Kesinlikle katılıyorum ama benim asıl anlamadığım başka bir şey var.
İnsanlar, kutsal metnin sabitliğini "mutlak" kabul ederken, bu sabitliğin hangi sonuçları zorunlu olarak ürettiğini neden hiç sorgulamıyor?
Yani "X varsa Y olur" deniyor ama kimse şunu sormuyor: "Y yerine başka bir sonuç mümkün mü, yoksa bu kaçınılmaz mı?" Sorulmuyor. Çünkü sorulursa sistem çöker. Metin değişmez deniyor, ama sonuçlar rahatsız edici hale gelince bu sefer yorum esnetiliyor. Yani sabit olan metin değil; kişinin tahammül eşiği.
Taliban, IŞİD, Boko Haram gibi yapılar bu oyunu oynamıyor. Metni olduğu gibi alıyorlar, sonuçlarına da katlanıyorlar. Bu yüzden korkutucular ama tutarsız değiller.
Ilımlı dindarın yaptığı şey ise şu: Metni mutlak kabul edip, sonuçlarını keyfine göre güncellemek.
İnsan, kendi bakışına, algısına, sezgilerine, duygularına ve mantığına öyle mutlak bir güven duyuyor ki; karşısına “mutlak” iddiasıyla çıkan her kuralı, her hükmü, her sistemi "kendine uydurmadan bırakmıyor." Bu bir yorum farkı değil, refleks. İnsan, rahatsız olduğu şeyi yanlış ilan edecek kadar kendinden emin; yetmediğinde onu “yanlış anlaşılmış” sayacak kadar da küstah.
Bu yüzden mutlaklık iddiası baştan çökmüş durumda. Mutlak kabul edilse bile insanın elinde kalıyor; çünkü onu anlamlandıran, süzen, törpüleyen, güncelleyen yine insanın kendisi. Mutlak reddedilse de sonuç değişmiyor; bu kez açıkça "benim vicdanıma uymuyor" deniyor. İki durumda da hakem değişmiyor.
Ortada aşkın bir otorite yok; sadece "insanın kendi ahlaki konforunu korumak için yaptığı restorasyonlar" var. Bugün "Tanrı böyle emretmiş olamaz" denilen yerde konuşan Tanrı değil, insanın kendi tahammül sınırı. Kurallar değişmiyor gibi yapılıyor ama her seferinde insanın kaldırabileceği hale getiriliyor.