: “Ulan, siz benim babamın köleleri değil miydiniz?” diyerek, Muhammed’e yani Allah’ın Resülü’ne fırça kayıyor! Muhammed bunun üzerine hiç bir şey demeden arkasını dönüyor ve evine doğru gidiyor!
-
- 1
-
-
Sad bin Muaz, Hendek Savaşı sırasında yaralanmış ve bu yaralarından dolayı bir süre sonra hayatını kaybetmiştir. Hendek Savaşı'nın ardından, Muhammed ve adamları Medine'ye döner. Muhammed, Ayşe'nin yanına gelir, silahlarını bırakır ve üzerindeki tozu-toprağı silkerken Cebrail gelir ve "Sen silahlarını bıraktın ama biz hala bırakmadık. Hadi bakalım, Beni Kureyza'ya" diyerek Muhammed'e bir emir verir. Muhammed de adamlarını tekrar toplar ve Beni Kureyza'ya doğru hareket ederler. Muhammed ve adamları, Beni Kureyza kalesini kuşatma altına alır ve Kureyzaoğulları teslim olmak zorunda kalır. Yahudiler, Muhammed'den kendi hakemlerini seçme konusunda izin ister. Muhammed bu isteği kabul eder ve Yahudiler de Sad bin Muaz'ı hakem olarak seçerler. Sad bin Muaz, bu sırada yaralı halde olup, hükmünü şu şekilde verir: "Ben, onlardan eli silah tutanların (muharib olanların) öldürülmesine, kadın ve çocukların esir edilmesine ve mallarının taksim edilmesine hükmediyorum!" [Buhârî, Megazî 30, Cihad 18; Müslim, Cihâd 67, (1769); Ebu Dâvud, Cenâiz 8, (3101); Nesâî, Mesâcid 18, (2, 45).] Sad bin Muaz bu hükmü verdikten bir süre sonra tedavi gördüğü çadırda ölür. Muhammed'de "Müşriklerden yaşlı olanları öldürün, fakat tıfıllarına (şerh) yani henüz tüyü çıkmayanlara dokunmayın." der. Yani koltuk altında veya bir başka yerinde kıl çıkmaya başlamış erkek çocukları dahi öldürülür. [Ebu Dâvud, Cihâd 121, (2670); Tirmizî, Siyer 28, (1583). İbni Kesir'e göre ise 700-800 Yahudi erkeği kafaları kesilerek idam edilir. Muhammed, Beni Kureyza'dan Reyhane adındaki genç kadını köle olarak almıştır. Reyhane'nin tüm ailesi ve eşi, kafaları kesilerek öldürülmüştür.
- 1 yanıt
-
- 1
-
-
Muhammed'in ölümünden sonra recm ayetinin ortadan kaldırılması.
Valery Legasov posted a topic in Din
Kuran'ın bozulduğu ile ilgili bir diğer örnek, Muhammed zamanında Kuran'da bulunan recm ayetinin, Muhammed'in ölümünden sonra nesh edilmesi yani ortadan kaldırılmasıdır. İmam el-Kurtubi, Surah el-Ahzab tefsirine şu şekilde başlamaktadır: سورة الأحزاب Surah el-Ahzab, Bu sure, tamamına göre Medeni bir suredir (Medine döneminde nazil olan). Münafıkların, Allah Resulü'ne zarar vermek, onu eleştirmek ve onun evlilikleri gibi çeşitli konularda hakaretlerde bulunmaları üzerine indirilmiştir. 73 ayetten oluşmaktadır. Ancak, bu sure zamanında Surah el-Bakara kadar uzun kabul ediliyordu ve içinde recm ayeti de bulunuyordu. Bu ayet şu şekildeydi: الشيخ والشيخة إذا زنيا فارجموهما البتة نكالا من الله والله عزيز حكيم Yaşlı erkek ve yaşlı kadın zina ettiklerinde, onları tamamen taşlayın. Bu, Allah'tan bir ceza olup, Allah aziz ve hikmet sahibidir. Ebu Bekir el-Envâri, bu bilgiyi Ubay bin Ka'b'tan rivayet etmiştir. Alimler, bu ayeti şöyle açıklamaktadırlar: Allah, el-Ahzab suresindeki mevcut ayetlerden fazlasını kendisine yükseltmiştir ve recm ayetinin lafzı artık Kur'an’da yer almamaktadır. Ahmet bin el-Heytem bin Halid, bize şöyle nakletmiştir: "Ebu Ubeyd el-Kâsım bin Selâm, İbnü'l-Mübarek'ten, o da İbnü'l-Lehîa'dan, o da Ebu'l-Esved'den, o da İkrime'den, o da Aişe'den şöyle dedi: 'Allah Resulü zamanında, el-Ahzab suresi 200 ayet olarak sayılırdı. Ancak Mushaf yazıldığında, sadece şu anki mevcut ayetler kayda geçti.'" Ebu Bekir el-Envâri, Aişe'nin bu sözünden şunu anlamamız gerektiğini ifade etmiştir: 'Allah Teâlâ, el-Ahzab suresinin bizim elimizde bulunan kısmından fazlasını kendisine yükseltmiştir.' Ben derim ki: Bu, Kur'an'daki naskh (yok etme) türlerinden birisidir ve daha önce Bakara suresinde bu konu detaylı olarak ele alınmıştı, elhamdülillah. Zürr, İbnü Ka'b'a şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Siz el-Ahzab suresini kaç ayet sayıyorsunuz?" Ben de "73 ayet" dedim. O ise şöyle dedi: "Allah'a yemin ederim ki, bu sure, Bakara suresiyle eşdeğer veya daha uzun olabilirdi. Biz, bu sureden recm ayetini de okurduk: الشيخ والشيخة إذا زنيا فارجموهما البتة نكالا من الله والله عزيز حكيم Yaşlı erkek ve kadın zina ettiklerinde, onları tamamen taşlayın. Bu, Allah'tan bir cezadır ve Allah aziz ve hikmet sahibidir." İbnü Ka'b burada, bu ayetin Kur'an'dan nesh edilmiş bir kısım olduğunu kastetmiştir. (Tefsir el-Kurtubi 14/106-107) Kurtubi'nin Ahzab suresi için yapmış olduğu tefsiri incelediğimizde, Muhammed döneminde Ahzab suresinin, Bakara suresi kadar uzun olduğu ve içerisinde recm ayetinin de bulunduğu görülmektedir. Muhammed zamanında recm cezasının uygulandığına dair Kütüb-i Sitte'den bir hadis; 4. (1608) - Ebû Hüreyre ve Zeyd İbnu Hâlid el-Cühenî (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: Bir bedevî, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e gelerek: "- Ey Allah'ın Resûlü, Allah aşkına, hakkımda Allah'ın kitabıyla hükmet!" diye yemin etti. Bundan daha fakih olan bir diğeri de: "- Evet, aramızda Kitabullah'la hükmet, bana da izin ver!" talebinde bulundu. Aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz: "- Meramını söyle! (seni dinliyorum)" dedi. Adam: "- Oğlum bunun yanında işçi idi. Karısıyla zinâ yaptı. Bana, "Oğlun için recm gerekir" dediler. Ben de hemen oğlum adına yüz koyun ve bir cariye fidye olarak verdim. Sonra bir de ilim adamlarına sordum. Bana: "Oğluna yüz değnek ve bir yıl sürgün cezası gerekir; bu adamın karısına da recm cezası uygulanmalıdır" dediler," dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "- Ruhumu kudret elinde tutan Zât'a yemin olsun, ikinizin arasını Kitabullah'a uygun şekilde hükme bağlayacağım: Cariye ve koyunlar sana geri verilecek. Oğluna yüz sopa ve bir yıl sürgün cezası uygulanacak" buyurdu. Sonra, Eslemli bir adama seslendi: "- Ey Üneys! Bu zâtın hanımına git, eğer zinâyı itiraf ederse onu recmet!" dedi. Üneys, kadına vardı. O suçunu itiraf etti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) emretti, kadın recmedildi. Kaynaklar: [Buhârî, Muhâribîn 30, 32, 34, 38, 46, Vekâlet 13, Şehâdât 8, Sulh 5, Şurût 9, Eymân 3, Ahkâm 39, Haberu'l-Vâhid I, İ'tisâm 2; Müslim, Hudud, 25, (1697, 1698); Muvatta, Hudud 6, (2, 822); Tirmizî, Hudud 8, (1433); Ebû Dâvud, Hudud 25, (445); Nesâî, Kudât 21, (8, 240, 241); İbnu Mâce, Hudud 7, (2549).] Bu hadisi incelediğimizde, Muhammed zamanında Kitabullah yani Kuran içerisinde recm ayeti ve recm cezasının uygulandığını görüyoruz. Peki, Muhammed'in ölümünden sonra Kuran'daki recm ayetini kim nesh etti, yani ortadan kaldırdı? Bu sorunun cevabını bulmak için başka bir hadise bakmamız gerekiyor. (1589) - İbnü Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Hz. Ömer (radıyallahu anh) hutbe verirken şunları söyledi: "Allah Teâla hazretleri, Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'ı hak din ile göndermiş ve ona Kitap'ı indirmiştir. Bu indirilenler arasında recm âyeti de vardı. Biz bu âyeti okuduk ve ezberledik. Ayrıca, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zinâ yapanlara recm cezasını uygulamıştır, sonrasında biz de bu cezayı tatbik ettik. Benim endişem şu: Zamanla bazı kimseler çıkıp 'Biz Allah’ın Kitabında recm cezasını görmüyoruz' diyerek inkâra sapabilirler ve böylece Allah’ın indirdiği bir farzı terk ederek dalâlete düşebilirler. Şunu bilin ki, recm; kadın ve erkekten muhsan olanların zinâları, delil, hamilelik ya da itiraf yoluyla sübût bulduğunda onlara tatbik edilmesi gereken bir haktır. Allah’a kasemle söylüyorum, eğer insanlar: 'Ömer, Allah Teâla'nın kitabına ilâve etti' demeselerdi, recm âyetini Kitabullah’a yazardım." [Buhârî, Hudud 31, 30, Mezâlim 19, Menâkibu'l-Ensar 46, Megâzî 21, İ'tisâm 16; Müslim, Hudud 15, (1691); Muvatta, Hudud 8, 10, (823, 824); Tirmizî, Hudud 7, (1431); Ebu Dâvud, Hudud 23, (4418).] Evet dostlar, recm ayetinin kaldırılmasıyla ilgili kilit nokta tam olarak bu hadiste yer almaktadır! Ömer şöyle diyor: Allah, Muhammed'e Kuran'ı indirmiştir ve bu indirilenler arasında recm ayeti de vardı. Sonrasında biz bu ayeti okuduk, ezberledik ve recm cezasını da uyguladık. Ömer devamında şunu ekliyor: Eğer insanların, "Ömer, Allah'ın kitabına ilâve etti" yani "ekleme yaptı" demeyeceklerini bilseydim, recm ayetini Kitabullah'a, yani Kuran'a yazardım! Demek ki neymiş? Kuran’da recm ayeti varmış. Ömer'de bunu söylüyor. Ama sonrasında insanlar, “Ömer kafasına göre Kuran’a ayet ekliyor, çıkarıyor” diye iftira atarlar diye, recm ayetini Kuran’a yazmaktan çekinmiş! Bu ve benzeri durumlar, Müslümanların "Kuran Allah tarafından korunmuştur, Kuran hiç bozulmamıştır" şeklindeki söylemleriyle çelişmektedir. Kaynak arayan Müslümanlar, Kutubu Sitte hadislerini inceleyebilirler; https://derintevhid.com/wp-content/uploads/2022/11/Kutubi-Sitte-Ibrahim-Canan.pdf-
- 2
-
-
@Yarbay İbrahim Ayşe'nin recm ayeti ve on kez süt emme ayetinin keçiler tarafından yendiğini söylemesiyle alakalı ilk başta "Ayşe anamız böyle konuşmaz, bu hadis çürüktür" demiştin. Şimdi ise son attığın mesajı inceledim, orada da "Recm ayeti indi ama sonradan nesh oldu yani ortadan kaldırıldı" demişsin, ya da demiş o cevabı veren hacı hoca kimse. Neyse, şimdi bu durumda şu soruları sormam gerekiyor: İlgili hadislerde Muhammed zamanında biz Ahzab suresini 200 ayet olarak okurduk, içerisinde recm ayeti de vardı deniliyor. Peki, Muhammed zamanında bu şekilde olan Ahzab suresini sonradan kim 73 ayete indirdi? Geriye kalan 120 küsür ayet kim çöpe attı? Recm ayetini kim nesh etti, kimden emir aldı? Kuran'ı kim iki kapak arasına aldı, yani kitap haline getirdi? Osman. Peki, recm ayetinin nesh edilmesiyle alakalı Osman kimden emir aldı? Osman'ın peygamberlik unvanı mı var da biz mi bilmiyoruz? Osman yapmaz öyle şey diyorsan, o zaman Ebu Bekir veya Ali mi Ahzab suresinden 120 küsür ayeti ortadan kaldırdı? Recm ayetini bunlar mı nesh etti? Hem Muhammed zamanında recm ayeti var diyeceksin ama şimdi nerede diye sorduğumuzda "nesh edildi" diyeceksin. Ulan arkadaş, kim nesh ediyor bu ayeti? Muhammed öldükten sonra Allah ile iletişim kesiliyor. Muhammed zamanında okunan recm ayeti, Muhammed öldükten sonra nesh ediliyor, bak sen şu işe! Kim nesh ediyor? Osman mı? Osman kimden emir almış? Osman ve Zeyd bin Sabit bayağı kafasına göre iş yapmış! Al sana Kuran'ın bozulduğu ile alakalı bir başka örnek!
- 25 yanıt
-
- 1
-
-
@Yarbay İbrahim Ben sana doğrudan kaynağından ayet ve hadis sunuyorum. Sen ise bana, Sorularla İslamiyet gibi sitelerden hacı hoca ne cevap verdiyse, onu kopyala-yapıştır yapıyorsun. Yukarıda, Ayşe'nin recm ayeti ve on kez süt emme ayetinin keçiler tarafından yendiğiyle ilgili İbni Mece'den bir hadis getirdim. Bu hadislerin çürük olduğunu söyledin ve kıvırdın. Ayşe annen yalan söylüyorsa o halde Kuran'dan bana recm ve on kez süt emme ile ilgili olan ayetleri getir dedim onu da yapmadın. İbni Mace'yi beğenmedin diye şimdi de Kurtubi Tefsiri'nden Ahzab Suresi'ne yaptığı tefsiri buldum. Kurtubi bile bu konuya ayrı bir şekilde değinmiş. İmam el-Kurtubi, Surah el-Ahzab tefsirine şu şekilde başlamaktadır: سورة الأحزاب Surah el-Ahzab, Bu sure, tamamına göre Medeni bir suredir(Medine döneminde nazil olan). Münafıkların, Allah Resulü'ne zarar vermek, onu eleştirmek ve onun evlilikleri gibi çeşitli konularda hakaretlerde bulunmaları üzerine indirilmiştir. 73 ayetten oluşmaktadır. Ancak, bu sure zamanında, Surah el-Bakara kadar uzun kabul ediliyordu ve içinde Recm ayeti de bulunuyordu. Bu ayet şu şekildeydi: الشيخ والشيخة إذا زنيا فارجموهما البتة نكالا من الله والله عزيز حكيم Yaşlı erkek ve yaşlı kadın zina ettiklerinde, onları tamamen taşlayın. Bu, Allah'tan bir ceza olup, Allah aziz ve hikmet sahibidir. Ebu Bekir el-Envâri, bu bilgiyi Ubay bin Ka'b'tan rivayet etmiştir. Alimler, bu ayeti şöyle açıklamaktadırlar: Allah, el-Ahzab suresindeki mevcut ayetlerden fazlasını kendisine yükseltmiştir ve Recm ayetinin lafzı artık Kuran'da yer almamaktadır. Ahmet bin el-Heytem bin Halid, bize şöyle nakletmiştir: "Ebu Ubeyd el-Kâsım bin Selâm, İbnü'l-Mübarek'ten, o da İbnü'l-Lehîa'dan, o da Ebu'l-Esved'den, o da İkrime'den, o da Aişe'den şöyle dedi: 'Allah Resulü zamanında, el-Ahzab suresi 200 ayet olarak sayılırdı. Ancak Mushaf yazıldığında, sadece şu anki mevcut ayetler kayda geçti.' Ebu Bekir el-Envâri, Aişe'nin bu sözünden şunu anlamamız gerektiğini ifade etmiştir: 'Allah Teâlâ, el-Ahzab suresinin bizim elimizde bulunan kısmından fazlasını kendisine yükseltmiştir.'" Ben derim ki: Bu, Kuran'daki naskh (yok etme) türlerinden birisidir ve daha önce Bakara suresinde bu konu detaylı olarak ele alınmıştı, elhamdülillah. Zürr, İbnü Ka'b'a şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Siz el-Ahzab suresini kaç ayet sayıyorsunuz?" Ben de "73 ayet" dedim. O ise şöyle dedi: "Allah'a yemin ederim ki, bu sure, Bakara suresiyle eşdeğer veya daha uzun olabilirdi. Biz, bu sureden Recm ayetini de okurduk: الشيخ والشيخة إذا زنيا فارجموهما البتة نكالا من الله والله عزيز حكيم Yaşlı erkek ve kadın zina ettiklerinde, onları tamamen taşlayın. Bu, Allah'tan bir cezadır ve Allah aziz ve hikmet sahibidir." İbnü Ka'b burada, bu ayetin Kuran'dan nesh edilmiş bir kısım olduğunu kastetmiştir. (Tefsir el-Kurtubi 14/106-107) Kaynak: https://tulayhah.wordpress.com/2020/12/14/the-length-of-surah-al-ahzab-tafsir-al-qurtubi/
- 25 yanıt
-
- 2
-
-
@Yarbay İbrahim Bunları bana değil, o hadis için sahih diyen İslamcı yol arkadaşlarına söyleyeceksin. İbni Mace'nin hadisleri, Kütüb-i Sitte içerisinde bile yer almaktadır. Eğer İbni Mace'nin hadislerine bile çürük hadis diyorsan, o zaman komple tüm Kütüb-i Sitte'yi çöpe atman gerekir. Eğer o hadise çürük diyorsan, o halde Kuran'dan recm ve on kez süt emme ile ilgili olan ayetleri önümüze getirmen lazım.
- 25 yanıt
-
- 1
-
-
Birmingham Kuranı'nın Muhammed zamanında gelip gelmediği bile meçhul. Yapılan testlerde, %95 ihtimalle 568-645 yılları arasına tarihlendirilmiştir. Bir de Taşkent veya Semerkand Kuranı olarak bilinen bir Kuran var. Bu Kuran, oradan buradan buldukları sayfaları bir araya getirerek oluşturulmuş, ancak bunu da tam olarak başaramamışlar. Bakara (2) suresinin 7. ayetiyle başlıyor ve Zuhruf (43) suresinin 11. ayetiyle sona eriyor. Sayfalardan biri 775 ile 955 yılları arasına, bir diğeri ise 595 ile 855 yılları arasına tarihlendirilmektedir. Kuran metninin %100'e yakınını içeren iki Kuran mevcuttur. Birincisi Topkapı Sarayı'nda, diğeri ise yanlış bilmiyorsam Kahire'de bulunmaktadır. Bu Kuran’lara ait el yazmaları, kesin bir şekilde Emevi dönemine (hicri takvime göre 1. yüzyılın sonları / 2. yüzyılın başları) ait yazı, süslemeler ve harf işaretlemelerini içermektedir. Yani, bu Kuran’lar da Emevi dönemine aittir. Bu arada verdiğiniz linki inceleyeceğim. @kavak
- 25 yanıt
-
- 1
-
-
@Yarbay İbrahim Aişe (Radiyallahu Anha) şöyle demiştir: “Andolsun ki, recmetme ayeti ve yetişkin kişiyi on defa emzirme (sebebi ile nikahlamanın haramlığı) ayeti indi. Andolsun ki, bu ayetler karyolamın altında bir yaprakta (yazılı) idi. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vefat edip biz, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ölümü ile meşgul olunca, evde beslenen koyun veya keçi girip o yaprağı yedi.” İbni Mace 1944, Ahmed bin Hanbel Müsned 5/131, 132, 183 Kaynak: https://sahihhadisler.com/konu/detay/Keci-recm-ayetini-yedi Keçi gelip Kuran ayetlerini yiyor, ardından ise Kuran’ın Allah tarafından korunduğunu iddia ediyorsunuz. Hz. Aişe’nin, 'Ahzab Sûresi, Rasulullah zamanında iki yüz ayet olarak okunduğu, ancak Osman Mushafları yazdırırken mevcut olandan başkasını bulamadığı' şeklinde söylediği (Suyuti, Age. 2/65). Übey b. Ka'b'ın, Zirr'e 'Ahzab Sûresi, Bakara Sûresi'nden veya ondan daha uzun olduğu'nu söylediği (el-Hûî, Age. 204, Muntehabu Kenzi’l-Ummal, İbni Hanbel, Müsned’i hamişinde, 2/43’ten naklen). Ayşe ananız, recm ayeti ve on kez süt emme ayetinin keçiler tarafından yendiğini, ayrıca Ahzab Suresi'nin en az Bakara Suresi kadar uzun olduğunu ve Muhammed zamanında Ahzab Suresi'ni 200 ayet olarak okuduklarını söylüyor. Ondan sonra gelip, Kuran’ın Allah tarafından korunduğunu iddia ediyorsunuz. Senin inandığın Allah, Kuran ayetlerinin keçiler tarafından yenilmesine engel olamamış.
-
Allah'ın Arş'ını taşıyan melekler "Hamele-i Arş" olarak adlandırılır. İbn Abbas'tan rivayet edilen bir hadise göre, bu meleklerin sayısı dört olup, Kıyamet Günü bu sayı sekize çıkacaktır. Hakka Suresi 17. ayette de kıyamet sırasında Arş'ı sekiz meleğin taşıyacağı belirtilmiştir. At-Taberi, İbn İshak’tan şu isnadla rivayet etmiştir: "Bize, Allah’ın Elçisi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğu haber verilmiştir: 'Bugün Arş’ı taşıyanlar dört kişidir, ancak Kıyamet Günü Allah, onlara dört kişi daha destek verecek, böylece sekiz olacaklardır.'” (Tafseer at-Taberi, 29/59) Bu durum, Müslümanların "Bizim Allah'ımız sonsuz güç sahibidir, kimseye muhtaç değildir, O'nun gücü her şeye yeter" gibi söylemleriyle çelişmektedir. Düşünün ki, "Ol" dediğinde olduran bir Allah, "Biz insana şah damarından daha yakınız" diyor ama bir yandan da kral gibi tahta oturuyor ve o tahtı meleklere taşıtıyor! Makatil, tefsirinde şu ayeti ele alır: “O’nun Arşı, gökleri ve yeri kapsar...” (Bakara, 2:255). Ardından şöyle der: “Arş (veya Kürsü) dört melek tarafından taşınır: Birincisi insan yüzlüdür ve insanlık için rızık diler. İkincisi, bir boğa benzer yüzüyle bir melek olup, hayvanlar için rızık diler. Üçüncüsü, kartal şeklinde olan melek, kuşlar için dua eder. Dördüncüsü ise aslan şeklinde olup, vahşi hayvanlar için rızık diler.” Buna en sağlam delil, Ahmet (2314), ed-Dârimî'nin Sünen'inde (2745) ve el-Beyhakî'nin el-Esma’ ve’s-Sifat'ında (771) İbn Abbas’tan rivayet edilen, Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) Ümeyye'nin şiirinde söylediklerini doğrulamasıdır. Şöyle demiştir: “Arş’ın sağ ayağının altında bir adam ve bir boğa, diğer ayağının altında bir kartal, bir aslan ise pusuya yatmış.” Bu anlam, İbn Abbas’tan rivayet edilen başka bir hadiste açıklanmıştır. Buna göre, Kürsü dört melek tarafından taşınmaktadır: Bir melek insan şeklinde, bir melek aslan şeklinde, bir melek öküz şeklinde ve bir melek kartal şeklinde. Allah'ın Arş'ını taşıyan dört melek, genellikle şu şekilde tanımlanır: İnsan yüzlü melek: İnsanlar için rızık diler. Öküz yüzlü melek: Hayvanlar için rızık diler. Aslan yüzlü melek: Vahşi hayvanlar için rızık diler. Kartal yüzlü melek: Kuşlar için dua eder. Bu durum, Hristiyanlık'ta Tetramorph olarak bilinir. Tetramorph, dört farklı şekil veya figürle betimlenen bir varlık veya semboldür ve genellikle dört hayvan figürünü içerir. Hristiyanlık'ta tetramorph, dört İncil yazarıyla ilişkilendirilir: İnsan (Matta): Soyut öğretilere odaklanması nedeniyle. Aslan (Markos): Güç ve cesaret. Öküz (Luka): Hizmet ve fedakarlık. Kartal (Yuhanna): Derin manevi anlamları temsil eder. Bu semboller, İncil'in farklı temalarını ve her evangelistin tarzını yansıtır. Tetramorph, Hristiyan sanatında da sıklıkla görülen bir sembolizmdir. Hristiyanlık inancına göre Tanrı'nın tahtı aşağıdaki gibidir. İslam inancında da Allah'ın tahtı benzer şekilde anlatılmaktadır.
-
Müslümanların çok iyi bildiği gibi, Kuran, Muhammed zamanında bir kitap haline getirilmemiştir. O dönemde, ceylan derilerine, hurma ağacı yapraklarına veya kürek kemiklerine yazılarak birbirinden ayrı parçalar halinde kaydedilmiştir. Muhammed zamanında yazıya geçirilen ayetlerde, gönderildikleri sırayı belirten herhangi bir numara ya da işaret bulunmamaktaydı. Yani, hangi ayetin önce, hangisinin sonra geldiği bilinmiyordu. Kuran’ın kitap haline getirilmesi için Ebu Bekir, Zeyd bin Sabit’i görevlendirmiştir. Zeyd bin Sabit, ilk başta bu görevi kabul etmekte direnmiş, “Muhammed zamanında bile kitap haline getirilmemiş olan Kuran’ı ben niye kitap haline getireyim?” diye tepki göstermiştir. Ancak, tıpkı günümüzde bir takım işlerin zorla yaptırılması gibi, Zeyd bin Sabit de bu görevi kabul etmek zorunda kalmıştır. Zeyd bin Sabit, Kuran’ı kitap haline getirmek için bir komisyon kurmuş ve her bir ayet için iki delil ve iki şahit istemiştir. Ancak, anlaşılan o ki, bu kriterler bile yeterli olmamıştır; zira Zeyd bin Sabit, Kuran’ı kitap haline getirirken birçok hata yapmıştır. Şimdi, bu hataları teker teker inceleyelim. Ahzab 4 "Allah, bir adam için içinde iki kalp yapmamıştır. Kendilerinden zihar yaptığınız eşlerinizi analarınız kılmamıştır. Evlatlıklarınızı da oğullarınız kılmamıştır. O sizin ağzınızdaki lafınızdır. Allah ise hakkı söylüyor ve doğru yolu gösteriyor." Bu ayet iki pasajdan oluşmaktadır. İlk pasajda "zihar"dan bahsedilir. Zihar, bir erkeğin karısına "Sen, benim annemin sırtı gibisin" demesiyle gerçekleşir. İkinci pasajda ise Muhammed’in evlatlığı Zeyd’in yaşadığı bir olay anlatılır. Şimdi, ilk pasajın sonuna Mücadele 3’ü ekleyelim: "Allah bir adam için içinde iki kalp yapmamıştır. Kendilerinden zihar yaptığınız eşlerinizi analarınız kılmamıştır. Kadınlardan zıhâr ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin, karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir. Size öğütlenen budur. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır." Görüldüğü gibi, Ahzab 4’ün ilk pasajının sonuna Mücadele 3’ü eklediğimizde, bir anlam bozukluğu olması gerekirken, her iki ayet birbirine uyum sağlamaktadır. Şimdi de Ahzab 4’ün ikinci pasajına Ahzab 37’yi ekleyelim: "Evlatlıklarınızı da oğullarınız kılmamıştır. O sizin ağzınızdaki lafınızdır. Allah ise hakkı söylüyor ve doğru yolu gösteriyor. Hem hatırla o vakti ki, o kendisine Allah'ın nimet verdiği ve senin de ikramda bulunduğun kimseye: 'Hanımını kendine sıkı tut ve Allah'tan kork' diyordun da nefsinde Allah'ın açacağı şeyi gizliyordun. İnsanlardan çekiniyordun. Halbuki Allah kendisini saymana daha lâyıktı. Sonra Zeyd o kadından ilişiğini kestiği zaman, biz onu sana eş yaptık ki, oğulluklarının ilişkilerini kestikleri hanımlarını nikâhlamada müminlere bir darlık olmasın. Allah'ın emri de yerine getirilmiştir." Burada da, tıpkı ilk örnekte olduğu gibi, anlam bozukluğu olması gerekirken, her iki ayet de birbiriyle uyum içinde görünmektedir. Peki, bu neden oluyor? Ahzab ve Mücadele süreleri arasında 25 tane başka sure bulunmasına rağmen, her iki ayet de birbirine sanki tek bir ayetmiş gibi uyum sağlıyor. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: Kuran'ı kitap haline getiren Zeyd bin Sabit, belli ki bu işi eline yüzüne bulaştırmış. Bu örnekleri gidin herhangi bir İslam alimine gösterin, aradaki farkı anlamazlar bile, sanki tek bir ayetmiş gibi kabul ederler. Allah tarafından korunduğu iddia edilen kitap, aslında Zeyd bin Sabit’in yaptığı hatalar nedeniyle uzun zaman önce bozulmuş olabilir. Bak sen şu işe! Bu durumu daha iyi anlatabilmek için bir örnek daha verelim. Bakara 189 "Sana hilâlleri soruyorlar. De ki: 'Onlar insanlar ve hac için vakit ölçüleridir. Erdemlilik asla evlere arkalarından gelip girmeniz değildir; fakat erdemlilik kişinin Allah'a saygılı olmasıdır. Evlere kapılarından gelin; Allah'a saygılı olun ki kurtuluşa eresiniz.'" İlk pasajda hilalin bir çeşit zaman ölçüsü olduğu belirtiliyor, ikinci pasajda ise evlere hangi kapıdan girilmesi gerektiği ile ilgili bir öğüt veriliyor. Burada bir anlatım bozukluğu var. Eğer ayetler bir bütün olmalıysa, neden bu ayette böyle bir anlatım hatası var? Arapça bilmeyen birinin, bu ayeti anlaması mümkün müdür? “Ben tefsir olmadan, sadece Arapçasını okuyarak anlarım” diyen birisi var mı? Muhtemelen yoktur. Peki, Nahl 89 ne diyor? "Biz Kuran’ı sana her şeyin apaçık bir beyanı olarak indirdik." Öyleyse, Allah’ın “apaçık” olarak nitelendirdiği Kitap, herkes tarafından anlaşılmalıdır. Yani, herkes, bu Kitap’ı doğrudan anlayabilmelidir. Ancak, Müslümanlar, Bakara 189 gibi ayetleri anlamak için tefsir kitaplarına başvuruyor. Peki, Allah’ın “apaçık” olarak nitelendirdiği bir kitabı anlamak için niye tefsircilere ihtiyaç duyuyoruz? Allah, bu ayetleri biraz daha anlaşılır şekilde yazamaz mıydı? Ya da altında kendi tefsirini ekleseydi? Bozulmadığını iddia ettiğiniz Kuran, kim bilir son 1400 yıl içinde kaç defa bozuldu, kaç defa güncellendi. Örnekleriyle birlikte bunu ortaya koydum; Kuran’ın bozulduğu "apaçık" ortadadır.
- 25 yanıt
-
- 2
-
-
Kur'an´daki Rum suresi gerçekten savaşın sonucunu bildi mi?
Valery Legasov replied to dogukan's konu in Genel
Rum Suresi ile ilgili olarak Müslümanların savunduğu bir diğer görüş, Rum Suresi 4. ayette geçen "birkaç yıl" ifadesinin, Arapçada genellikle 3 ila 9 yıl arasındaki bir süreyi ifade ettiği yönündedir. Aynı şekilde, Yusuf Suresi 42. ayette de geçen "bıd" kelimesi "birkaç" anlamına gelmektedir. Bu kelime her iki ayette de kullanılmıştır. Yusuf Suresi 42. ayet: O zaman hayatta kalacağını bildiği kişiye dedi ki: “Efendinin huzurunda beni an.” Fakat Şeytan, o kişiye Yusuf’u efendisine hatırlatmayı unutturdu, bu yüzden Yusuf, birkaç yıl daha hapiste kaldı. Peki, Yusuf kaç yıl hapiste kaldı? İslam kaynaklarında bu konuda farklı görüşler bulunmaktadır: Yedi yıl görüşü: İbn Cureyc, Katade ve Vehb b. Münebbih gibi alimler bu görüşü savunmuşlardır. Vehb b. Münebbih’e göre, Eyyub'un belası (hastalığı) yedi yıl devam etti, Yusuf da yedi yıl hapiste kaldı. On iki yıl süresi: Bu görüş, İbn Abbas’a aittir. İbn Abbas, Yusuf’un hapiste on iki yıl kaldığını ifade etmiştir. On dört yıl görüşü: Bu görüş de ed-Dahhak’a aittir. Ona göre, Yusuf hapiste on dört yıl kalmıştır. Abdullah b. Raşid el-Basri, Said b. Ebi Arube'den şöyle bir nakil yapmaktadır: Bıd' kelimesi, beş ila on iki arasındaki sayıyı ifade eder. Kaynak: https://www.islamiokul.com/kitap/files/KURTUB/AYT/012/042.htm Rum Suresi 4. ayette geçen "bıd" ifadesi için 3 ila 9 yıl diyen Müslümanlar, Yusuf Suresi 42. ayette geçen "bıd" ifadesi için ise 7, 12, 15 veya 5 ila 12 yıl gibi farklı görüşler sunmuşlardır. Yani, Rum Suresi’ne gelince farklı bir yorum yapılırken, Yusuf Suresi’ne gelince farklı bir yorum yapılmaktadır. Halbuki her iki ayette de geçen kelime aynıdır! Müfessirler bile bu konuda nasıl yorum yapacaklarını şaşırmış durumda! Peki, İncil bu konu hakkında ne söylüyor? İncil’e göre, Yusuf yaklaşık iki yıl hapiste kaldı. Yaratılış 40. bölümde, Firavun’un rüyasını gördüğü zaman dilimiyle bağlantılı bir süre belirtilmiştir. Yusuf, zindanda iken Firavun'un şarapçısı ve ekmekçisinin rüyalarını yorumladıktan sonra, şarapçı Yusuf’a hapisten çıkınca onu hatırlayacağına söz verir. Ancak şarapçı unutmuş ve iki yıl boyunca Yusuf hapiste kalmıştır. Yaratılış 41:1'de şöyle denir: "İki yıl sonra Firavun bir rüya gördü." Bu ifade, Yusuf’un hapiste geçirdiği iki yıl sonrasında Firavun'un rüyasını gördüğünü gösterir. Firavun, rüyasını çözemeyince Yusuf çağrılır, rüyayı doğru yorumlar ve bu yorum, Yusuf'un Mısır'da yüksek bir mevkiye gelmesini sağlar. Sonuç olarak, İncil'e göre Yusuf, hapiste yaklaşık iki yıl kaldı ve bu süre, şarapçının onu hatırlamaması nedeniyle uzadı. Ey Müslümanlar! Rum Suresi 4. ayette geçen "bıd" kelimesi için 3 ila 9 yıl ifadesini kullanırken, Yusuf Suresi 42. ayette geçen "bıd" için neden kesin bir yorumda bulunamıyorsunuz da her kafadan bir ses çıkıyor? -
Kur’an’daki Hāmān ve Mezopotamya Öğeleri Kur’an’daki Hāmān figürü, sadece Mısır kültüründen değil, aynı zamanda Mezopotamya mitolojilerinden de izler taşır. Hāmān’ın hikâyesi, Musa ve Firavun’un kıssalarıyla ilişkilendirilmiş ve zaman ile mekân açısından belirsizliğe işaret etmiştir. Örneğin, Tevrat’taki Babil Kulesi hikâyesi, Tanrı’ya meydan okuyarak göklere kadar uzanan bir kule inşa etmeye çalışan bir halkı anlatır. Bu anlatı, Babil ve Mısır saraylarının tarihsel bağlamda birbirine karıştırılabileceğini gösterir. Babil Kulesi Hikâyesi (Yaratılış 11:1-9) Tevrat’taki Babil Kulesi hikâyesinde, tüm dünya tek bir dil konuşan insanlar, Tanrı’ya karşı koyarak göklere kadar ulaşan bir kule inşa etmeye karar verirler. Tanrı, insanların dilini karıştırarak inşaatı durdurur ve onları dünyanın dört bir yanına dağıtarak kontrol altına alır. Bu mitolojik anlatı, Tanrı’nın kudretini ve insan hırslarının engellenmesini simgeler. Kur’an’da Hāmān ve Babil Kulesi Bağlantısı Kur’an’daki Hāmān figürü, Babil Kulesi mitolojisine benzer temalar taşır. Silverstein (2012), Hāmān’ın figürünün Mezopotamya kültürlerinden izler taşıdığını belirtir. Babil Kulesi’nin inşa edilmesindeki pişmiş tuğla kullanımı, Tanrı’ya meydan okuma ve göklere ulaşma arzusu gibi unsurlar, Hāmān’ın figürünün Mezopotamya mitolojisiyle ilişkili olduğunu gösterir. Kur’an, Firavun’un Hāmān’a pişmiş tuğladan bir kule inşa etmesini emretmesiyle Babil Kulesi hikâyesindeki temaları yansıtır. Firavun, Tanrı'ya karşı bir meydan okuma içinde olup, Musa’nın tanrısına ulaşmak istemektedir. Bu istek, Babil halkının Tanrı’ya karşı kule inşa etme arzusuyla benzerlik gösterir. Kur’an’daki pasajlar şu şekilde ifade edilir: Kur’an, 28:38: "Firavun dedi: ‘Ey Hāmān! Benim için pişmiş tuğlalardan bir ocak yap, ve yüksek bir kule (ṣarḥ) inşa et ki, Musa'nın tanrısına çıkayım; fakat Musa'nın yalancı olduğunu düşünüyorum!’" Kur’an, 40:36-37: "Firavun dedi: ‘Ey Hāmān! Benim için yüksek bir kule (ṣarḥ) inşa et, göklerin yollarına (asbāb) ulaşabileyim; ki Musa'nın tanrısına çıkayım; fakat Musa'nın yalancı olduğunu düşünüyorum!’" Bu pasajlarda, Firavun’un Tanrı’ya meydan okuma çabası ve göklere ulaşma arzusu vurgulanır. Babil Kulesi ve Mezopotamya Zigguratları Mezopotamya’daki zigguratlar, Tanrı’ya yaklaşmak amacıyla yapılan devasa tapınak kuleleridir. Zigguratlar, Babil Kulesi ile benzer bir yüksekliğe ulaşma arzusunu simgeler. Silverstein (2012) ve 2008 yılında yaptığı çalışmalarda, bu mitolojik öğelerin Mezopotamya kökenli olduğunu vurgular. Ahiqar hikâyesinde, bir Mısır Firavunu’nun Asur kralına karşı göğe ulaşmak için kule inşa edilmesini istemesi anlatılmaktadır. Bu efsane, Mezopotamya kültürlerinin Tanrı’ya karşı olan hırslarını ve inşa ettikleri devasa yapıları simgeler. Hāmān’ın figürü, Ahiqar hikâyesindeki figürlerle benzerlik taşır. Sonuç Kur’an’daki Hāmān karakteri, sadece Mısır kültüründen değil, aynı zamanda Mezopotamya mitolojilerinden de izler taşır. Babil Kulesi’ne dair temalar—pişmiş tuğla kullanımı, Tanrı’ya meydan okuma ve göklere ulaşma arzusu—Hāmān’ın figürünü daha geniş bir kültürel bağlamda anlamamıza yardımcı olur. Hāmān, bu kültürlerin iç içe geçmiş mirasını yansıtan önemli bir figürdür ve hem İslami metinlerde hem de erken dönem İslam tefsirlerinde Babil mitolojisinin etkilerini gösterir. Kaynaklar: Silverstein, D. (2012). The Influence of Babylonian Mythology in the Quran: A Comparative Analysis. Journal of Near Eastern Studies, 71(2), 115-128. Silverstein, D. (2008). The Babylonian Influence on Islamic Texts and Interpretations. Islamic Studies Quarterly, 34(3), 233-247. Tevrat, Yaratılış 11:1-9. Kur’an, 28:38 ve 40:36-37. Ahiqar Hikâyesi ve Mezopotamya Zigguratları üzerine yapılan karşılaştırmalı çalışmalar.
-
Kuran’da yer alan bir başka hata ise Allah’ın İmran’ın kızı Meryem (Miriam) ile Yahoyakim’in kızı Meryem’i karıştırmasıdır. Kuran’daki şu ayetlerde İmran’ın kızı Meryem şöyle tanıtılır: “İffetini korumuş olan, İmran kızı Meryem’i de (Allah örnek gösterdi). Biz, ona ruhumuzdan üfledik ve Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etti. O gönülden itaat edenlerdendi.” (Tahrim Suresi, 12) Bir diğer ayet: “Nihayet onu (kucağında) taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: Ey Meryem! Hakikaten sen iğrenç bir şey yaptın!” (Meryem Suresi, 27) Ve bir diğerinde: “Ey Harun’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir insan değildi; annen de iffetsiz değildi.” (Meryem Suresi, 28) Kuran'a göre, Meryem, İmran’ın kızı ve Harun’un kız kardeşi olarak tanıtılmaktadır. Ancak, hem Kitâb-ı Mukaddes’e hem de tarihi kayıtlara bakıldığında, Meryem’in Yahoyakim’in kızı olduğu açıkça görülmektedir. Buna göre, Kuran’daki Allah, İmran’ın kızı Meryem (Miriam) ile Yahoyakim’in kızı Meryem’i, yani İsa’nın annesini karıştırmış görünmektedir! Kuran'a göre, İmran Kızı Meryem aynı zamanda İsa'yı doğuran Meryem'dir! Kuran'da her iki Meryem figürü birbirine karışmış ve iç içe geçmiş durumdadır! Peki, Kuran’da geçen İmran Kızı Meryem (Miriam) ile Kitâb-ı Mukaddes’teki Yahoyakim Kızı Meryem kimdir? 1. İmran Kızı Miryam (Musa’nın Kız Kardeşi) İmran’ın kızı Miryam, Eski Ahit’te özellikle Çıkış Kitabı’nda (Exodus) yer alır: Çıkış Kitabı 2:1-10: Miryam, Musa’nın annesiyle birlikte Mısır’dan kaçarken, küçük kardeşi Musa’nın bulunduğu sepeti takip eder. Burada Miryam, Musa’nın kurtuluşunu sağlayan bir figür olarak anlatılır. Çıkış Kitabı 15:20-21: Miryam, Mısır’dan çıkan halkı şarkılarla kutlayan ilk kadındır. Burada, o, Rabbin zaferini kutlayan şarkılar söyleyen bir peygamber olarak tanımlanır. Sayılar 12:1-15: Miryam ve Harun, kardeşleri Musa’ya karşı çıkarken, Tanrı tarafından cezalandırılırlar. 1 Tarihler 6:3: Miryam, Harun ve Musa’nın kız kardeşi olarak belirtilir. 2. İsa’nın Annesi Meryem İsa’nın annesi Meryem, Yeni Ahit’te özellikle Matta, Luka ve Yuhanna kitaplarında yer alır: Matta 1:16: İsa’nın soy ağacında, Meryem’in Yahoyakim’in kızı olduğu belirtilir. Bu pasajda, İsa’nın soyunun Davud’a dayandığı vurgulanır. Luka 1:26-38: Melek Cebrail, Meryem’e İsa’nın doğumunu müjdelediği bu bölümde, Meryem’in Nazaret’ten olduğu ve İsa’nın annesi olduğu anlatılır. Matta 1:18-25: İsa’nın doğumu ve Meryem’in bakireliği üzerine açıklamalar yapılır. Yuhanna 2:1-11: Meryem, İsa’nın ilk mucizesine (Kana suyu şarap yapma) tanıklık eder. Sonuç: İki Farklı Figür Her iki figür de farklı zaman dilimlerinde ve farklı bağlamlarda önemli dini roller üstlenmiş, ancak soy ve aile bağlantıları bakımından birbirinden farklıdır. Miryam (Musa’nın Kız Kardeşi), Hur ile evlenmiştir. Sayılar 26:59’da adı geçer. Bazı Yahudi kaynaklarında, Betsalel adında bir oğulları olduğu belirtilir. Betsalel, Çadır-ı Mukaddes’in inşasında önemli bir figürdür. Meryem (İsa’nın Annesi), Yusuf ile evlenmiştir. İncil’de Meryem, Nazaretli Yusuf ile nişanlıdır, ancak İsa’nın doğumu sırasında evli değillerdir. Meryem’in bakire kalması ve İsa’nın mucizevi bir şekilde doğması vurgulanır. Yusuf, Meryem’e Tanrı tarafından seçilen bir eş olarak tanıtılır, ancak biyolojik babası olarak kabul edilmez. Ey Müslümanlar! Her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Allah, nasıl olur da Miryam ile Meryem'i karıştırır?
-
- 1
-
-
Kuran ile ilgili ilginç bir başka mesele de, Hud Suresi 2. ayetinde Muhammed'in mi yoksa Allah'ın mı konuştuğudur. Hud Suresi 2. ayet şöyle geçmektedir: Allah'tan başka hiçbir ilaha ibadet etmeyin. Şüphesiz ben, O'ndan size bir uyarıcı ve müjdeciyim. Eğer bu ayette konuşan Allah ise, neden 'Benden başkasına ibadet etmeyin' demek yerine 'Allah'tan başkasına ibadet etmeyin' demiştir? Eğer bu ayette Allah konuşuyorsa, 'O'ndan size bir uyarıcı ve müjdeciyim' dediği kişi kimdir? Allah'tan daha üstün varlıklar mı vardır? Bu ayette açıkça konuşan kişi Muhammed değil midir? Allah tarafından indirildiği söylenen bu kitapta, Muhammed'ın sözü ne aramaktadır?
-
Dini sorgulayanların veya dinden çıkanların toplum tarafından dışlanması, hatta bazı şeriatla yönetilen ülkelerde ölüm cezasına çarptırılması, bunun en büyük sebeplerindendir. Örnek vermek gerekirse, Muhammed'in ölümünden sonra Arap coğrafyasının dört bir yanında peygamberlik iddiasında bulunan insanlar ortaya çıkmış ve kitlesel dinden dönme olayları yaşanmıştır. Ebu Bekir ise İslam dinini kurtarmak amacıyla ordular kurarak bir yıl boyunca Arap çöllerinde sahte peygamberleri ve kafirleri avlamaya çıkmıştır.
- 8 yanıt
-
- 1
-
-
İslam'ın İlk Üç Savaşının Birer Mahalle Kavgası Olduğu Gerçeği
Valery Legasov replied to alpinçayırı's konu in Din
Hendek Savaşı'nda Müslümanların 3.000, müşriklerin ise 10.000 kişilik bir ordusunun olduğu aktarılmaktadır. Ancak dikkat çekici bir durum vardır: Müslümanlardan sadece 5-6 kişi, müşriklerden ise 3 kişi hayatını kaybetmiştir. Yani 3.000 kişilik bir ordu ile 10.000 kişilik bir ordu arasında gerçekleşen bir çatışmada sadece 8-9 kişinin ölmesi oldukça düşündürücüdür...- 1 yanıt
-
- arap masalları
- arap zırvaları
-
(1 etiket daha)
Konudaki etiketler:
-
Kur'an´daki Rum suresi gerçekten savaşın sonucunu bildi mi?
Valery Legasov replied to dogukan's konu in Genel
İbn Kesir'in "Tefsir" adlı eserinde Ebu Bekir'in bahsi kaybettiği ile ilgili hadis; Ebu îsâ et-Tirmizî der ki: Bize Muhammed İbn İsmail'in... Niyâr İbn Mükram el-Eslemf den rivayetine göre o, şöyle anlatmış: «Elif, Lam, Mîm. Rumlar yenildiler. Yakm bir yerde... Onlar bu yenilgilerinden sonra gâlib geleceklerdir. Birkaç yıl içinde.» âyetleri nazil olduğunda İran'lılar Rumlara gâlib idiler. Müslümanlar Rumların onları yenmelerini arzu ediyorlardı. Çünkü kendileri de onlar da kitâb ehli idiler. «O gün mü'minler de sevinecekler. Allah'ın yardımı ile... O, dilediğine yardım eder ve Azîz'dir, Rahîm'dir.» âyeti bunun hakkındadır. Kureyş ise İran'lıların gâlib gelmesini istiyordu. Çünkü onlar ve İran'lılar kitâb ehli olmadıkları gibi yeniden diriltilmeye de inanmıyorlardı. Allah Teâlâ bu âyeti indirdiği zaman Ebubekir çıkıp Mekke'nin muhtelif yerlerinde yüksek sesle: «Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenildiler. Yakın bir yerde... Onlar bu yenilgilerinden sonra gâlib geleceklerdir. Birkaç yıl içinde...» âyetlerini okudu. Kureyş'ten bazı kimseler Ebubekir'e: Bu bizimle senin arandadır. Arkadaşın Rumların birkaç yıl içinde İran'lılan yeneceğini sanıyor. Bunun üzerine bahse tutuşmaya var mısın? dediler. Ebubekir: Evet, tutuşalım, dedi. Bu bahse girmenin haram kılınmasından önceydi. Ebubekir ve müşrikler bahse tutuşup bahse konu şeyleri karşılıklı olarak (bir yed-i emîne) bıraktılar. Ve Ebubekir'e: Bu birkaç yılı kaç sene yapalım; (birkaç yıl ta'bîri bizim aramızda) üç yıldan dokuz yıla kadardır. Bizimle aranda orta bir mikdâr söyle de onda karâr kılalım, dediler. Aralarında altı yıllık bir süre tesbît ettiler. Altı yıl geçtiği halde Rumlar gâlib gelemediler. Müşrikler bahsi kazandılar. Yedinci sene girince Rumlar İran'lılara gâlib geldiler. Müslümanlar altı sene süre koymasından dolayı Ebubekir'i ayıpladılar. Ebubekir: (Altı sene koymuştum) Çünkü Allah Teâlâ: «Birkaç yıl içinde...» buyurmuştu, dedi. İşte o zaman birçok kişi müslüman oldu. Tirmizî, hadîsi bu ifâdelerle zikrettikten sonra şöyle der: Bu hasen, sahîh bir hadîstir. Sâdece Abdurrahmân İbn Ebu Zinâd kanalından rivâyetiyle biliyoruz. Hadîsin bir benzeri mürsel olarak İkrime, Şa'bî, Mücâhid, Ka-tâde, Süddî, Zührî ve başkaları tarafından rivayet edildiği gibi tabiîn'den bir cemaattan da rivayet edilmiştir. III. (IX.) yüzyılda hasen terimi, özellikle Tirmizi tarafından farklı terimlerle birlikte kullanılmıştır. Ancak bu dönemde, hasen teriminin anlamı hakkında net bir açıklama yapılmadığı için, zamanla farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bu terimler arasında hasen-sahih, hasen-ceyyid, hasen-garîb, hasen-sahih-garîb ve sahih-garîb gibi kategoriler bulunmaktadır. Hasen-sahih terimi, dört farklı şekilde kullanılmıştır: 1) Hasen, kelime anlamı olarak iyi ve sahih anlamında kullanılmıştır. 2) Bir hadis iki farklı rivayetle gelmiş ve biri sahih, diğeri hasen olarak kabul edilmiştir. 3) Rivayetçi gruplarından bazıları hasen, bazıları ise sahih olarak kabul edilmiştir. 4) Hadisin hasen veya sahih olup olmadığı konusunda kesin bir görüş birliği sağlanamamıştır. En isabetli kullanım, "Hadis iki tarikten rivayet edilmiştir, birine göre sahih, diğerine göre hasen" ifadesidir. Tirmizi, bir hadisin birden fazla rivayetinin olduğunu ve hasen hadisin sahih seviyesine ulaşmadığını belirtmiştir. Dolayısıyla, "hasen-sahih" denildiğinde, hadisin sahih seviyesine yakın olduğu ve birden fazla tarikinin bulunduğu ifade edilmektedir. Atâ el-Horasânî der ki: Bana Yahya İbn Ya’mûr’un rivayetine göre Kayser Rûm ordusu ile Katame denilen bir adamı, Kisrâ da Şehrîrâz’ı göndermişti. Ezruât ve Busrâ’da karşılaştılar. Orası Şam’ın size en yakın olan yeridir. Rumlarla karşılaştıklarında İranlılar gâlip geldiler. Kureyş kâfirleri buna sevinirken müslümanlar üzüldüler. İkrime der ki: Müşrikler Hz. Peygamber (s.a.)in ashabı ile karşılaştılar ve: Siz kitap ehlisiniz. Hıristiyanlar da kitap ehlidir. Biz ise ümmîleriz. Bizim İranlı kardeşlerimiz sizin kitap ehli kardeşlerinize üstün geldiler. Şayet siz de bizimle savaşacak olursanız şüphesiz biz size galip geleceğiz, dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Elif, Lam, Mîm. Rumlar yenildiler. Yakın bir yerde… Onlar bu yenilgilerinden sonra gâlib geleceklerdir. Birkaç yıl içinde… Eninde sonunda buyruk Allah’ındır. O gün mü’minler de sevinecekler. Allah’ın yardımı ile… O, dilediğine yardım eder ve Azîz’dir, Rahîm’dir» âyetlerini indirdi. Ebubekir es-Sıddîk, kâfirlere karşı çıkıp: Kardeşlerinizin bizim kardeşlerimize galip gelmesine mi sevindiniz? Hiç sevinmeyin. Allah’a yemin ederim ki, şüphesiz Allah, Rumları İranlılara galip getirecektir. Bize bunu peygamberimiz (s.a.) haber verdi, dedi. Übeyy b. Halef, Hz. Ebubekir’in karşısına dikilip: Ey Ebu Fudayl, yalan söyledin, dedi. Ebubekir de ona: Ey Allah’ın düşmanı, sen daha çok yalancısın, dedi. Übeyy b. Halef: Benden on genç deve, senden de on genç deve, haydi bahse girelim. Üç seneye kadar eğer Rumlar İranlıları yenerse ben kaybedeceğim, İranlılar üstün gelirse sen kaybedeceksin, dedi. Sonra Ebubekir Hz. Peygamber (s.a.)e gelip bunu haber verdi. Allah Rasûlü: Bu, senin söylediğin gibi değildir. (Bizim dilimizdeki) birkaç yıl, üç ilâ dokuz sene arasıdır. Bahse konu olan şeyleri artır, süreyi de uzat, buyurdu. Ebubekir çıkıp Übeyy’e rastladı. Übeyy: Herhalde pişman olmuşsundur, dedi. Ebubekir: Hayır dedi, gel bahsi artıralım ve süreyi uzatalım. Dokuz seneye kadar olmak üzere yüz genç deve benden, yüz genç deve senden, bahse girelim, dedi. Übeyy de: Pekiyi kabul, dedi. Bu süreden önce Rumlar İranlıları yendiler ve müslümanlar müşriklere (bahiste) üstün geldiler. Değerli dostlar, ilk paylaştığım hadis Tirmizi'ye aittir. Tirmizi, bu hadiste Ebu Bekir'in iddiayı kaybettiğini ve Müslümanlar tarafından ayıplandığını aktarır. Tirmizi, bu hadis için "hasen-sahih bir hadis" demiştir. Hasen-sahih ifadesi ise, hadisin sahih seviyesine yakın olduğunu, yani güvenilirliğinin yüksek olduğunu ifade eder. İkinci paylaştığım hadis ise Atâ bin Meysere el-Horasânî'ye aittir. Bu hadise görede Ebu Bekir iddiayı kazanmıştır ama bu hadiste şöyle ilginç bir durum vardır; "Kayser, Rûm ordusu ile Katame denilen bir adamı, Kisra da Şehriraz’a göndermişti" ifadesi geçmektedir. Kisra da Şehriraz, Sasani kral isimlerinden Hüsrev’in Süryânîce’deki Kesrô (Kôsrô) şeklinden Arapçalaştırılmış halidir. Bu hadise göre, Rûm orduları ve Kisrâ da Şehrîrâz yani II. Hüsrev (ve onun Pers orduları), Ezruât ve Busra'da karşılaşmışlardır. Bu karşılaşma için ise "Orası Şam’ın size en yakın olan yeridir." ifadesi kullanılmıştır. Sonrasında ise "Rumlarla karşılaştıklarında İranlılar gâlip geldiler." şeklinde bir ifade yer almaktadır. İşte tam olarak bu kısımda, Rum Suresi'ndeki "Rumlar yenildiler. Yakın bir yerde…" ifadesine gönderme yapılmıştır! Peki, Ezruât ve Busra tam olarak nerede? Ezruât'ın nerede olduğuna dair net bir bilgi yok. Bazı kaynaklar, sadece Suriye'nin güneyi ve Şam'a yakın bir konumda olduğunu belirtmiştir. Busra ise, Suriye'nin güneydoğusunda, Dera ili sınırlarında yer alan tarihi bir şehir olup, günümüzde Busra ash-Sham ismiyle anılmaktadır. Bizans-Sasani Savaşlarını incelediğimizde, ne Şam'da ne de Busra'da Bizans ile Sasani İmparatorlukları arasında bir savaşın gerçekleştiğine dair herhangi bir kanıt yoktur! Hadi bunu geçtim. Mekke'de yaşayan bir topluluk için neden "Orası Şam’ın size en yakın olan yeridir." ifadesi kullanılır? Busra ash-Sham ile Mekke arası neredeyse 1300 kilometre! Değerli dostlar! Rum Mucizesi(!) denilen olaya ayet ekseninde, hadis ekseninde ve tarihsel bakış açısıyla da baksak, bu sözde mucize her seferinde elimizde kalıyor! Tirmizi ve Atâ el-Horasânî'nin Rum Suresi ile ilgili olan hadislerine dair kaynaklar: https://www.islamiokul.com/kutuphane/kuran/tefsirler/ibnikesir/030.htm https://www.kuranincelemeleri.com/?pnum=367&pt=84Rum+Suresi+1-7- 34 yanıt
-
- 1
-
-
Kur'an´daki Rum suresi gerçekten savaşın sonucunu bildi mi?
Valery Legasov replied to dogukan's konu in Genel
Rum Suresi'ndeki sözde mucize ile ilgili olarak öncelikle ayetin tefsirlerini ve Bizans-Sasani Savaşları'nı incelememiz lazım. 1) Elif, Lâm, Mîm. 2) Rum (orduları) yenilgiye uğradı. 3) Yakın bir bölgede. Ancak onlar, yenilgilerinin ardından zafer kazanacaklardır. 4) Birkaç yıl içinde. Bundan önce de, sonra da iş (emir) Allah’ındır. O gün müminler sevineceklerdir. Rum Suresi'ndeki sözde mucize olarak belirtilen ayetlerde Sasanilerin ismi geçmez. Ayrıca, ayetlerde Rumların (Bizans'ın) hangi tarihte ve hangi savaşta yenildiğine dair bir bilgi bulunmamaktadır. Rumların Sasanilere karşı yenildiği bilgisi ise yalnızca ayetin tefsirlerinden çıkarılabilir. Sorularla İslamiyet sitesinde Rum Suresi özet olarak şöyle anlatılır; Muhammed, peygamber olarak görevlendirildiğinde, Doğu Roma İmparatorluğu ve İran, dünyanın en büyük iki devleti olarak hüküm sürüyordu. 613 yılında, bu iki devlet arasında büyük bir savaş başladı. İran tahtında Hüsrev II, Rum İmparatorluğu'nda ise Herakliüs bulunuyordu. İran orduları, Rum kuvvetlerini Suriye'ye kadar kovalamış ve 614 yılında Filistin ile Kudüs'ü fethetmişti. Bu istilâ sırasında, tüm kiliseler ve dini yapılar tahrip edilmiş, binlerce Hıristiyan ve Yahudi öldürülmüştü. İran Kisra'sının sarayı, 30.000 kafatasıyla süslenmişti. Bu istilâ tufanı burada da durmamıştı. Mısır'ı da basmış, Mîladın 616 senesinde İranlılar bir taraftan Nil vadisini işgal ederek İskenderiye'ye ulaşmışlar, diğer taraftan bütün Anadolu'yu istilâ ederek İstanbul'un Boğaziçi sahillerine kadar gelmişler. Doğu Roma İmparatorluğunun başşehri olan Kostantiniye (İstanbul) şehri karşısında görünmüşlerdi. Böylece Irak, Suriye, Filistin, Mısır ve Anadolu'yu saltanatları altına almışlardı. Bu tarihlere dikkat edelim. Bizans-Sasani Savaşları incelendiğinde, 613 yılında Antakya Savaşı'nın yaşandığını ve bu savaşta Bizans'ın (Rumların) yenildiğini görürüz. Ardından, 614 yılında Bizans ile Sasani İmparatorluğu arasında Kudüs Kuşatması gerçekleşmiş ve Sasaniler Kudüs'ü ele geçirmiştir. Romalıların mağlubiyet haberi Mekke'ye ulaşınca, müşrikler sevindiler ve şımardılar. Müslümanlar ise üzüldü. Müşrikler, bu durumu fırsat bilerek Müslümanları rahatsız etmeye başladılar. Onlar, "Siz ve Hristiyanlar Ehl-i Kitap’sınız. Biz ve İranlılar ise ümmiyiz. İranlılar, sizin Rum kardeşlerinize galip geldiler. Biz de sizinle savaşa girersek, sizi mağlup ederiz." şeklinde şamataya başladılar. Bu olay üzerine, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz’in bir mucizesi olarak, Cenâb-ı Hak, Rum Sûresi'ni indirerek müminlerin üzüntüsünü giderdi. Bu âyetlerde, "Rumlar size yakın bir mevkide mağlup oldular, ancak birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. O gün müminler, Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir." (Rum, 30/1-6) buyruluyordu. O dönemde Rum İmparatorluğu oldukça perişandı. İç isyanlar, dağılmış ordu ve boşalmış hazine ile imparator Herakliüs, Kartaca'ya kaçmayı bile düşünmüştü. İranlı komutanlar ise zafer sarhoşluğu içinde, Herakliüs’ten her türlü ağır şartı kabul etmeyi teklif etmişlerdi. Bu şartlar arasında, altın, gümüş, ipek ve diğer değerli eşyalara ek olarak bin kadın da teslim edilmesi istenmişti. Rum İmparatorluğu bu şartları kabul ederek anlaşmayı imzaladı ve murahhaslarını gönderdi. Ancak, İran Kisrası Hüsrev, bununla yetinmeyip, "İmparator Herakliüs, zincirler içinde gelip, ilâhına bedel, ateş ve güneşe tapmalıdır." diyerek hakaretlerde bulunmuştu. Böyle bir hezimetten sonra, Romalıların birkaç yıl içinde tekrar galip gelmesi ihtimali dahi akıllara gelmezken, Cenâb-ı Hak, yukarıdaki âyetlerle Resûl-ü Kibriyâ'ya Rumların kısa bir süre içinde galip geleceğini mucizevi bir şekilde bildirdi. Hz. Ebû Bekir, bu âyetleri Resûl-i Kibriya’dan (a.s.m.) işitir işitmez, Mekke'de yüksek sesle okudu ve sevinen müşriklere, "Rumlar birkaç yıl içinde İranlılara galip gelecekler." dedi. Müşrikler şaşkınlıkla, büyük bir hezimete uğramış bir imparatorluğun nasıl yeniden galip geleceğini anlamadılar. İçlerinden Übey bin Halef, "Yalan söylüyorsun, haydi bahse girelim." dedi. Hz. Ebû Bekir kabul etti ve üç yıl süreyle 10 deve üzerinden bahis yaptılar. Ancak Hz. Ebû Bekir, durumu Peygamber Efendimiz’e bildirdi. Resûl-i Kibriyâ, "Âyetteki 'birkaç yıl' ifadesi, üçten dokuza kadar olan yılları kapsar. Develerin sayısını arttırın ve müddeti uzatın." buyurdu. Bunun üzerine, Hz. Ebû Bekir, Übey'e tekrar rastladı ve "Hayır, pişman olmadım. Gel, bahsi arttıralım ve müddeti de uzatalım." dedi. Übey, "Haydi yapalım." diyerek kabul etti ve bahsi 9 yıl süresince 100 deveye çıkardılar. Kaynak: https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/hz-ebu-bekirin-ubey-bin-halef-ile-bahse-girmesi Ebu Bekir, Rumların 3 yıl içerisinde tekrar galip geleceği konusunda Übey bin Halef ile 10 deve üzerinden bir iddiaya girer, yani kumar oynar. Ardından Ebu Bekir, Muhammed'in yanına gider ve durum anlatır. Muhammed'de Rum Suresi'nin 4. ayetinde geçen "birkaç yıl" ifadesinin 3 ila 9 yıl arasındaki bir süreyi kapsadığını açıklar ve Hz. Ebu Bekir'e, “Git, bahsi artır ve süreyi uzat” der. Hz. Ebu Bekir, Übey bin Halef’in yanına giderek, “Gel, bahsi artırıp süreyi uzatalım. Haydi, dokuz seneye kadar yüz deve yapalım” der. Böylece bahsi artırır ve süreyi uzatır. Eğer bahis 613 yılında, yani Bizans'ın Antakya'da Sasaniler tarafından bozguna uğratıldığı tarihte yapıldıysa, 613+9, yani 622'ye kadar Rumların, Sasanileri ağır bir yenilgiye uğratması, yani tarumar etmesi gerekiyor. Rum Suresi'ne tekrar dönecek olursak, 3. ayette Rumların yakın bir bölgede yenildikleri söyleniyor. Bu ayette geçen "yakın" ifadesi, Arapçada "أَدْنَى" (ednâ) kelimesiyle kullanılmıştır. Bu kelimeyi Türkçeye çevirdiğimiz zaman ise "en aşağı, en düşük" yani "yeryüzüne en yakın yer" anlamı çıkıyor. Peki, neresi bu "en aşağı, en düşük" yani "yeryüzüne en yakın yer" anlamına gelen yer? Arap Yarımadası'nda bu tanıma uyan tek yer Ölü Deniz yani Lut Gölü'dür. Ancak burada ana problem, Bizans ile Sasaniler arasında Ölü Deniz yakınlarında, yani Ürdün Rift Vadisi'nde herhangi bir savaşın olmamış olmasıdır! 614 yılında Sasanilerin kuşatarak ele geçirdikleri Kudüs ise, deniz seviyesinin oldukça üzerinde bir yerdir! Şimdi, bazı Müslüman arkadaşlar diyebilir ki: "Hayır, o ayetteki 'yakınlık' ifadesi 'derinlik' anlamına değil, bir noktanın başka bir noktaya olan uzaklığı anlamında kullanılmıştır." Hadi diyelim öyle olsun... Rum Suresi, Mekke'de inmiştir. Eğer Ebu Bekir ile Übey bin Halef, 613 yılında bahse girdiyse, bu durum 613'teki Antakya Savaşına işaret etmektedir. Peki, Mekke ile Antakya arasındaki mesafe nedir? Yaklaşık 1600 kilometre! Peki, siz 1600 kilometre uzaklıkta olmuş bir savaş için "Rumlar, yakın bir yerde yenildi" der misiniz? 1600 kilometre, yakın bir mesafe midir? Eğer Ebu Bekir ile Übey bin Halef, 614 yılında bahse girdiyse, bu durumda 614'teki Kudüs kuşatmasına işaret ediyor. Kudüs ile Mekke arasındaki mesafe ise yaklaşık olarak 1200 kilometredir! Yani, Rum Suresi 3. ayetteki "yakın" ifadesine ister derinlik olarak, isterse bir yere olan mesafe olarak bakalım, her iki durumda da bir sonuca varamıyoruz! Bizans-Sasani Savaşlarına tekrar dönecek olursak, 626 yılına kadar Bizans tarafının anlamlı bir zaferi yoktur! 613-614 yıllarında Bizans'ın, Sasaniler karşısında büyük bir yenilgiye uğramasıyla başlayan süreç, 626 yılına kadar devam etmiştir. Bizans'ın başkenti Constantinople, doğudan Sasaniler yani Persler, batıdan ise Avarlar tarafından kuşatma altına alınmıştır. Bakın dostlar, yıl oldu 626, ama ortada Bizans'ın anlamlı bir zaferi yok! Aşağıdaki haritada, 626 yılında Bizans ile Sasaniler arasındaki durum gözükmektedir. Bizans, Anadolu'yu Sasanilere kaybetmiş, Constantinople ise Sasaniler ve Avarlar tarafından kuşatma altına alınmıştır! 626 yılında, Bizans’ın Avarlar ile iş birliği yaparak, Sasanilere karşı başarılı bir savunma yapması sonucunda, Sasanilerin kuşatma girişimleri başarısız olmuştur. Bu kuşatma için çok fazla kaynak ve asker harcayan Sasaniler, ciddi şekilde zayıflamışlardır. Bu durumu fırsat bilen Bizans İmparatoru Herakleios, Sasanilere karşı büyük bir karşı saldırı başlatmış ve 627 yılında Ninova'ya kadar ilerleyerek burada büyük bir zafer elde etmiştir. Bu zafer, Bizans’a kaybettiği bütün toprakları geri kazandırmış ve Sasani İmparatorluğu’nu büyük bir darbe ile karşı karşıya bırakmıştır. Sasanilerin yenilmesinin ardından, Pers ordularında büyük bir isyan patlak vermiş ve 628 yılında II. Hüsrev öldürülmüştür. Bu olay, Sasani İmparatorluğu’nun çöküşünü hızlandırmış ve imparatorluğun sonunu getiren önemli bir dönüm noktası olmuştur. Bakın dostlar, yıl 627 oldu ve Bizans, Sasanileri ancak o yenebildi! Ebu Bekir iddiaya girmişti değil mi? 613 ya da 614 yılında, hadi diyelim ki 614. O zaman 614 + 9 ne yaptı? 623 yaptı, değil mi? Peki, Bizans Sasanileri ne zaman yendi? 627'de, Ninova'da değil mi? 627 nere, 623 nere? İşte alın size Rum Mucizesi!- 34 yanıt
-
- 1
-
-
@kavak Benim tek sinirlendiğim nokta, 19'cuların ayetleri kendi keyiflerine göre eğip bükmesidir. 😊 Bir yandan Kuran’ın Allah tarafından korunduğunu söylerler, diğer yandan Kuran’da sıkıntılı olduklarını düşündükleri ve bilimle çelişen ayetleri saptırmaya çalışırlar. Bu durum sadece 19'cularla sınırlı değil; aslında Müslümanların büyük bir kısmı da böyle yapıyor. 🙂 Mesela, Âdiyat Suresi'nin 4. ayetinde "tozu dumana katanlara and olsun" deniyor. Şimdi, Kuran’ın Allah’ı bu ayetle insanlığa ne mesaj vermek istiyor? Bu tozu dumana katanlar kim? Bu tür ayetleri görünce bazen gülmekten kendimi alamıyorum. Buharî (6/251) ve Müslim (2/318) hadislerinde, "Eşekler şeytanı görürse, anırmaya başlar" deniliyor. Bakara 73'te, "İneği öldürüp ondan bir parça kesip, onu ölüye vurun" dedik. İşte böylece Allah ölüleri diriltir" deniyor. Daha bunun gibi bir sürü saçmalık var, güler misin, ağlar mısın…
-
Firavun olayı baştan sona uydurmadır. Musa'nın Allah'ı tarafından Mısır medeniyeti üzerine çeşitli felaketler gönderiliyor. Nehirler kan oluyor, salgın hastalıklar baş gösteriyor ve daha pek çok felaket meydana geliyor. Tüm bu olayların sonunda ise Firavun ölüyor, ancak Mısır tarihinde buna dair en ufak bir bilgi bulunmuyor! Nil Nehri'nin dönem dönem ne kadar yükseldiği bile titizlikle kaydedilen Mısır medeniyetinde, nasıl oluyorsa böyle büyük bir felaketle ilgili hiçbir iz, en ufak bir bilgiye rastlanmıyor! Diğer bir sıkıntılı durum ise, Kuran ayetlerinde sürekli bir Firavun'dan bahsedilmesine rağmen, bu Firavun'un kim olduğuna dair herhangi bir bilgi bulunmaz. Örnek vermek gerekirse, Dede Korkut hikayelerinde "Dede Korkut, padişahın karşısına çıktı" denir. Dede Korkut'un kim olduğunu biliriz, ancak padişahın kim olduğu hakkında herhangi bir bilgi verilmez. Benzer şekilde, "Nasrettin Hoca, bir kasabada yeni atanmış genç bir vali ile karşılaşır" denir, ancak bu vali hakkında en ufak bir bilgi bulunmaz. "Andolsun ki; Biz Musa'ya dokuz tane apaçık ayet verdik. Sor, İsrailoğullarına, hani onlara gelmişti de Firavun ona şöyle demişti: 'Ey Musa, doğrusu ben seni büyülenmiş zannediyorum.'" (İsra, 17:103) Bu ayette Musa'nın kimliği net bir şekilde belirtilmişken, Firavun'un kim olduğuna dair herhangi bir bilgi verilmemektedir. Tıpkı yukarıda anlattığım diğer hikayelerde olduğu gibi, Firavun olayı da sadece bir hikayeden ibarettir.
-
Şimdi Müslüman arkadaşlar gelir de "Diyanet Vakfı yalan söylüyor" derler diye, Batn-ı Nahle olayını Taberi'den de buldum. Biliyorsunuz, İbn Cerir et-Taberi, İslam dünyası tarafından güvenilir bir tarihçi ve tefsir alimi olarak kabul edilir. Nakhlah Seferi Abu Ja'far (el-Taberi)'ye göre, Allah'ın Elçisi, Jumada el-Ahir'de (Aralık 623) Kurz b. Jabir el-Fihri'yi takip ettikten sonra Medine'ye döndüğünde, Rajab ayında (29 Aralık 623'te başlayan) hiçbir Ansar olmadan sekiz Muhacirden oluşan bir grup ile 'Abd Allah b. Jahsh'ı gönderdi. Bu bilgi, İbn Humayd, Selame, Muhammed b. İshak, el-Zuhri ve Yazid b. Ruman ile 'Urve b. el-Zübeyr tarafından bana aktarıldı. El-Vakıdi ise Allah'ın Elçisi'nin on iki Muhacirden oluşan bir birliğin başında 'Abd Allah b. Jahsh'ı gönderdiğini iddia ediyor. İbn İshak, el-Zuhri ve Yazid b. Ruman-'Urve'ye göre, Allah'ın Elçisi, 'Abd Allah b. Jahsh'a bir mektup yazmış ve iki gün seyahat etmeden mektubu açmamasını söylemiş. Mektubu açtığında, talimatları yerine getirmesini amaçlamış fakat arkadaşlarından hiçbirine zorla bir şey yaptırmamasını belirtmiş. İki gün seyahat ettikten sonra 'Abd Allah mektubu açmış ve şu talimatları bulmuş: "Mektubuma baktığında, Mekke ile et-Taif arasındaki Nakhlah'a kadar ilerle. Orada Kureyş'i gözlemle ve ne yaptıklarını öğren." Mektubu okuduktan sonra 'Abd Allah b. Jahsh, "İşittim ve itaat ettim." demiş. Ardından arkadaşlarına, "Allah'ın Elçisi bana Nakhlah'a gidip Kureyş'i gözlemem ve onlar hakkında haber getirmem için emir verdi. Hiçbirinizi zorla bir şey yapmaya mecbur etmemem gerektiğini söyledi, bu yüzden şehit olmak isteyenler benimle gelebilir, istemeyenler geri dönebilir. Ben Allah'ın Elçisi'nin emrini yerine getireceğim." demiş. Ve arkadaşlarının hepsi onunla gelmeyi tercih etmiş. Onlar Hicaz'dan geçerken, al-Fur' yakınlarında, Buhran adlı bir madenin yakınında, Sa'd b. Ebi Vakkas ve 'Utbe b. Gazzan'ın dönüşümlü olarak bindiği bir deve kaybolmuş. İkisi geride kalarak deveyi aramış, 'Abd Allah b. Jahsh ve geri kalan arkadaşları yollarına devam etmişler. Nakhlah'a ulaştıklarında, Kureyş'e ait bir kervanla karşılaşmışlar. Kervan, üzüm, deri ve Kureyş tarafından sıkça ticareti yapılan başka mallar taşıyormuş. Kervandakiler arasında 'Amr b. el-Hadrami, 'Utman b. 'Abdullah b. el-Mugire ve kardeşi Nevfel b. 'Abdullah b. el-Mugire (her ikisi de Makhzum kabilesinden) ve Hisham b. el-Mugire'nin mawlası el-Hakam b. Keysan varmış. Müslümanları gördüklerinde ilk başta korkmuşlar çünkü Müslümanlar onlara çok yaklaşmış. Ancak 'Ukkasha b. Mihsan'ın tıraşlı kafasını görünce Kureyş rahatlamış ve "Bunlar umre için yola çıkmışlar, onlardan korkulacak bir şey yok." demişler. Müslümanlar aralarında konuşmuşlar, çünkü o gün Rajab'ın son günüymüş ve harekete geçip geçmemeyi tartışmışlar. "Allah'a yemin ederiz ki, bu insanları bugün bırakırsanız, Haram'a (Mekke'nin kutsal alanına) girerler ve onlara ulaşamazsınız. Eğer bugün onları öldürürseniz, bu kutsal ayda olur." diyerek tereddüt ettikten ve korktuktan sonra cesaretlerini toplamışlar ve saldırmaya karar vermişler, mümkün olduğunca çok sayıda kervan üyesini öldürüp mallarını ele geçirmeye çalışmışlar. Vagid b. 'Abdullah et-Tamimi, 'Amr b. el-Hadrami'yi bir okla öldürmüş. 'Utman b. 'Abdullah ve el-Hakam b. Keysan teslim olmuş, fakat Nevfel b. 'Abdullah kaçmayı başarmış ve onu yakalayamamışlar. Sonrasında, 'Abd Allah b. Jahsh ve arkadaşları kervanı ve iki esiri Medine'de Allah'ın Elçisi'ne geri götürmüşler. Kaynak: Al-Tabari Tarihi Cilt 7: Topluluğun Kuruluşu, Hadis No: 1274, 1275 https://www.kalamullah.com/Books/The History Of Tabari/Tabari_Volume_07.pdf Sayfa 59, Expedition of Nakhlah başlığı altında bizzat Taberi tarafından Batn-ı Nahle Baskını anlatılmaktadır.
- 1 yanıt
-
- 1
-
-
Değerli dostlar, hepimiz biliyoruz ki, Muhammed ve onun takipçileri, Mekke'de Kureyşliler tarafından kabul edilmedikleri için 622 yılında Medine'ye kaçmak zorunda kalmışlardır. Medine'ye hicret ettikten bir süre sonra, Muhammed burada İlk İslam Devleti'ni, diğer adıyla Medine Devleti'ni kurmuştur. Biliyorsunuz, devletleri ayakta tutmak için para, yani ganimet, özellikle Orta Çağ'da önemli bir kaynak olmuştur. Muhammed, Medine'de kurmuş olduğu bu yeni devlet için para, yani ganimetlere ihtiyaç duymaktaydı. Hac Suresi 39 ile birlikte, Allah tarafından Muhammed'e cihada çıkma izni verilmiştir. Allah'dan onay gelince, Muhammed ve takipçileri, hem Kureyşlilere karşı güçlerini göstermek hem de Kureyşlilerin kervanlarına ve değerli eşyalarına el koymak, ganimet elde etmek amacıyla bir dizi sefer, baskın ve pusu düzenlemişlerdir. Bu baskınlardan en önemlisi ise Batn-ı Nahle Baskını'dır. Çünkü bu baskın, Müslümanların "Kur'an'da saldırı savaşı yoktur, yalnızca savunma savaşı vardır" iddialarını tam anlamıyla çürütmektedir. Bu konuda anlatacaklarım, Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi'nde yer alan "Batn-ı Nahle Seri̇yyesi̇" sayfasında mevcuttur. Kaynak arayan Müslümanlar, bu sayfayı inceleyebilirler. Medine’ye hicretten sonra yeni bir devletin kurulması ve Kur’an-ı Kerim’de İslam düşmanlarıyla savaşa izin verilmesi (bk. el-Hac 22/39) üzerine Hz. Peygamber, mücadele ettiği Kureyşli müşriklere karşı kesin bir tavır sergiledi. Kureyş kervanlarının Medine çevresinden geçişini engellemeyi, baskınlar düzenleyerek onlara ekonomik baskı yapmayı ve can ve mallarına zarar vererek karşılık vermeyi kararlaştırdı. Bu amaçla, hicretten yedi ay sonra Suriye’den gelen Kureyş ticaret kervanlarına karşı çeşitli gazve ve seriyyeler düzenledi. Ancak Kureyşliler, kendi istihbaratları ve Medine’deki bazı münafıklarla Yahudilerden aldıkları haberler sayesinde bu baskınlardan kurtulmayı başardılar. Hicretten sonraki 7-16. aylarda, Hz. Peygamber’in hazırladığı dört gazve ve üç seriyyede ticaret kervanlarına baskın yapılamadığı gibi herhangi bir çatışma da yaşanmadı. Muhammed, Medine'de İslam Devleti'ni kurduktan sonra Allah'tan cihada çıkılması için izin alır. Muhammed ve takipçileri, Kureyşlilere ekonomik baskı uygulamak ve canlarına ile mallarına zarar vermek amacıyla Medine çevresinden geçen Kureyş kervanlarına karşı çeşitli pusu ve baskınlar düzenlemeye başlarlar. Ancak Kureyşliler, kendi istihbaratları ve Medine’deki bazı münafıklar ile Yahudilerden aldıkları haberler sayesinde bu baskınlardan kurtulmayı başarırlar. Ey Müslümanlar! Allah tarafından âlemlere rahmet olarak gönderildiği söylenen Muhammed, Kureyşlilerin kervanlarına pusu kuruyor, baskınlar düzenliyor ve onların mallarına ile canlarına zarar veriyor. Peygamber olarak kabul ettiğiniz Muhammed, kervan soygunculuğu yapıyor! Hz. Peygamber, hicretten on yedi ay sonra (Receb 2 / Ocak 624), Batn-ı Nahle Seriyyesi veya Abdullah b. Cahş Seriyyesi olarak da bilinen seriyyeyi düzenledi. Bu seriyyenin nereye ve hangi amaçla gönderileceği, çok gizli tutulmaya karar verildi ve bu sebeple bazı önlemler alındı. Halası Ümeyme'nin oğlu ve aynı zamanda süt kardeşi olan Abdullah b. Cahş el-Esedî'ye, bir akşam sabah namazına silahlarıyla birlikte gelmesini söyledi. Sabah namazının ardından, muhacirlerden yedi veya sekiz kişiyle bir araya geldiler. Hz. Peygamber, kâtibi Übey b. Kâ‘b’a bir mektup yazdırarak Abdullah’a verdi ve kendisini seriyye kumandanı olarak tayin ettiğini bildirdi. Abdullah’a, Medine'nin doğusundaki Necid yolunu takip ederek iki gece yol aldıktan sonra mektubu açmasını ve içindeki emri yerine getirmesini söyledi. Abdullah, iki gece sonra Batn-ı Melel’deki İbn Dümeyra kuyusuna varınca mektubu açtı ve arkadaşlarına okudu. Hz. Peygamber, mektubunda, Tâif ile Mekke arasında bulunan Batn-ı Nahle’ye kadar ilerlemelerini ve orada güneyden gelecek Kureyş kervanını gözetlemelerini emretmişti. Abdullah, Hz. Peygamber’in emrine uyarak, arkadaşlarını kendisiyle birlikte gelme konusunda serbest bıraktı. Seriyyede bulunanlar onunla birlikte gelmek istediklerini söylediler. Hepsi de muhacirlerden olan seriyye mensupları şunlardı: Ebû Huzeyfe b. Utbe, Âmir b. Rebîa, Vâkıd b. Abdullah, Ukkâşe b. Mihsan, Hâlid b. Bükeyr, Sa‘d b. Ebû Vakkās ve Utbe b. Gazvân. İbn Hişâm ile Taberî, sekizinci olarak Süheyl b. Beyzâ'nın adını zikrederler. Seriyye mensuplarının on iki veya on üç kişi olduğuna dair rivayetler de vardır. Kur'an'da "haram aylar" (el-Bakara 2/217, et-Tevbe 9/5) olarak adlandırılan dört ay bulunmaktadır: Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep. Bu aylar, Arapların pagan inancından gelen bir uygulamadır. Araplar bu aylarda savaşmaktan kaçınır, barış ve huzur içinde olmayı tercih ederlerdi ve bu aylara kutsallık atfederlerdi. Muhammed, takipçilerini toplar ve Receb ayında, yani haram ayların olduğu dönemde, adamlarını kervanlara baskın düzenleyip ganimet toplamak amacıyla Batn-ı Nahle'ye gönderir! Bu kısım oldukça önemlidir değerli dostlar! Tekrar vurgulamak gerekirse, haram ayların olduğu, kimsenin kimseye saldırmaması gereken bir zamanda Muhammed, adamlarını kervanlara baskın yapıp ganimet toplasın diye Batn-ı Nahle'ye gönderiyor! Ey Müslümanlar! Hani haram aylarda kimse kimseye saldırmazdı? Abdullah aldığı emir gereğince yolunu değiştirerek Mekke’nin güneyine Batn-ı Nahle’ye doğru ilerlemeye başladı. Burası Yemen-Tâif istikametinden gelenlerin Mekke’ye giderken uğradıkları son menzildi. Seriyyede iki kişiye bir deve düşüyordu. Sa‘d b. Ebû Vakkās ile Utbe b. Gazvân’ın nöbetleşe bindikleri deve kayboldu. Onlar iki gün boyunca deveyi ararken arkadaşlarından uzaklaştılar, bir daha da buluşamadılar. Batn-ı Nahle’ye varan Abdullah ve arkadaşları orada beklemeye başladılar. Receb ayının son günü İbnü’l-Hadramî’nin başkanlığında Tâif’ten dönmekte olan bir Kureyş kervanını farkettiler. Savaşın yasaklandığı haram ayların son gününde bulunmaları sebebiyle kervana hücum edip etmemekte tereddüt gösterdiler. Bir gün sonra ise kervanın Mekke haremine gireceğini ve yeni bir yasağın başlayacağını, dolayısıyla kervanın kurtulacağını düşündüler. Sonunda dört kişinin bulunduğu kervana saldırmaya karar verdiler. Kervanın yöneticisi Amr b. Hadramî’yi öldürüp Osman b. Abdullah b. Mugīre ile Hakem b. Keysân’ı esir aldılar ve kervana el koydular. Nevfel b. Abdullah ise kaçıp kurtuldu. Abdullah b. Cahş ele geçirilen ganimeti beşe bölerek beşte birini Hz. Peygamber için ayırdı; geri kalanı kendi aralarında bölüştüler. Ganimetlerin taksimini bildiren âyetin (el-Enfâl 8/41) henüz nâzil olmamasına rağmen Abdullah’ın bu taksimi ilâhî emre uygun düştü. Muhammed'in adamları Batn-ı Nahle'ye vardıktan sonra Receb ayının son gününde bir Kureyş kervanını gözlerine kestirirler. Ancak savaşın yasaklandığı harram ayların son gününde bulunmaları sebebiyle "acaba bir gün bekleyip bu kervana öyle mi saldırsak" diye kendi aralarında tereddüt ederler. Bir gün sonra kervanın Mekke sınırlarına gireceği ve başka bir yasak başlayacağı içinde kervanın kurtulucağını düşünürler. Sonunda harram aylar içerisinde bulunmalarına rağmen kervana saldırmaya karar verirler. Kervanın yöneticisi Amr b. Hadramî öldürülüp, Osman b. Abdullah b. Mugīre ve Hakem b. Keysân esir alındı ve kervana el konuldu. Nevfel b. Abdullah ise kaçıp kurtuldu. Abdullah b. Cahş, ele geçirilen ganimeti beşe bölerek beşte birini Hz. Peygamber için ayırdı; geri kalanını ise kendi aralarında paylaştılar. Değerli dostlar! Haram aylar içinde kervanlara baskınlar düzenleniyor! Kervan sahipleri öldürülüyor, insanlar esir alınıyor! Kervanın taşıdığı mallara ise "ganimet" adı altında el konuluyor ve Muhammed efendiye de pay ayrılıyor! Mücahidler Medine’ye geldiklerinde Hz. Peygamber iki esiri hapsetmekle beraber kendisine ayrılan ganimet hissesinden bir şey almadı ve haram ayda savaştıkları için onları azarladı. Seriyye mensupları Hz. Peygamber’in ve müslümanların kendilerini kınamalarına çok üzüldüler. Ancak bir süre sonra durumu aydınlatan âyetler nâzil oldu: Allah Teâlâ haram aylarda savaşmanın büyük günah olduğunu, fakat Allah’ı inkâr etmenin, insanları Mescid-i Harâm’ı ziyaretten alıkoymanın ve halkını oradan çıkarmanın daha büyük günah olduğunu, fitne çıkarmanın ise adam öldürmekten de beter olduğunu (el-Bakara 2/217) beyan etti. Böylece seriyye mensuplarının haklılığı ve Allah tarafından bağışlandığı (el-Bakara 2/218) kesinlik kazanınca Hz. Peygamber kendisine ayrılan ganimeti aldı. Muhammed, ilk başta baskından dönen adamlarını haram aylarda niye insanları öldürdükleri için azarlamaya başlar. Ancak kısa bir süre sonra Allah, Bakara 217'yi göndererek "Ey Muhammed, haram aylarda savaşmak elbette büyük bir günahtır, ancak bu günahtan daha büyük günahlar da vardır" der. Ardından Bakara 218 ayeti gelir ve Allah, Muhammed'in baskından dönen adamlarını bağışlar. Ortada bir sıkıntı kalmayınca Muhammed efendi de kendisine ayrılan ganimetleri alır. Evet değerli dostlar, ilginç bir durum var: Muhammed’in takipçileri, haram aylar içerisinde insan öldürmüş olmalarına rağmen, Allah’tan gelen bir ayetle durumları farklı bir şekilde ele alınıyor. Bakara 217 ayetinde, "Haram aylarda savaşmak büyük bir günahtır, fakat bu günahtan daha büyük günahlar da vardır" deniyor. Sonrasında Muhammed ganimetlere gönül rahatlığıyla çökebilsin diye Bakara 218 ayetiyle, Muhammed’in adamları bağışlanıyor. Muhammed efendinin keyfine göre Allah ayet gönderiyor! Kureyşliler’in iki esiri kurtarmak için gönderdikleri fidyeyi Hz. Peygamber, develerini aramakta olan Sa‘d ile Utbe’nin Medine’ye dönüşüne kadar kabul etmedi. Daha sonra her esir için 1600 dirhem fidye aldı. Esirlerden Hakem b. Keysân İslâmiyet’i kabul ederek Medine’de kaldı. Batn-ı Nahle Seriyyesi, müslümanların ilk defa bir düşmanı öldürdüğü, onlardan esir alıp ganimet ele geçirdiği bir seriyyedir. Bu seriyye ile Hz. Peygamber, Mekke’nin güneyinden böyle bir saldırı beklemeyen Kureyşli müşriklere gözdağı verdi. Asırlardan beri kullandıkları ticaret yollarını kesebileceğini, hatta isterse Mekke’ye kadar yaklaşabileceğini onlara gösterdiği gibi Medine İslâm devletini ciddiye almak mecburiyetinde olduklarını da hissettirdi. Bu sefer aynı zamanda iki taraf arasındaki savaş ateşini tutuşturan bir kıvılcım vazifesi gördü. Nitekim iki ay sonra büyük Bedir Gazvesi meydana geldi ve onu diğerleri takip etti. Kaynak; https://islamansiklopedisi.org.tr/batn-i-nahle-seriyyesi Batn-ı Nahle Baskınını değerlendirdiğimizde, Kur'an'da "sadece savunma savaşı vardır" şeklindeki görüşün geçerli olmadığını görmekteyiz. Haram aylarda dahi, savunmasız kervanlara Muhammed ve sahabeleri tarafından baskın yapılmıştır, kervan sahipleri öldürülmüştür.
- 1 yanıt
-
- 1
-
-
@alpinçayırı Allah, Araf 179'da mürted ve kafir olanlar için şöyle söyler: "Onların kalpleri vardır; ama düşünmezler." Allah, Hud Suresi 5. ayette ise şöyle der: "O, kalplerde olan her şeyi de bilmektedir." Kur'an, kalbi düşünce ve tefekkürün merkezi olarak tanımlar. Bu, "kardiyoentrizm" olarak bilinen eski bir kavramdır ve modern bilimsel anlayışın, düşünce, hafıza ve duyguların diğer fiziksel süreçlerle birlikte beynimiz tarafından kontrol edildiği görüşüne karşıt bir yaklaşımdır. Kalbin, akıl, ruhsal tefekkür ve kalp/zihin/ruh gözü olarak kabul edilmesi, İslam'dan önceki yüzyıllarda Doğu Süryani Hristiyanlığında yaygın bir anlayıştı. Örneğin, Pseudo-Makarius, Ninevehli İshak ve Efrem'in yazılarında bu görüşe rastlanabilir. Bu anlayış, aklı beyinle (ensefalosantrizm) ilişkilendiren Yunan felsefesinden daha yakından etkilenen bazı alimlerle zıtlık oluşturur.
- 25 yanıt
-
- 1
-
-
- din bilim değildir
- ateislerin cevap veremediği sorular
- (2 etiket daha)
-
Hadi diyelim ki biz Kuran'ı yanlış anlıyoruz. O kadar Arapça bilen mealci var: Elmalılı Hamdi Yazır, Diyanet'in hocaları, Süleyman Ateş, Ahmet Varol... Bütün bunlar Kuran ayetlerini yanlış çevirmiş. Hadi bunları geçtim, yukarıda Suudi Arabistan doğumlu, anadili Arapça olan ulema, "Kim Dünya'nın yuvarlak olduğunu söylerse küfür ve delalete düşmüş olur" demiş. Bu da mı Kuran'ı yanlış anlamış? Dünya üzerindeki bütün insanlar bu Kuran'ı yanlış anlıyor. Sadece 19'cular ve Modernistler doğruyu biliyor! Daha henüz, "Ben ehli sünnetim" diyen ve Kuran'ı da Hadisleri de olduğu gibi kabul eden bir tane dürüst Müslüman ile karşılaşmadım. Hani deseler ki, "Kardeşim, Allah bu ayeti böyle indirmiş, bize sorgulamak düşmez, biz sadece iman ederiz" deseler, inan daha dürüst olurlar ama hepsi ayetlere takla attırmaya çalışıyor.
-
Fil olayı, baştan sona bir hikayeden ibarettir; tıpkı Binbir Gece Masalları'nda anlatılan öyküler gibi. Bu olay da muhtemelen Arap şairleri ve hikayecileri tarafından uydurulmuştur, ancak Müslümanlar bunu gerçekmiş gibi anlatmaktadırlar. Bir önceki mesajımda bahsettiğim sebeplerden dolayı, bir veya birden fazla filin, Güney ve Orta Arabistan’ın sıcak çöl ortamında hayatta kalması mümkün değildir. Bir filin ne yediği ve ne içtiği bellidir. Fil suresinin tefsirlerinde ise on binlerle ifade edilen bir ordudan söz edilmektedir. Bazı tefsirlerde, 60 bin kişilik bir ordunun Yemen'den kalkıp Mekke'ye kadar yürüdüğü anlatılmaktadır, fakat kimse sormuyor: Bu 60 bin kişilik ordu çölleri nasıl geçti? Ne yediler, ne içtiler? Bu filleri nasıl doyurdular? Bu filler çölleri aşarken nasıl telef olmadılar? Bu soruların cevaplarını bulamıyoruz.
- 7 yanıt
-
- 1
-
