Oğuzhan Mesaj tarihi: 4 Mayıs Report Mesaj tarihi: 4 Mayıs 4 minutes ago, Saturn said: @Oğuzhan Senin inandığın filan yok. Kendini kandırmaya çalışıyorsun. Muhtemelen hayatında hiç aşırı dinci görmedin. Ben sana şöyle söyleyeyim, onlar senin de benim de kafamızı keserler. Yukarıda paylaşılan İslam forumuna biraz bak. Hoşgörülü tiplere benziyorlar mı? Bu adamlar dinden çıkanın bile öldürülmesini savunuyorlar. Şu görsel Afganistan'dan. Aslında şu kırbaçlı görsel bile din tartışmasını direk bitirmeli. Hocam kusura bakma ama bakış açın yanlış. Bir din var ve bu dinin özü var. Dinin ne zaman tamamlandığı belli. Yıllar sonra birilerinin bu din adına dinin emirlerine ters iş yapmaları dine dahil değildir ki. Bir insanın feraset sahibi olması lazım, bu uygulamaların islama ters olduğu net birşey. İslam her insanın hesabını ahirete bırakıyor. Ki peygamber de böyle aşırı gruplar hakkında birçok uyarıda bulunmuş. Kuran’da da farklı inanca sahip insanlara nasıl davranılacağıyla ilgili çok net emirler var. Özetle dinde zorlama yoktur deniyor. Bana bu adamı ya da bu tarz şeyleri referans göstermen çok anlamsız geldi.
Valery Legasov Mesaj tarihi: 7 Mayıs Yazar Report Mesaj tarihi: 7 Mayıs On 03.05.2026 at 22:47, Oğuzhan yazdı: @Valery Legasov Neden yoruma açık bir dil kullanılıyor sorunuza zamana göre herkesin farklı dersleri çıkaracağını söylemem ya da insanın anlam bulma imtihanıyla alakalı olduğunu söylememen muhtemelen bu açıklamaları daha önce duyduğunuz için gereksiz olur sanırım. Ancak şöyle bir şey söyliyim çoğu insan için de kullanılan dil, kullanılan kelimelerin derinliği eş anlamlılığı birçok insan için metnin ilahi olduğu konusunda referans oluşturuyor. Metni bir insan oluştursaydı, sizin dediğiniz gibi daha sade bir dil, çelişki oluşturacak ifadelerden kaçınması gerekirdi. Ancak metnin genelinde sizin de dediğiniz gibi bu durumun tersini görüyoruz. Neden böyle tercih edildi sorusuna onlarca cevap bulunabilir. Metnin kendisine göre kaynak ilahi olduğu için her cevap da tutarsız denemeyecek durumda olur. Ama birşeyi de kanıtlamaz. Burada önemli olan 23 yıl gibi çok uzun bir süre boyunca bir insanın ağızından dökülen sözlerin ( metnin edebi kalitesi, metnin tutarlılığı, diğer ilahi kitap kaynaklarına ulaşılabilirlik vs. gibi konularda herkesin kabul ettiği en asgari şartlarda bile ) böyle bir metin oluşturup oluşturamayacağıdır bence. İlahi kaynağa dair kanıtlara ancak bu tarz sorgulamalarla ulaşabiliriz diye düşünüyorum. Çünkü ilahi kaynak her şekilde tercih etmiş olabilir. Milyarlarca insanı etkileyen bir konunun bizim kafamıza tam oturmamış olması son derece olağan, olması gerekendir. Bizim bilebileceğimiz şey bir insanın sınırlarıdır. “Bir insan 23 yıl boyunca değişen onlarca şart altında böyle bir durumu sürdürebilir mi ?” sorusu gibi insan sınırları ya da psikolojisi gibi daha ölçebileceğimiz konulara yönelerek doğru sonuca ulaşılabileceğini düşünüyorum. “Bir insan 23 yıl boyunca böyle bir metni sürdüremez.” “Bu kadar etkileyici ve uzun süreli bir üretim insan kapasitesinin ötesinde olmalı.” Dolayısıyla “ilahi bir kaynaktan gelmiş olmalı.” Yani aslında ortaya çıkan sonuç şu: “Bunu açıklamakta zorlanıyorum, o halde doğaüstü bir açıklama doğru olmalı. 1) Bu çıkarımın temel sorunu, “açıklayamıyorum” hissini doğrudan “açıklaması doğaüstüdür” sonucuna bağlaması. Bir metnin 23 yıl boyunca sürdürülmesi ya da etkileyici bulunması, bunun insan kapasitesinin dışında olduğu anlamına gelmez. Tarih bunun tam tersine örneklerle dolu. Homeros’tan Shakespeare’e, Dante’den Goethe’ye kadar birçok yazar, şair ve düşünür hem uzun süreli hem de son derece etkili eserler üretmiştir. Bu isimlerin ortaya koyduğu külliyatlar, tek bir insan ömrüne sığabilen büyük entelektüel üretimin mümkün olduğunu gösterir. Aynı şekilde siyaset, din ve düşünce tarihinde de kitleleri on yıllar boyunca etkileyen, tutarlı bir çizgi sürdüren çok sayıda figür vardır. Bu tür bir süreklilik; hafıza, disiplin, ikna kabiliyeti, sosyal çevre ve tarihsel koşullar gibi tamamen doğal faktörlerle açıklanabilir. Buradaki mantık hatası şudur: “Bunun nasıl yapıldığını tam olarak açıklayamıyorum” ifadesi, “o halde insan yapamaz” sonucunu zorunlu kılmaz. Bilgi eksikliği, otomatik olarak metafizik bir açıklamayı doğrulamaz. Kelimelerin çok anlamlılığını ve “yoruma açıklığını” ilahiliğe bir işaret gibi sunmak, aslında ciddi bir mantık problemine dayanıyor. Çünkü bir metin her yöne çekilebiliyorsa, bu onun derin olduğu kadar, aynı zamanda sınırlarının belirsiz olduğu anlamına da gelir. Eğer bir metin farklı dönemlerde ve farklı yorum geleneklerinde tamamen farklı anlamlara gelebiliyorsa, burada “mutlak netlik”ten değil, yoruma açık bir dil yapısından söz ederiz. Bu da doğal olarak “tek ve değişmez anlam” iddiasını zayıflatır. 2) Kelimelerin çok anlamlılığını ve “yoruma açıklığını” ilahiliğe bir işaret gibi sunmak, aslında ciddi bir mantık problemine dayanıyor. Çünkü bir metin her yöne çekilebiliyorsa, bu onun derin olduğu kadar, aynı zamanda sınırlarının belirsiz olduğu anlamına da gelir. Eğer bir metin farklı dönemlerde ve farklı yorum geleneklerinde tamamen farklı anlamlara gelebiliyorsa, burada “mutlak netlik”ten değil, yoruma açık bir dil yapısından söz ederiz. Bu da doğal olarak “tek ve değişmez anlam” iddiasını zayıflatır. Üstelik, milyarlarca insanın ebedi kaderi ve doğru yaşam biçimiyle ilişkili olduğu iddia edilen bir rehberin, tarih boyunca farklı yorumlara, mezheplere ve anlam ayrışmalarına konu olması, bunu otomatik olarak “derinlik” diye etiketlemeyi zorlaştırır. Çünkü derinlik ile belirsizlik aynı şey değildir. Eğer varsayım şu ise: “Bu metin ilahidir, çünkü çok katmanlı anlamlar içeriyor,” o zaman şu soru kaçınılmaz olur: Çok katmanlılık gerçekten ilahi kaynağın bir göstergesi mi, yoksa insan dilinin doğal bir özelliği mi? İnsan dili zaten bağlama, kültüre ve zamana göre değişen bir yapıdadır. Şiir, edebiyat ve felsefe metinleri de yüzyıllar boyunca farklı yorumlara açık olmuştur; Homeros’tan Shakespeare’e, Dante’den Goethe’ye kadar pek çok klasik metin farklı dönemlerde farklı anlam katmanlarıyla okunmuştur. 3) “Bir insan bu durumu sürdürebilir mi?” sorusuyla aslında psikolojik sınırlar üzerinden bir argüman kurmuşsunuz. Ancak burada kritik nokta şu: sayılan özellikler “net olmamak”, “yoruma açıklık”, “bağlama göre üslup değişmesi” insan sınırlarının dışına değil, tam tersine insan üretiminin doğal sınırlarına işaret eder. İnsan dili doğası gereği bağlama göre şekillenir; aynı fikir farklı durumlarda farklı tonlarla ifade edilebilir. Metinlerin yoruma açık olması, çok katmanlı anlamlar içermesi ya da tarihsel süreçte farklı şekillerde anlaşılması, insan yazınının zaten beklenen özellikleridir. Dolayısıyla burada bir çelişki oluşuyor: Bu özellikler “ilahi kaynak” lehine delil olarak sunuluyor, ancak aynı özellikler aslında “insan ürünü metinlerde en sık görülen yapısal özellikler” arasında yer alıyor. Eğer gerçekten insan sınırlarının aşıldığından bahsedilecekse, beklenen şey belirsizlik değil; tam tersine mutlak açıklık, tek anlamlılık ve zamandan bağımsız netlik olurdu. Yani bin yıl sonra bile hiçbir yoruma, bağlama veya dış açıklamaya ihtiyaç duymadan aynı şekilde anlaşılabilen bir metin. Oysa yoruma açıklık ve farklı bağlamlarda farklı anlam üretme kapasitesi, insan dilinin kaçınılmaz bir sonucudur; bu yüzden bunu “insan üstü” değil, “insana özgü” bir özellik olarak görmek daha tutarlı olur. 4) Sonuç olarak; mutlak bilgi iddiasında olan bir metnin, “edebi üslup” ya da “insanların anlam bulma imtihanı” gibi gerekçelerle belirsizliği meşrulaştırması, aslında o belirsizliği açıklamak yerine kutsallaştırma riskini doğurur. Çünkü burada belirsizlik, çözülmesi gereken bir mesele olmaktan çıkıp, bizzat bir erdem gibi sunulmuş olur. Asıl soru şudur: Bir metni “insanüstü” kılan şey, herkesin farklı yerlere çekebileceği kadar geniş ve yoruma açık bir dil kullanması mı, yoksa hiçbir insanın üretemeyeceği düzeyde netlik ve tutarlılıkla hakikati ortaya koyması mı?
Oğuzhan Mesaj tarihi: 8 Mayıs Report Mesaj tarihi: 8 Mayıs On 5/7/2026 at 9:04 AM, Valery Legasov said: “Bir insan 23 yıl boyunca böyle bir metni sürdüremez.” “Bu kadar etkileyici ve uzun süreli bir üretim insan kapasitesinin ötesinde olmalı.” Dolayısıyla “ilahi bir kaynaktan gelmiş olmalı.” Yani aslında ortaya çıkan sonuç şu: “Bunu açıklamakta zorlanıyorum, o halde doğaüstü bir açıklama doğru olmalı. 1) Bu çıkarımın temel sorunu, “açıklayamıyorum” hissini doğrudan “açıklaması doğaüstüdür” sonucuna bağlaması. Bir metnin 23 yıl boyunca sürdürülmesi ya da etkileyici bulunması, bunun insan kapasitesinin dışında olduğu anlamına gelmez. Tarih bunun tam tersine örneklerle dolu. Homeros’tan Shakespeare’e, Dante’den Goethe’ye kadar birçok yazar, şair ve düşünür hem uzun süreli hem de son derece etkili eserler üretmiştir. Bu isimlerin ortaya koyduğu külliyatlar, tek bir insan ömrüne sığabilen büyük entelektüel üretimin mümkün olduğunu gösterir. Aynı şekilde siyaset, din ve düşünce tarihinde de kitleleri on yıllar boyunca etkileyen, tutarlı bir çizgi sürdüren çok sayıda figür vardır. Bu tür bir süreklilik; hafıza, disiplin, ikna kabiliyeti, sosyal çevre ve tarihsel koşullar gibi tamamen doğal faktörlerle açıklanabilir. Buradaki mantık hatası şudur: “Bunun nasıl yapıldığını tam olarak açıklayamıyorum” ifadesi, “o halde insan yapamaz” sonucunu zorunlu kılmaz. Bilgi eksikliği, otomatik olarak metafizik bir açıklamayı doğrulamaz. Kelimelerin çok anlamlılığını ve “yoruma açıklığını” ilahiliğe bir işaret gibi sunmak, aslında ciddi bir mantık problemine dayanıyor. Çünkü bir metin her yöne çekilebiliyorsa, bu onun derin olduğu kadar, aynı zamanda sınırlarının belirsiz olduğu anlamına da gelir. Eğer bir metin farklı dönemlerde ve farklı yorum geleneklerinde tamamen farklı anlamlara gelebiliyorsa, burada “mutlak netlik”ten değil, yoruma açık bir dil yapısından söz ederiz. Bu da doğal olarak “tek ve değişmez anlam” iddiasını zayıflatır. 2) Kelimelerin çok anlamlılığını ve “yoruma açıklığını” ilahiliğe bir işaret gibi sunmak, aslında ciddi bir mantık problemine dayanıyor. Çünkü bir metin her yöne çekilebiliyorsa, bu onun derin olduğu kadar, aynı zamanda sınırlarının belirsiz olduğu anlamına da gelir. Eğer bir metin farklı dönemlerde ve farklı yorum geleneklerinde tamamen farklı anlamlara gelebiliyorsa, burada “mutlak netlik”ten değil, yoruma açık bir dil yapısından söz ederiz. Bu da doğal olarak “tek ve değişmez anlam” iddiasını zayıflatır. Üstelik, milyarlarca insanın ebedi kaderi ve doğru yaşam biçimiyle ilişkili olduğu iddia edilen bir rehberin, tarih boyunca farklı yorumlara, mezheplere ve anlam ayrışmalarına konu olması, bunu otomatik olarak “derinlik” diye etiketlemeyi zorlaştırır. Çünkü derinlik ile belirsizlik aynı şey değildir. Eğer varsayım şu ise: “Bu metin ilahidir, çünkü çok katmanlı anlamlar içeriyor,” o zaman şu soru kaçınılmaz olur: Çok katmanlılık gerçekten ilahi kaynağın bir göstergesi mi, yoksa insan dilinin doğal bir özelliği mi? İnsan dili zaten bağlama, kültüre ve zamana göre değişen bir yapıdadır. Şiir, edebiyat ve felsefe metinleri de yüzyıllar boyunca farklı yorumlara açık olmuştur; Homeros’tan Shakespeare’e, Dante’den Goethe’ye kadar pek çok klasik metin farklı dönemlerde farklı anlam katmanlarıyla okunmuştur. 3) “Bir insan bu durumu sürdürebilir mi?” sorusuyla aslında psikolojik sınırlar üzerinden bir argüman kurmuşsunuz. Ancak burada kritik nokta şu: sayılan özellikler “net olmamak”, “yoruma açıklık”, “bağlama göre üslup değişmesi” insan sınırlarının dışına değil, tam tersine insan üretiminin doğal sınırlarına işaret eder. İnsan dili doğası gereği bağlama göre şekillenir; aynı fikir farklı durumlarda farklı tonlarla ifade edilebilir. Metinlerin yoruma açık olması, çok katmanlı anlamlar içermesi ya da tarihsel süreçte farklı şekillerde anlaşılması, insan yazınının zaten beklenen özellikleridir. Dolayısıyla burada bir çelişki oluşuyor: Bu özellikler “ilahi kaynak” lehine delil olarak sunuluyor, ancak aynı özellikler aslında “insan ürünü metinlerde en sık görülen yapısal özellikler” arasında yer alıyor. Eğer gerçekten insan sınırlarının aşıldığından bahsedilecekse, beklenen şey belirsizlik değil; tam tersine mutlak açıklık, tek anlamlılık ve zamandan bağımsız netlik olurdu. Yani bin yıl sonra bile hiçbir yoruma, bağlama veya dış açıklamaya ihtiyaç duymadan aynı şekilde anlaşılabilen bir metin. Oysa yoruma açıklık ve farklı bağlamlarda farklı anlam üretme kapasitesi, insan dilinin kaçınılmaz bir sonucudur; bu yüzden bunu “insan üstü” değil, “insana özgü” bir özellik olarak görmek daha tutarlı olur. 4) Sonuç olarak; mutlak bilgi iddiasında olan bir metnin, “edebi üslup” ya da “insanların anlam bulma imtihanı” gibi gerekçelerle belirsizliği meşrulaştırması, aslında o belirsizliği açıklamak yerine kutsallaştırma riskini doğurur. Çünkü burada belirsizlik, çözülmesi gereken bir mesele olmaktan çıkıp, bizzat bir erdem gibi sunulmuş olur. Asıl soru şudur: Bir metni “insanüstü” kılan şey, herkesin farklı yerlere çekebileceği kadar geniş ve yoruma açık bir dil kullanması mı, yoksa hiçbir insanın üretemeyeceği düzeyde netlik ve tutarlılıkla hakikati ortaya koyması mı? Öncelikle detayları açıklamalarınız için çok teşekkür ederim. Yazdıklarınızın geneline itiraz edecek birşey yok. Sadece şunu kendi adıma düzeltmek isterim. Kastettiğim sey bir metin yoruma açık ifadeler içeriyorsa ilahi olmaya daha yakındırdan ziyade , bir insan peygamber olduğunu iddia etse ve getirdiği kitabın kıyamete kadar geçerli olacağını planlasa, ( tamamen yalan olduğu senaryodan bahsediyorum) zaten çok geniş bir metni ezberden yönetiyorken ve kurguluyorken, çelişki oluşturması riskli ifade ve edebi yöntemlere mümkün olduğunca girmemesi gerekirdi şeklinde birşeydi. Orada bahsetmeye çalıştığım şey sıfır çelişki toleransı olan bir metin için ifadeler ve dil derinleştiğinde çelişki riskinin de artacağıyla alakalıydı. Son sorunuz icin yoruma açık bir dil kullanılması ya da sade bir dil kullanılması ( netlik ve tutarlılıktan kastınız buysa eğer ) insanüstü olması açısından bir kriter değildir bana gore . Daha çok bir tercihtir . ilahi metin iki türlü de gelmiş olabilirdi. Sorun yoruma açık bir dil kullanılması size mantıksız geliyorsa mesela yaptığınız açıklamanın kompleksliği göz önünde bulundurunca dusunme kapasitesi fazlasıyla olan insanoğluna dusunme ve akletme gerektiren bir metin gelmesi olağandır bana göre . En basta belirttiğiniz gibi bir metnin çok üstün özelliklere sahip olması direk doğaüstü olduğunu kanıtlamaz . Örnek veriyorum , bir kisi çok etkileyici bir dille bir metin ortaya çıkarabilirdi ve metin ya da din yalan da olabilirdi. Bu tek basına birşey kanıtlamaz sizin de dediğiniz gibi. Ancak daha genişten bakınca şöyle bir durum var Bir kişi peygamber olduğunu iddia ediyor. Ortada 23 yıl boyunca sözlü aktarım sonucu parça parça ve karmaşık sırayla oluşmuş ve 1400 yıl sonrasına ulaşmış bir kitap var. Sadece kitabı ele aldığımızda ; Bir insan böyle bir kitabı oluşturmuş olabilir mi sorusunu sorunca sizin de belirttiğiniz gibi evet örnekleri var , bir insan edebi olarak böyle bir metin yazmış olabilir. Zordur ama imkansız değildir cevabı çıkar diyelim. Ama buna ek olarak şöyle bir soru çıkar. Bir insan ya da yazar bu eseri , geri dönüp düzeltme yapmadan , hayatın her anında anlık olarak gelişen olaylar üzerine öncesinde bir çalışma yapmadan , her türlü psikolojik ve fiziksel durumda ( bir savaşın ortasında , evladı öldüğünde , hastalandığında, boykota Maruz kaldığında vs. ) oluşturabilir mi? ihtimal azaldı değil mi? Sizin saydığınız yazarların ya da metinlerin hiçbiri bu şekilde oluşturulmadı. Diyelim ki evet daha zor ama mümkün . Buna ek olarak şöyle bir soru daha soralım mesela. Bir yazar ki böyle özel bir yeteneği var, ama 40 yaşına kadar bu hiç bir şekilde ortaya çıkmasın. Eser ortaya koymaya başlasın 40 yaşında ve bunu direk kendi zirvesinde yapsın. Eminim bu durum bahsettiğiniz yazarların hepsi ustalık eserlerinden önce belirli aşamalardan geçmiştir. Diyelim ki bu garip durum olayı daha zorlaştırıyor ama yine mümkün. Yine bu kişide bu durumların yanında çok kompleks bir ezber ve çok farklı zamanda söylediği yazılı olmayan ayetleri hafızasında tutup bunları Kitaptaki sıraya gore organize edebilme yeteneği olması gerekli. Çünkü ayetler çok farklı zamanlarda çok farklı arayla ilk kez söyleniyor. Diyelim bu da olayı zorlaştıran etkenlerden biri ama yine mümkün. Yine bu yukarıdakileri yapılırken bir de metinde günlük hayattaki dilden çok farklı bir dil kullanmasına rağmen , günlük hayatta bu dili kullanmaması lazım yazarın. Adeta uzun yıllar boyunca cift kişilikli gibi fire vermeden bu rolü sürdürmesi lazım. Diyelim bu da zorlaştırıyor ama mümkün. Bunlar sadece metin üzerinden genel bir sorgulama. Tamam diyelim ki bunların hepsi mümkün , teoride imkansız diye birşey yok. Ama söz konusu kisi bir insan, o insanda olması gereken özellikler düşünülünce bu mümkün nasıl bir mümkün ? Parca parca süreklilik , hafıza , liderlik, yazarlık gibi birçok konuda bu gereklilikleri karşılayan nadir başka örnekler olmasıyla bu olasılıkların hepsinin aynı kişide olması istatiksel olarak aynı şey mi? Benim demek istediğim sey açıklayamıyorum o zaman ilahidir değil. Peygamberlik iddia eden biri var ve bunun doğru olmama ihtimali icin birçok imkansıza yakın olayın ( ya da çok nadir görülebilen diyelim) aynı denklemde gerçekleşmesi lazım . Bu gerçekleşmesi zor olan olayların sayısı ve zorluğu ne kadar fazlaysa o kişinin peygamber olma olasılığı da o kadar artar doğal olarak.
Valery Legasov Mesaj tarihi: 9 Mayıs Yazar Report Mesaj tarihi: 9 Mayıs Ben bu konunun ilk mesajında, her şeyi bilen bir Allah’ın neden “yüz bin veya daha fazla insana” gibi kesinlik içermeyen bir ifade kullandığını sormuştum. Siz ise bunun belirsizlik değil, edebi üslup olduğunu; Kuran’ın bir rapor ya da teknik metin değil, bir hidayet kitabı olduğu şeklinde cevap verdiniz. Peki, Bakara 185’te Kuran kendisini insanlık için bir rehber olarak tanımlamıyor mu? Tanımlıyor. Kuran’ın bazı ayetlerinde de kendisinin kesin ve mutlak bilgi olduğuna dair ayetlerde mevcut. Eğer bir kitap “ben mutlak bilgiyim ve insanlığa rehberlik etmek için gönderildim” diyorsa, yanlış anlaşılma ihtimalini en aza indirecek bir dil kullanması beklenir. Peki neden buna rağmen kesinlik içermeyen ve farklı yorumlara açık olabilecek ifadeler tercih edilmiş? Bu soruyu sorduğumda ise konuyu, ayetin içeriğinden ziyade “bir insan bunu 23 yıl boyunca nasıl sürdürebildi?” tartışmasına kaydırdınız. Oysa benim itirazım metnin tarihsel sürdürülebilirliğinden çok, kullanılan dilin neden bu şekilde yapılandığı ve bunun gerçekten “çelişkiyi en aza indiren bir tasarım” olup olmadığıydı. Şimdi de diyorsunuz ki; “herkes farklı zamanlarda farklı dersler çıkarabilsin diye bu ayetlerde kesinlik içermeyen, çelişkiye açık ifadeler kullanılmış, bu yüzden de düşünme ve akletme gerektiren bir metin tercih edilmiş. Yani size göre Allah bir risk aldı, Kuran’da yoruma açık ve potansiyel olarak çelişkiye elverişli ifadeler kullandı, Muhammed bunu 23 yıl boyunca sürdürdü ve 1400 yıl sonra günümüze ulaştı. Kuran'ın tarihsel olarak bugünlere ulaşmış olması, Kuran'da kullanılan dilin kesinlik içermeyen ve farklı yorumlara açık olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İslam tarhini incelediğimiz zaman ortada tek bir Kuran olmasına rağmen farklı mezhepler, farklı hukuk sistemleri, farklı teolojik yorumlar ve hatta birbirine zıt çıkarımlar oluşmuştur. Kuran öyle bir kitap ki; Edip Yüksel “huriler” ifadesini alıp bunu “Allah cennette hizmetçi robotlar verecek” şeklinde yorumlayabiliyor. Bir başkası “ebabil kuşları”nı F-16’lara, attıkları taşları da füzelere benzetip “Kur’an yüzyıllar öncesinden F-16’ları bilmiş” diyebiliyor. Başka biri ise “zerre” ifadesinden yola çıkarak “Kur’an atom altı parçacıkları biliyordu” sonucuna ulaşabiliyor. İşte Kuran böyle bir kitap, ucu açık, nereye çekersen oraya gidiyor, herhangi bir sınırı yok bunun. Ortada tek bir Kuran olmasına rağmen, aynı ayet için yüzlerce farklı meal ve sayfalarca tefsir yazılıyor. Uygulamada ise ülkeden ülkeye büyük farklılıklar görülebiliyor. Afganistan’da kadınlar sokağa adım atmaya cesaret edemiyor, sosyal hayattan tamam dışlanmışlar, eğitim alma hakları yok. Dubai’de ise kadınlar çok daha görünür bir sosyal ve ekonomik role sahip. Eğitim alabiliyorlar, çalışabiliyor, araç kullanabiliyor ve tek başına ya da arkadaşlarıyla sosyal hayatta aktif şekilde yer alabiliyorlar. İşte yoruma açıklık, kesin olmayan ifadeler yüzünden ortaya farklı islam anlayışları çıkıyor. Şimdi şu konuya tekrar dönelim: Bir insan 23 yıl boyunca böyle bir metni sürdüremez mi, yoksa sürdürür mü? Siz özet olarak şunu savunuyorsunuz: "Bu gerçekleşmesi zor olan olayların sayısı ve zorluğu ne kadar fazlaysa ve bu özellikler tutarlı biçimde bir araya gelip tek bir kişide birleşiyorsa, o kişinin peygamber olma olasılığı doğal olarak artar" Peki ben size şunu sorayım: Nadirliklerin birleşimi = otomatik olarak olağanüstülük / doğaüstülük mü? Mesela Napoleon Bonaparte’a baktığımız zaman askeri deha, stratejik zeka, siyasi liderlik ve psikolojik etki gibi birçok nadir özelliğin tek bir kişide birleştiğini görüyoruz. Şimdi bütün bunlar bir araya geldi diye o zaman Napoleon'u peygamber mi ilan etmemiz lazım? Sizin bu yorumunuza göre bu sorunun cevabı evet olmalı. Napoleon, Fransa’da önce Konsüllük döneminde (1799–1804) fiilen ülkeyi yönetiyor, sonra 1804’te imparator olup Fransa İmparatorluğu’nu kuruyor; bu süreçte Batı ve Orta Avrupa’nın büyük kısmını etkisi altına alıyor—İtalya, Hollanda, İspanya’nın büyük bölümü, Almanya’nın batısı ve Polonya hattına kadar uzanan bir kontrol alanı var. Bir de 1812’de Moskova seferi var; Rusya’nın içlerine kadar girip Moskova’yı kısa süreli işgal ediyor ama geri çekilmek zorunda kalıyor. Napoleon Bonaparte bütün bunları 51 yıllık hayatına ve yaklaşık 10–15 yıllık aktif iktidar dönemine sığdırıyor. Peki Muhammad? 23 yıllık peygamberlik döneminde daha çok Hicaz bölgesi merkezli bir etki alanı içinde kalıyor. Şimdi “600’lü yılların şartları ile 1800’lü yılların şartları aynı değil” şeklinde bir argüman sunulabilirsiniz. (Muhammad açısından bakarsak arkasında her şeye gücü yettiği kabul edilen bir Allah varken, Napoleon Bonaparte açısından böyle bir metafizik destek yoktu.)
Valery Legasov Mesaj tarihi: 9 Mayıs Yazar Report Mesaj tarihi: 9 Mayıs Büyük İskender, MÖ 334–323 yılları arasındaki yaklaşık 10–13 yıllık fetih sürecinde Yunanistan’dan başlayıp Anadolu, Mısır, Mezopotamya, İran, Orta Asya ve Hindistan’ın kuzeybatısına kadar uzanan yaklaşık 5 milyon km²’lik dev bir imparatorluk kurdu. Şimdi bu adam bütün bu nadir yeteneklere sahip diye otomatik olarak “peygamber” sınıfına mı giriyor? Hayır. Büyük İskender'in arkasında her şeye gücü yeten bir Allah yoktu, ona yardım eden melek orduları yoktu ya da yere vurduğunda denizi ikiye ayıran mucizevi bir asaya sahip değildi. Buna rağmen tarihin en büyük fetihlerinden birini gerçekleştirebildi. Peki Muhammed? Arkasında Allah var, Melek orduları ve türlü türlü mucizelere sahip, hatta rivayetlere göre Ay'ı bile ikiye bölmüş ama bakıyorsun Hicaz bölgesinde dışarı çıkamamış. Kuran'a bakıyorsun onu da kimse anlayamamış, 20-25 tane mezhep var hepsi de farklı şeyleri savunuyor, kısacık ayet için 50-60 farklı meal yapılıyor, kısacık ayet için sayfalarca tefsir yazılıyor. İşte bütün bunlar, ayetlerin kesin bir ifade içermemesinden ve hepsinin ucu açık olmasından kaynaklanıyor. Nereye çekilirse oraya gidiyor; tamamen okuyanın hayal gücüne kalmış. Şu ana kadar yazdığım her şeyin yeterince açık olduğunu düşünüyorum. Bu ayet üzerinde de yeterince durdum. Eğer bir sorunuz varsa, lütfen önceki mesajları gözden geçirin. Zira ben Saffat 147 ile ilgili artık herhangi bir şey yazmayacağım. Ayetin kendisi de ortada, yazılan mesajlar da ortada. Eminim ki bu ayete meal ve tefsir yapanlar bile, benim gibi bir ateist kadar üzerinde düşünmemiştir.
Oğuzhan Mesaj tarihi: 10 Mayıs Report Mesaj tarihi: 10 Mayıs On 5/9/2026 at 2:04 PM, Valery Legasov said: Ben bu konunun ilk mesajında, her şeyi bilen bir Allah’ın neden “yüz bin veya daha fazla insana” gibi kesinlik içermeyen bir ifade kullandığını sormuştum. Siz ise bunun belirsizlik değil, edebi üslup olduğunu; Kuran’ın bir rapor ya da teknik metin değil, bir hidayet kitabı olduğu şeklinde cevap verdiniz. Peki, Bakara 185’te Kuran kendisini insanlık için bir rehber olarak tanımlamıyor mu? Tanımlıyor. Kuran’ın bazı ayetlerinde de kendisinin kesin ve mutlak bilgi olduğuna dair ayetlerde mevcut. Eğer bir kitap “ben mutlak bilgiyim ve insanlığa rehberlik etmek için gönderildim” diyorsa, yanlış anlaşılma ihtimalini en aza indirecek bir dil kullanması beklenir. Peki neden buna rağmen kesinlik içermeyen ve farklı yorumlara açık olabilecek ifadeler tercih edilmiş? Bu soruyu sorduğumda ise konuyu, ayetin içeriğinden ziyade “bir insan bunu 23 yıl boyunca nasıl sürdürebildi?” tartışmasına kaydırdınız. Oysa benim itirazım metnin tarihsel sürdürülebilirliğinden çok, kullanılan dilin neden bu şekilde yapılandığı ve bunun gerçekten “çelişkiyi en aza indiren bir tasarım” olup olmadığıydı. Şimdi de diyorsunuz ki; “herkes farklı zamanlarda farklı dersler çıkarabilsin diye bu ayetlerde kesinlik içermeyen, çelişkiye açık ifadeler kullanılmış, bu yüzden de düşünme ve akletme gerektiren bir metin tercih edilmiş. Yani size göre Allah bir risk aldı, Kuran’da yoruma açık ve potansiyel olarak çelişkiye elverişli ifadeler kullandı, Muhammed bunu 23 yıl boyunca sürdürdü ve 1400 yıl sonra günümüze ulaştı. Kuran'ın tarihsel olarak bugünlere ulaşmış olması, Kuran'da kullanılan dilin kesinlik içermeyen ve farklı yorumlara açık olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İslam tarhini incelediğimiz zaman ortada tek bir Kuran olmasına rağmen farklı mezhepler, farklı hukuk sistemleri, farklı teolojik yorumlar ve hatta birbirine zıt çıkarımlar oluşmuştur. Kuran öyle bir kitap ki; Edip Yüksel “huriler” ifadesini alıp bunu “Allah cennette hizmetçi robotlar verecek” şeklinde yorumlayabiliyor. Bir başkası “ebabil kuşları”nı F-16’lara, attıkları taşları da füzelere benzetip “Kur’an yüzyıllar öncesinden F-16’ları bilmiş” diyebiliyor. Başka biri ise “zerre” ifadesinden yola çıkarak “Kur’an atom altı parçacıkları biliyordu” sonucuna ulaşabiliyor. İşte Kuran böyle bir kitap, ucu açık, nereye çekersen oraya gidiyor, herhangi bir sınırı yok bunun. Ortada tek bir Kuran olmasına rağmen, aynı ayet için yüzlerce farklı meal ve sayfalarca tefsir yazılıyor. Uygulamada ise ülkeden ülkeye büyük farklılıklar görülebiliyor. Afganistan’da kadınlar sokağa adım atmaya cesaret edemiyor, sosyal hayattan tamam dışlanmışlar, eğitim alma hakları yok. Dubai’de ise kadınlar çok daha görünür bir sosyal ve ekonomik role sahip. Eğitim alabiliyorlar, çalışabiliyor, araç kullanabiliyor ve tek başına ya da arkadaşlarıyla sosyal hayatta aktif şekilde yer alabiliyorlar. İşte yoruma açıklık, kesin olmayan ifadeler yüzünden ortaya farklı islam anlayışları çıkıyor. Şimdi şu konuya tekrar dönelim: Bir insan 23 yıl boyunca böyle bir metni sürdüremez mi, yoksa sürdürür mü? Siz özet olarak şunu savunuyorsunuz: "Bu gerçekleşmesi zor olan olayların sayısı ve zorluğu ne kadar fazlaysa ve bu özellikler tutarlı biçimde bir araya gelip tek bir kişide birleşiyorsa, o kişinin peygamber olma olasılığı doğal olarak artar" Peki ben size şunu sorayım: Nadirliklerin birleşimi = otomatik olarak olağanüstülük / doğaüstülük mü? Mesela Napoleon Bonaparte’a baktığımız zaman askeri deha, stratejik zeka, siyasi liderlik ve psikolojik etki gibi birçok nadir özelliğin tek bir kişide birleştiğini görüyoruz. Şimdi bütün bunlar bir araya geldi diye o zaman Napoleon'u peygamber mi ilan etmemiz lazım? Sizin bu yorumunuza göre bu sorunun cevabı evet olmalı. Napoleon, Fransa’da önce Konsüllük döneminde (1799–1804) fiilen ülkeyi yönetiyor, sonra 1804’te imparator olup Fransa İmparatorluğu’nu kuruyor; bu süreçte Batı ve Orta Avrupa’nın büyük kısmını etkisi altına alıyor—İtalya, Hollanda, İspanya’nın büyük bölümü, Almanya’nın batısı ve Polonya hattına kadar uzanan bir kontrol alanı var. Bir de 1812’de Moskova seferi var; Rusya’nın içlerine kadar girip Moskova’yı kısa süreli işgal ediyor ama geri çekilmek zorunda kalıyor. Napoleon Bonaparte bütün bunları 51 yıllık hayatına ve yaklaşık 10–15 yıllık aktif iktidar dönemine sığdırıyor. Peki Muhammad? 23 yıllık peygamberlik döneminde daha çok Hicaz bölgesi merkezli bir etki alanı içinde kalıyor. Şimdi “600’lü yılların şartları ile 1800’lü yılların şartları aynı değil” şeklinde bir argüman sunulabilirsiniz. (Muhammad açısından bakarsak arkasında her şeye gücü yettiği kabul edilen bir Allah varken, Napoleon Bonaparte açısından böyle bir metafizik destek yoktu.) Kuran ucu açıktır ifadenizi bir başkası tarafından uçsuz bucaksız bir deniz olarak da ifade edilebilir. Evet, mantık çerçevesinde yoruma acık olanlar da vardır , kesin hüküm bildirenler de vardır. F-16 , robot huri konuları çok mantık çerçevesinde olduğu söylenemez diye düşünüyorum. Mutlak bilgi ve belirsizlik ( ucu açıklık) arasında kurduğunuz bağlantıyı tam anlamadım. Evet tam sayı verilmemiş , bir ucu açıklık belirsizlik var (sayı konusunda ). Peki 117 bin kişi denilseydi bu mutlak bilgi olduğu anlamına mı gelirdi kesinlikle ? Mesela o olay hiç yaşanmamış olsaydı ama bir metinde 117500 kisi diye anlatılsaydı bu o bilginin mutlak bilgi olduğu anlamına mı gelirdi ? Ne spesifik bir rakam verilmesi onu mutlak bilgi yapardı ne de spesifik rakam verilmemiş olması onun mutlak bilgi olmadığını gösterir. Şöyle söyliyim; biz öldük , bütün kayıtlar açıldı ve öğrendik ki tam sayı 127673 imiş. Siz o zaman bu bilgi mutlak değilmiş der miydiniz? Ya da öldük, cennet hayatı başladı ve huriler var robota dair de birşey yok. Siz ya birisi dünyadayken robot huriler olabilir demişti , Kuran'da verilen bilgi mutlak değilmiş mi derdiniz yoksa Kuran'da verilen bilginin mutlak olduğu mu ortaya çıkmış olurdu ? Kullanılan dilinde bu konuda birşey kanıtlayamacağını düşünmüyorum iki taraftan da bakınca. Bilginin mutlak olup olmadığını bu hayatta değil ölümden sonra teyit edebileceğiz. Mutlak bilgiden ne anladığınızı tam bilmiyorum ama mutlak bilgiyi insanoğlunun bilebileceğini düşünmüyorum. insan akleder ama bilgisi sadece gördüğü ya da ölçtüğü kadardır. Yani bir insanın bilemeyeceği ve çok uzak olduğu bir alandan yola çıkarak Kuran'la ilgili doğru sonuca varmaya çalışması ( her iki taraf için de ) doğru bir method değildir bana göre . Kuran da kaynağının mutlak bilgi sahibi olduğunu iddia ediyor ancak siz benim mutlak bilgi olduğumu ölcebilirsiniz ve herkes benim doğru olduğunu görür gibi bir ifade yoktur. Yani matematiksel bir kanıt olduğunu iddia etmez . Akleden biri için deliller olduğu söylenir. Afganistan 'in sosyal yapısına çok hakim değilim ama bahsettiğiniz üç konunun da kültürel durumların etkisiyle ortaya çık tığı açıktır. Kadınların medine döneminde sahip olduğu haklara ya da o dönemki yaşantıya baktığınızda eğitim ve sosyal hayata katılma konularında islamın çizdiği çerçeve anlaşılmaktadır. Sizin beklediğiniz soyle birşey : bir insan ya da toplum müslüman olsun , sonra bütün emir ve yasaklar onlarda otomatik olarak zuhur etsin. Örnek veriyorum insanın anne babasına karşı her şartta en güzel davranması emredilmiştir. Bu net bir emirdir islamda. Ama müslümanlar buna göre davranmıyorsa bu durum dinin hükmünde bir belirsizlik olduğu anlamına gelmez. Hocam ben Muhammed bir dahi ve Iiderdir iddiasında olan bir oryantalist olsam aynı zamanda da buna dayanarak Müslüman olduğunu felan söylesem Napolyon ve Büyük iskender konusundaki karşılaştırmanızı anlamaya çalışırdım. Beni ilgilendiren konu kişinin elçiliği. Aksine kişinin dahi olduğu ya da çok buyuk bir lider özellikleri olduğu konusunda bir iddiam yok. Kişinin ya da dinin de öyle bir iddiası yok. İslam'da da savaşlar kazanılır peygamberler çok buyuk komutanlar olur gibi kesin bir iddia yoktur. Aksine müslümanların sınanacağı söylenir. Kişi 40 yasında ben elçiyim ve bize tevhid emrediliyor diyor. 20'li 30' lu yaşlarında ne vaaz verme ne şiir yazma gibi bir teşebbüsü olduğuna dair bir kanıt yok. Yıllarca çok az takipçisi oluyor dediği şey ben elçiyim bize tevhid emrediliyor. Devlet kuruyor takipçileri artıyor , savaşlar kazanıyor, dediği şey ben elçiyim bize tevhid emrediliyor. Veda hutbesinde yüz bin kisinin önündeyken de , ölürken de dediği şey ben elciyim. Elçi olmaması için 23 yıl boyunca halkın içerisindeyken her şartta yalan söyleme, rol yapma özelliğinin olması Lazım. Birçok alanda çok ileri seviyede yeteneklerinin olması lazım.( edebiyat, üslup devamlılığı, kulaktan duyduğu diğer metinleri işleyeme, acayip bir psikolojik sağlamlık ve devamlılık, ezberden koca bir metni ve veriyi kontrol etme vb. ) Bunları da aralıksız ve hatasız yapması lazım. Evet bu kadar nadir görülen olayın bir arada görünme olasılığı bana göre yoktur. Bu da elçi olmama ihtimalini ortadan kaldırır. Bu da elçi olduğu sonucunu doğurur. Kişi her yeri fethettikten sonra çıkıp ben peygamberim deseydi ben de size bu fetihleri argüman gösterseydim o zaman Napolyon ve Buyuk iskender karşılaştırmanızın bir mantığı olurdu. Saffat 147 ile ilgili ya da diğer konularla ilgili ben de daha birşey demeyeceğim. Zira her ne kadar her türlü kaynağa erişsen de, yazıp silme imkanın olsa da bir fikri metre dökmeye çalışmak kafaca çok yorucu oluyor. Basit birşeyi açıklamaya çalışıyorsun, bir bakmışsın bir sayfa yazı olmuş. Çok sürdürülebilir birşey değil benim açımdan. Zira Saffat 147 ile ilgili konu için yazdıklarım üzerinden yaklaşık bir iki ay geçti ancak detaylar vs. hatırlamak insan olarak kısıtlı belleğimle gerçekten çok zor. Sonuç olarak görüşlerinize saygı duyuyorum, fikirlerinizi paylaştığınız için teşekkür ederim.
Valery Legasov Mesaj tarihi: 12 Mayıs Yazar Report Mesaj tarihi: 12 Mayıs Aslında “birçok nadir özelliğin tek kişide birleşmesi” meselesine örnek olarak bence Lenin çok daha iyi bir örnek olabilir. Düşünsenize: Sürgünde yaşayan, maddi imkanları sınırlı bir adam çıkıyor ve yıllarca tek bir fikre obsesif şekilde bağlı kalıyor. Sonra dünyanın en büyük imparatorluklarından birinin çöküş sürecinde ortaya çıkıp devrimin liderlerinden biri haline geliyor. Ama mesele sadece siyasi başarı da değil. Aynı kişide ideolojik üretim, teorik derinlik, propaganda yeteneği, organizasyon kabiliyeti, psikolojik dayanıklılık, stratejik zeka, kitle mobilizasyonu ve yıllarca süren kararlılık birleşiyor. Üstelik bunu sürgün, takip edilme, iç savaş, başarısızlık riski, yalnızlaşma ve sürekli tehdit altında yaşama gibi çok ağır şartlar altında yapıyor. Ve bütün bunlara rağmen yıllarca aynı ana fikri savunuyor: “Marksist devrim gerçekleşecek.” Şimdi birisi çıkıp şöyle diyebilir: “Bu kadar nadir özelliğin tek kişide birleşme ihtimali yok denecek kadar az. O halde Lenin tarihüstü/metafizik bir figür olmalı.” Ama biz böyle düşünmüyoruz. Neden? Çünkü insanlık tarihinde bazen gerçekten olağanüstü bireyler çıkabiliyor. Çok düşük olasılıklı özellik kümeleri bazen tek kişide toplanabiliyor. Benim anlatmaya çalıştığım nokta tam olarak bu. Bir diğer konu da şu: Siz “23 yıl boyunca hata yapmadan sürdürmek” diyorsunuz ama ben burada yine yorum farkı görüyorum. Çünkü Müslüman biri Kuran’daki ifadeleri doğal olarak tutarlı görüyor; şüpheci biri ise bazı yerlerde belirsizlik, tekrar, bağlamsallık veya yoruma açıklık görüyor. Yani “hatasızlık” dediğiniz şey zaten önce kabul edilmiş bir inanç filtresinden geçiyor. Mesela Saffat 147 örneğinde benim dikkat çektiğim şey şuydu: Her şeyi bilen bir varlığın neden yaklaşık/belirsiz ifade kullandığı. Siz ise buna: “Kesin sayı verilmesi zaten mutlak bilgi kanıtı olmazdı” diye cevap verdiniz. Bu doğru; ama benim sorum tam olarak bu değildi zaten. Ben “Bu ifade yanlış” demedim. “Bu ifade neden özellikle böyle kurulmuş?” diye sordum. Çünkü Kuran’ın diliyle ilgili genel gözlemim şu: Metin çoğu zaman farklı çağlarda farklı anlam katmanları üretmeye çok açık bir yapıda çalışıyor. Bu yüzden tarih boyunca aynı ayetten çok farklı sonuçlar çıkarılabiliyor. Ve açıkçası ben bunu ilahi bir tasarımdan çok insan dilinin doğal özelliği gibi görüyorum. 1
Saturn Mesaj tarihi: Pazar saat 18:50 Report Mesaj tarihi: Pazar saat 18:50 On 05.05.2026 at 00:29, Oğuzhan yazdı: Hocam kusura bakma ama bakış açın yanlış. Bir din var ve bu dinin özü var. Dinin ne zaman tamamlandığı belli. Yıllar sonra birilerinin bu din adına dinin emirlerine ters iş yapmaları dine dahil değildir ki. Bir insanın feraset sahibi olması lazım, bu uygulamaların islama ters olduğu net birşey. İslam her insanın hesabını ahirete bırakıyor. Ki peygamber de böyle aşırı gruplar hakkında birçok uyarıda bulunmuş. Kuran’da da farklı inanca sahip insanlara nasıl davranılacağıyla ilgili çok net emirler var. Özetle dinde zorlama yoktur deniyor. Bana bu adamı ya da bu tarz şeyleri referans göstermen çok anlamsız geldi. Çok garip. Seninle anlaşmamız mümkün değil. Zaten deistsin sen. Sen müslüman filan değilsin. Büyük ihtimal taklit yapıyorsun. Dinde nasıl zorlama yok? Kendi kafana göre din uydurursan, zorlama olmadığına da rahatlıkla inanabilirsin. Alıntı Mürted kavramı ve dini/hukuki statüsüyle ilgili öne çıkan detaylar şunlardır: İnançsal Durum: Kişi, sadece başka bir dine geçerek değil, İslam'ın kesin kabul edilen temel inanç esaslarından (akaid) birini veya farz olan bir hükmü açıktan inkâr ederek de bu duruma düşebilir. Dini Hükümler: İslam fıkhına göre mürted olan bir kişinin eski ibadetleri geçersiz sayılır. Müslüman bir kişiyle evliyse nikâhı düşer, kestiği hayvanın eti yenmez ve öldüğünde İslami usullere göre yıkanıp Müslüman mezarlığına defnedilmez. Cezai Durum: Klasik İslam hukukunda irtidad büyük bir suç (hadd suçu) olarak kabul edilir. Akıl sağlığı yerinde ve ergenlik çağına gelmiş bir mürtedden tövbe edip İslam'a dönmesi istenir. Tövbe etmemesi durumunda klasik fıkıh mezheplerinin çoğunluğunda bu suçun dünyevi cezasının ölüm olduğu belirtilmiştir. Günümüzdeki modern İslam hukukçuları ve ilahiyatçılar arasında bu cezanın uygulanışı ve tarihsel bağlamı hakkında farklı tartışmalar ve yorumlar bulunmaktadır.
Recommended Posts
Create an account or sign in to comment
You need to be a member in order to leave a comment
Create an account
Sign up for a new account in our community. It's easy!
Register a new accountGiriş yap
Already have an account? Sign in here.
Sign In Now