Jump to content

MMurtaza23

Members
  • Posts

    8
  • Joined

  • Last visited

Reputation

0 Neutral

Contact Methods

  • Website URL
    http://www.islamilink.com

Profile Information

  • Gender
    Male
  1. MMurtaza23

    Gülçehre

    Gerek Sovyet ve Amerikan işgalleri, gerekse Taliban zulmü altında inleyen Afgan halkının sinema ile hayata tutunmaya çalışmasını işleyen bir film; Gülçehre http://www.yenikaynak.com/uploads/film/2015/08/gulcehre-496.jpg Mutlaka izlemeli.
  2. Merhabalar. Türkiye'de (diğer gazetelerin aksine kimliğini gizlemeyerek) yayın yapan Siyonist Yahudi Gazetesi Şalom'un yazarlarından Yahudi Karel Valansi'nin "İsrail Artık Orta Doğu'da Yalnız Değil" adlı makalesinin ibret dolu bir analizi: İran ve Suriye Düşmanları İsrail'e Hizmet Ediyor - İslam Aktüel Yazıda renkli ve altı çizili yerler olduğundan kopyala-yapıştır seçeneği yerine direkt link paylaştım. Umarım sakıncası yoktur. Lütfen yazıyı dikkatle okuyup paylaşalım. Teşekkürler.
  3. http://www.kevseryayincilik.com/content_files/prd_images/dine%20karsi%20din.jpg Tevhid dini ile afyon dininin mukayese ve soruşturması üzerine çok güzel bir kitapçık. Dine Karşı Din - Dr. Ali Şeriati Kevser Yayıncılık: http://www.kevseryayincilik.com/asp/show_stock.asp?product=c-dusunce004 Online Okuma: Dine Karşı Din - Dr. Ali Şeriati - İslam Kütüphanesi PDF e-Kitap: Dine Karşı Din - Dr. Ali Şeriati.pdf
  4. Merhabalar. Eski bir forum yöneticisiyim. Dolayısıyla IPB, SMF ve vBulletin forumlardan biraz anlıyorum. Sitenizde yeni başlık açarken hata satırları görmeniz ve yazılarınızda Türkçe karakterler (ç, ğ, ş, ö, ü) kullanamayışınız comfy adlı temadan dolayıdır. İsteyenler, aşağıda "change theme" (tema değiştir) sekmesinde mobil temasını seçebilirler. Böylece bu hatalarla artık karşılaşmayacaklardır. Bu arada da site yönetimi, full versiyon için Türkçe karakter destekleyen yeni bir tema kurabilir umarım. Teşekkürler.
  5. http://www.halkhaber.org/wp-content/uploads/2014/09/beyazsaray-aksaray.jpg BEYAZ SARAY-AK SARAY - Süleyman DAĞISTANLI Bir padişah, duvarları altın yaldızlarla bezenmiş bir köşk yaptırdı, ona yüz binlerce para sarf etti. O cennete benzeyen köşk tamamlanınca iyice bir döşetti dayattı da. Herkes bir ülkeden geliyor, padişaha tabak tabak armağanlar sunuyordu. Padişah dostlarını ve uşaklarını tüm halkla birlikte çağırttı ve “Bu köşkün güzelliğinde, yüceliğinde bir noksan var mı?” dedi. Herkesin sarayı öve öve bitiremediği bir anda bir bilgin yerinden kalkıp şöyle dedi; “Bu köşkte bir delik var ki o da büyük bir noksan, eğer o kusur da olmasaydı, bu köşke cennet bahçesi bile gaybden armağan yollardı doğrusu!” Padişah; “Ben bile böyle bir delik görmediğim halde, sen şu bilgisizliğinle nasıl görüyorsun?” dedi. Bilgin; “Ey padişah, Azrail’in gireceği delik tıkanmadı ki! Asıl o deliği, hem de adam akıllı tıkamak gerek. Yoksa ne köşk kalır, ne taç kalır, ne taht kalır! Başka bir kusuru yok, tam yaşanacak yer ama ne fayda ki, baki değil; buna çare nedir bilmem. Cennet gibi güzel, neşeli bir köşk; fakat ölüm nihayet gözüne çirkin gösterecek. Onun için bu köşke o kadar kurulma, dizginini çek, serkeşlik etme…” (Mantıku’t-Tayr) Mazlumların terleri ve kanları üzerine inşa ettikleri, avaneleri ile birlikte ebediyete kadar bulundukları coğrafyalarda hüküm süreceğini sanan ve yaptıkları sarayların şatafatı ile Firavunlara rahmet okutturan günümüz süfyanileri tüm bu ihtişamları(!) ve yüceliklerine(!) rağmen tabiri caiz ise Azrail’in gireceği deliği kapatmayı başaramadıklarından hırsla bu halka daha çok diş bilemektedir. Tuzlu deniz suyundan içtikçe içen ve bir türlü kanmayan insanlar gibi, Rabbimizin günahlarını arttırsınlar diye mühlet verdiği şu dünya hayatında makam, mevki, güç, servet, şöhret ve lükse daldıkça dalan ama bir türlü kanmayanlar her gün bu hırsla zulümlerine bir yenisini eklemektedir. Son günlerde sıkça gündeme gelen ancak basında sanki bir gecede yapılmışçasına şaşkınlıkla(!) ve hayretle(!) haber yapılan “Başkanlık Sarayı, Başbakanlık Sarayı, Aksaray” gibi değişik isimlerle adlandırılan ama hepsinde de “saray”ın ortak olduğu bu ihanetin somut örneklerinden olan yapı, süfyanilerin karakteristik yapısını ortaya koymaktadır. Söz konusu yapı ile ilgili çok da gündem edilmemesine rağmen buz dağının görünen kısmı hükmünde olan birkaç bilgiyle başlayalım isterseniz. Ankara’nın yeşil kalan sayılı bölgelerinden birinde binlerce ağacın kesilmesi ile 150.000 metrekarelik bir alanda inşa edilmeye başlanan bu sarayın içinde yer aldığı alan, 2011 yılında yani sarayın yapımından bir yıl önce 1.derece sit alanı iken birden mahkeme kararı ile 3.bölge sit alanına çevrilir. Sessiz sedasız inşaata başlanır. Ne yandaş ne de muhalif(!) basında kesinlikle yer almayan bu yapı tamamlanma aşamasına gelinceye kadar sessiz(!) sedasız(!) inşa edilmeye başlar. Ama öyle sessizlikle yapılacak gibi bir saray değildir bu, daha doğrusu Firavunların piramitleri yaptırması ne kadar sessiz(!) ve gizli(!) yapılabilirse bu saray da ancak o kadar sessiz yapılabilir. Zira 1000 (bin) odalı olan bu sarayın inşaatında 24 saat çalışmalar devam ediyor ve 9.000 insan 3 vardiyalı olarak gece gündüz çalışıyor. Öyle bir saray ki aynı anda onlarca vinç çalışıyor, etrafındaki tüm yollar tamamen yenileniyor, her gün binlerce iş makinesi girip çıkıyor ama ne hikmetse saray bitmek üzere iken gündem edilmeye başlıyor. Yıllardan beri ülkenin tüm kaynaklarını sömüren ve bu halkın üzerine akbaba misali çöken süfyanilerin ülkeye ve bu halka verdiği zararların hesaplanamayacak kadar çok olduğunu, yapılan bu sarayın maliyetinin bu vurgunların yanında deve de kulak bile olamayacağını bilsek de çöpten ekmek toplayan insanların, bakkalda bayat ekmek dolabı soran insanların, madenlerde neredeyse karın tokluğuna çalışanların, asgari ücret gibi bir zulme maruz kalan milyonların olduğu bir ülkede süfyanilerin kendileri için neler yapabildiklerini görmek adına önemli bir olaydır. Toplam maliyeti şimdilik 1,1 milyar lira (1,1 katrilyon) olan sarayın Yeşil granitle kaplı çelik kolonlarının metrekaresi 250 dolar yani 16 maden işçisinin 1 günlük emeği karşılığında verilen miktarın tamamı. Yerin altında çalışanların yerin üstündekiler tarafından sömürüldüğü ülkede, 935 bin maden işçisinin 1 aylık maaşının tamamı ile kendilerine saraylar yapanlar, 2,5 milyon asgari ücrete denk gelen bu saraylarını yaparken bir de asgari ücreti bu halka çok görüp, simit ve çay hesabı yapar, karın tokluğuna çalışırken ölen/öldürülenleri işin fıtratı(!) ile açıklar ve firavunlara bir kez daha rahmet okuttururlar. Halkın ekmeğine göz dikenler ekmekler ile kaç köprü kaç okul kaç hastane yapılabileceğini(!) her yerde reklam ederken, halktan çalınanlar ile halkın toprağı üzerine yine halk tarafından kendileri için yapılan sarayın parası ile neler yapılabileceğini reklam etmiyor nedense. Bu paranın 800.000 maden işçisinin hayatını kurtarabilecek 2.000 adet yaşam odasına denk geldiğini dile getirmiyor mesela. 150.000 metrekarelik alanın tamamını devasa demir korkuluklar ile kapatan, korkulukların hemen ardını da metrelerce kazıp beton ile dolduranlar, halktan ne denli korktuklarını bir kez daha itiraf etmektedirler. Sarayın yapımı sırasında mahkemenin durdurma(!) kararına karşılık; “Gücünüz yetiyorsa yıkın, tamamlayıp açılışını yapıp bir de içinde oturacağım” diyenler aslında bir anlamda ülkede kurdukları düzenin nasıl olduğunu itiraf etmektedir. Yasama yürütme yargı diye kitabına uydurdukları sistemin aslında tarihte olduğu gibi Firavun, maddi gücü ile sistemi koruyan Karun ve halkın gözünde sistemi ve efendilerini meşru gösteren Bel’am üçlüsü üzerine kurulu olduğunu her fırsatta ispat etmektedir. Aslında isminden tutun da yapımı aşamasına kadar süfyanilerin ruh halini ve yapılarını ortaya koyan bu saray, onca güç ve ihtişamına rağmen sivrisinekten korunmak için sarayında ki özel odada saklanan ve en sonunda da o sarayın içerisinde helak olan Nemrut’u anımsatıyor bizlere. Dünyadaki tüm zulüm ve pisliklerin kaynağı olmasına rağmen “Beyaz Saray” diye adlandırılan Büyük Şeytan Amerika’nın bu coğrafyadaki temsilcisi olduğunu bir anlamda itiraf eden Süfyaniler, yaptıkları saraya “Ak Saray” ismini verebilmektedir. Boynuzun kulağı geçebileceğini ispat edenler, 75 bin metrekare üzerine kurulu olan Beyaz Saray’dan geri kalmayacaklarını itiraf edercesine, fitne ve fesatlarında sınır tanımayacaklarını 150 bin metrekarelik bir alana Ortadoğu versiyonu bir Beyaz Saray/Ak Saray yaparak kanıtlamışlardır. Kesin teşhisi ve mücadeleyi doğru alanda yapması ile Peygamberin en değerli sahabelerinden olan Ebuzer Gıfari’nin “Ey Muaviye, eğer bu sarayı kendi paranla yapıyorsan, israftır ve eğer halkın parasıyla yapıyorsan ihanettir.” Sözünün günümüzde taptaze ve canlı durduğuna bir kez daha şahit olmakla birlikte günümüzde Ebuzer’lere, Ebuzervari düşüncelere ne denli ihtiyacımız olduğunu tüm benliğimizle hissetmekteyiz. Evet, süfyanilerin inşa ettikleri zulüm saraylarında, Azrail’in gireceği deliği kapatamadığı, yaptıklarının hesabını kıyamette verecekleri muhakkak ancak, “Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onlara azâb etsin ve onları rezil etsin, hem onlara karşı size yardım etsin ve mü’minlerden bir topluluğun gönüllerine şifa versin!” (Tevbe 14) ilahi emrinin muhatapları olan bizler bu doğrultuda Süfyanilerin zulüm saraylarını tarumar etmekle görevliyiz. Zira Azrail’in gelmesinden önce onları en fazla korkutan şey halkların Ebuzer misali bir teşhisle oyunlarını bozmasıdır. O halde Azrail gelmeden önce inşa ettikleri saraylarını onların başına yıkacak, onları saraylarında rezil ve zelil edecek şey Müslümanların sahip olacağı Ebuzervari bir bilinç ve basirettir. Sonuç olarak, Süfyanileri ve zulümlerini dile getirmek ve her ortamda gündem etmek, onların saraylarında rahatça yaşamalarına engel olmak, onlara karşı Ebuzervari bir tavır takınmak, günümüz Müslümanlarının yegâne kurtuluş yoludur. Yazımızı Şehit Mustafa Çamran’ın şu duası ile bitirelim; Rabbimiz, bize bilinç ver ki, hilekârların, münafıkların ve tefrikacıların hilelerine aldanmayalım ve İslami ahlakımızı, devrimci sadakat ve ihlâsımızı ve mektebi vahdetimizi koruyabilelim. Rabbimiz, zulmü, hak yoluna baş koyanların güçlü elleriyle ortadan kaldır. Âmin. Alıntıdır. Kaynak: Halk Haber.org
  6. TÜRKİYE A.Ş. - Mahir ATLAN - İntizar "Anonim şirket nasıl yönetiliyorsa Türkiye de öyle yönetilmelidir" Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Ekonomi Ödülleri 2015 Töreni"nde yaptığı konuşmadan. Birçokları için şaşırtıcı gelse de aslında malumun ilanından öte anlam ifade etmeyen bir ifadeydi. Özellikle AKP iktidarının üçüncü dönemi olan ustalık dönemini yakından takip edenler için şaşılacak bir cümle değil. Genel seçim sürecinin sıcaklığını hissettiğimiz bu günlerde sanırım başkanlık tartışmaları yerini CEO'luk tartışmalarına bırakacak. Şirket tartışmalarının yoğunlaşacağı günlerde neyi tartışacağımızı bilme adına birkaç ticari kavramı öğrenmemizde fayda var. Anonim Şirket; sermayesi belirli ve paylara bölünmüş ve borçlarından dolayı yalnız malvarlığıyla sorumlu bulunan şirkettir. Kollektif Şirket; ortakların kişisel emek ve gayretlerinin önem kazandığı ticari işletmeler bakımından düşünülebilecek bir türdür. Bununla birlikte şirkete ortak olan kişiler, şirketin borçlarından ötürü tüm mal varlıkları ile sorumludur. Ortakların, şirketin borçlarından dolayı tüm kişisel mal varlıklarıyla sorumlu olmamaları anonim şirket tercihini daha anlamlı hale getiriyor ama neyse konu bu değil. CEO; İcra kurulu başkanı ya da genel müdür, (İngilizce Chief Executive Officer, CEO), bir şirket, örgüt ya da acentenin en üst dereceli yöneticisidir. Mal veya emtia; ekonomide insan gereksinimlerini ve isteklerini gidermek amacıyla alınıp satılan somut araçlar. Hizmetten farkı olarak, malların dağıtımı yapılabilir, el değiştirebilir ve üreticiden tüketiciye aktarılır. Taşeron veya tali işveren, alt ısmarlanan, alt işveren, alt işletici gibi isimler ile de anılan, birçok durumda bir işin veya işin bir kısmını gerçekleştirmek ya da işverenin sözleşmesindeki tüm yükümlülüklerini yerine getirmek amacıyla anlaşma imzalayarak üstlenen diğer yüklenicidir. Müşteri, sunulan bir ürün ya da hizmetin tüketicisidir. Başlangıç için bu kavramlar yeterli sanırım, devir ekonomi devri nasıl olsa. Şirket halka açık mı, açıksa ne kadarı açık, herkese açık mı, bir şekilde şirketin ortağı olmayan, olamayan geniş halk kitlesi hangi ticari kavram ile tanımlanıyor türünden sorular bu süreçte tartışılacak galiba. Gelelim şirketin bilançosuna. Küresel holdinglerin Suriye ihalesinin taşeronluğunu alan şirketin, krizi fırsata çevirme beklentisi son yıllarda bu ülkeye ihraç ettiği malların piyasa değerinin, özellikle ABD resmi makamlarından peş peşe gelen Esad ile masaya oturmak zorundayız açıklamalarından sonra hızla düşmeye başlaması, cari açıkta anormal bir artışa yol açacak. Kriz ortamından umduğu beklentilerini karşılayamayan taşeron firma yetkilileri ise "ben zaten demiştim bu mallar orda gitmez, zarar ederiz" türünden manevralarla zararın neresinden dönersek kardır ilkesince çıkış yolu arıyor. Şirket, dış ticaret açığını şimdilik içeriden piyasa değeri düşen paralel yapı hisselerini alarak bir ölçüde kapatmayı düşünüyor. Öte yandan dışarıdan taşeronluğunu aldığı işlerin çoğundan zarar eden şirkete iş verilmeme ihtimalinin güçlenmesi de ayrı bir risk faktörü olarak ortaya çıkıyor. Uluslararası derecelendirme kuruluşlarınca kredi notunun düşürülecek olması da işleri daha da zorlaştırmakta. Dışarıda bu risklerle boğuşan şirket, içeride de laf dışında hiçbir şey üretmeyen, gereksiz ve abartılı övgülerle kendilerini dış piyasalara açılma noktasında cesaretlendiren gazetecilerin, danışmanların, sivil toplum kuruluşlarının vs. tüketicilerin fazlalığı nedeniyle ne yapacağını bilemez durumda. İhtiyaç fazlası üretilen mal her zaman risktir. Bir diğer risk faktörü de özellikle Suriye'ye ihraç edilemeyen fazla malların ne yapılacağı. Görüldüğü gibi şirketin bilançosu pek demeyeyim hiç iç açıcı değil. Sermayeyi tüketti, cepten yemeye başladı. Buna rağmen şirket için her şey bitmiş değil, krizden çıkış hala mümkün. Hem dışarıda hem de içeride kaos, sömürü, ölüm getiren taşeronluktan vazgeçmesi, sınırsız tüketim, doymak bilmeyen hırslar yerine kendi öz kaynaklarıyla paylaşımcı, adil ekonomik politikalar üretmesi. Eskilerin deyimiyle, bilmediğin işe girmeyeceksin... TÜRKİYE A.Ş. - Mahir ATLAN - İntizar
  7. http://www.halkhaber.org/wp-content/uploads/2014/04/ikiperdelitiyatro.jpg İKİ PERDELİ TİYATRO - Cabir AÇIKSÖZ Bugün size yıllardır izlediğimiz ve izlemekten bıkıp usandığımız, aktörleri değişik, senaryo aynı bir tiyatrodan bahsetmek istiyorum. PERDE 1: Dinle, imanla alakası olmayan birileri başa geçirilir. Halkın camisine, Kuranına, kızının-bacısının örtüsüne el uzatır. Ekonomik yaptırımlarla, krizlerle halkı darboğaza sokar. O denli zulme uğrar ki halk, seçim dönemini bekler, bunları-kendince-sandığa gömsün, yerlerine dindar, imanlı(!) birilerini getirsin diye. PERDE 2: Seçim dönemi gelir ve halk başa dindar, hatta kimilerine göre Evliyaullah(!) olan birilerini getirir (ki aslında getirdiklerini sanmaları istenir). Ve o başa geçenler göstermelik olarak halkın dini temayüllerine uygun düzenlemeler yaparlar. Bu arada öncekilerin gizliden gizliye heybelerini doldurmalarına karşın, bunlar açıktan açıktan götürdükçe götürürler. Milyonları evde zor tutar hale gelirler. Fakat bu kendilerine inananların pek de gözüne gelmez. Ne de olsa namaz niyazlarına karışan yoktur. Bu afyon tiynetli baştakiler vatan toprağını satmada bir beis görmezler, bir bakarsınız en verimli topraklarınız yahudiye satılmış (Harran örneği), en güzel beldelerinizde İngilizin, Fransızın gayri menkulleri halkınkinden daha çok olmuş (Antalya, Muğla tatil beldeleri örneği). Bu da yetmez. Özelleştirme adı altında sattıkça satarlar devletin fabrikasını, işletmelerini. Aslında devletin altın yumurtlayan kazlarını. Yine umrunda olmaz bunlara inananların. Çünkü: "zarar ediyordu, ondan sattık" derler. Kimse "madem zarar ediyordu, alan keriz mi ki aldı?" diye sorma ihtiyacı bile hissetmez. Cami güvendedir (!) ya boş ver fabrikayı, falanı filanı.. Evliya mertebesine çıkardıkları bu adamlar, yılın vergi rekortmeni olarak genelevler yöneticisine teşekkür ederler, bazen ev-araba sahibi oluyorsunuz diyerek faiz batağına gömerler milleti kimse tınlamaz. Bu ve buna benzer nice şeyler olurken,gerçeklerin farkına varan bir kitle büyüdükçe büyür. Bundan habersiz değildir oyun kurucular. Bunlar içinde irili ufaklı onlarca parti-dernek-sendika-stk kurulur. Hakkını arayan solcu olur sonra, komünist olur, marjinal olur. Ha birde çapulcu olur. Ama bir kişiyi bile bu halkanın dışına bırakmak istemezler. Eğer halka dışına çıkanlar olursa, yani ipin ucu kaçarsa, darbeler girer işin içine, o da tiyatronun gerilim sahneleri olur. Bazen de bu sahneye gerek kalmaz. Sonra İntikam naraları attırılır bu kızgın kesime. Haliyle baştaki o çok dindar gözükenlere inanan kesim için tehlike çanları çalar. "Bunlar başa geçerse bizi keserler" algısı, daha bir sarılmalarına yol açar doğru sandıklarına. Ha bu arada halk, ırkçılık ve mezhepçilik belasıyla da durmaksızın sınanır. Kürt, Türk, Alevi, Sünni vs vs.. Ki topyekün düşünemesinler, onlar adına düşünenler var nasıl olsa diyerek.. İşte birinci perdesi kısa, ikinci perdesi uzun bu tiyatro durmaksızın gösterimdedir bu memlekette. Kapalı gişe oynar hem de.. Biz de hep yeriz, balık hafızalı mıyız nedir? ORTAK PERDE: Bu oyunun iki taraf aktörleri içinde kırmızı çizgileri vardır. O kırmızı çizgiler; dünya istikbarına, Amerika'ya ve Siyonizme kesinkes itaat, onların her daim yanında olma ve durma, onların mazlumlara her türlü mezalimine ya sessiz kalma, ya kılıfına uydurma, işgallerine belli etmeden, bazen de açıkça (bu türü dindar (!) yönetimler zamanında olur genelde) destek verme, memleketin her yanına onların üslerini açma, radarlarını yerleştirme ve bölgedeki Emperyalist çıkarların uygulanması için her türlü taşeronluk hizmetlerinde aktif rol alma. İşte bunlar da kırmızı çizgiler. VE SON..: Sonuç olarak bu oyun, rejim adı altında tam 90 küsur yıldır oynanıyor. Şimdilerde ise oyunun dindarlar sahnesindeyiz. Lakin Üstad Bediüzzamanın Beşinci Şuada yorumladığı bir hadiste süfyani rejimin dört dönemden oluşacağını ve dördüncü dönemde, rejimin durumu muhafazaya çalışacağı belirtiliyor. Yaşananlar ise bize dördüncü dönemde olduğumuzu gösteriyor. Ve Allah'a olan ümidimiz daha bir yeşeriyor. Artık bu tiyatro gerçekten ama gerçekten sardı ve sıktı. Artık biz emperyalizmin ve siyonizmin kurguladığı, yardakçılarının da sahnelediği bu iki perdeli oyunu tarihin çöplüğüne atıp, sanal ve gölge olmayan tek hakikat olan İslam dinini yaşamanın ve yaşatmanın zamanının geldiğine inanıyoruz. Rabbim bu süreci bize kolaylaştırsın ve çabuklaştırsın..!! Amin. Kaynak: Halk Haber.org
  8. Güzel nokta ve çıkarımlarla dolu bir makale. Kaleminize sağlık.
×
×
  • Create New...