Jump to content

tabu

Members
  • Posts

    4
  • Joined

  • Last visited

Reputation

2 Neutral
  1. Yenilikçi olmak hiçbir zaman kolay olmadı 😊 Bir şemsiye tamircisi, yazmış olduğu şiirleri incelemesi için Shakespeare’e gönderdiğinde şu cevabı almış: ''Dostum siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, sadece şemsiye yapın...'' 😅 Tabii bu forumda hikâye-roman başlığının açılması bence büyük bir incelik. Çünkü derme çatma bir öyküde bile eğer samimiyetle yazılmışsa insanı saran bir şeyler bulmak mümkün olabilir. Ayrıca teknik hatalar ya da dil yanlışları forum okurları tarafından tespit edilerek yazım sürecine okur kitlesi de dahil edilmiş olur. Eğer katılım olursa bu süreç hem öğretici hem de eğlenceli olabilir.
  2. Gani Müjde'nin filmini hatırladım, "Osmanlı Cumhuriyeti" miydi neydi adı 😄
  3. Her işin hilesi hurdası vardır. Fakat gerçek yazarlar için sayfa sayısını artırmak değil azaltmak sorundur. Nerelerden kırpayım diye uğraşırlar. Dile o kadar hakimlerdir ki hayal dünyaları da çok geniş olduğundan aralıksız yazarlar. Onlar için yazmak, nefes almak gibidir, dur durak bilmeden yazarlar. Ayrıca tek bir kitabın sayfa sayısı bir yana, ömrü boyunca yazdıkları kitapları üst üste koysanız boylarını aşar. Bunlar üretken yazarlardır. Türk edebiyatının tartışmasız en iyi hikâyecilerinden Sait Faik, bir ara yazmaktan vazgeçer. Sonra tekrar yazmaya başlar ve şöyle der: Yazmasaydım çıldıracaktım! Uzun ya da kısa yazmak biraz da sanatçının tarzıyla ilgilidir. Kimi uzun uzun yazmayı sevdiği için romanı tercih eder, daha kısa yazanlar ise öyküyü. Elbette aslolan uzunluk ya da kısalık değil niteliktir. Sinemadan da örnek verebiliriz. Doksan dakikalık filmler de vardır, dört saatlik filmler de. Üretken sanatçılar için bir eseri uzun tutmak sorun değildir ama bazıları da özellikle eserlerini kısa tutarlar. Fakat eskilerin çok kalın romanları vardır. Çağdaş edebiyatta ise "Yüzüklerin Efendisi" gibi sonu gelmez eserleri saymak mümkündür. Bu romanın vizyona giren yaklaşık üç saatlik filmlerinin de makaslanmış olduğunu bilirsiniz, seyirciyi üç saatten fazla sinemada tutabilmek zor olduğu için. Özetle uzunluk-kısalık sanatçılar için sorun değil, tercih sebebidir. Bir sanat eserini ölümsüz kılacak, klasikler arasına sokacak en önemli özellik yeni bir şey anlatıyor olmasıdır. Bu yenilik sadece konu bazında değildir. Örneğin aşk teması ilk yazarlardan/şairlerden beri ele alınır. Ancak Fuzulî'nin ele alış biçimiyle Attila İlhan'ın ele alış biçimi farklıdır. Buna rağmen her ikisinde de ortak tatlar buluruz. Bu iki şairi büyük kılan da sanata getirdikleri yeniliklerdir. Kuşkusuz bu yazarların dile son derece hakim oluşları onları benzerlerinden ayıran en önemli vasıfları arasındadır. Çok komik bir fıkrayı bir arkadaşımız anlattığında gülmek için kendimizi zorlarız da bir başkası daha az komik bir fıkra anlattığında katıla katıla güleriz. İkisinin arasındaki fark dilden, üsluptan ileri gelir. Kelime seçimi, anlatma biçimi, sonunu bildiğimiz bir öyküyü bile ilginç hale getirir. Ama insanın içindeki yenilik istek ve arayışı durdurulamaz bir dürtüdür. Yenilik beklentisine cevap veremeyenler bir şekilde tozlu raflara kaldırılmaya mahkumdur. İnsanın en temel özelliği "merak" duygusudur. Onu öğrenmeye iten de bu dürtüsüdür. Fakat sanat eserlerinde öğreticilik kendiliğinden olur, yani doğrudan bir öğrenme/öğretme amacı yoktur. Roman okurken insan zihninin gizli kalmış yanlarını keşfe çıkarız. Kendi çelişkilerimizle yüzleşiriz. Dostoyevski'yi ölümsüz kılan da onun bu ustalığıdır. Zamandan ve mekândan bağımsız olarak çırılçıplak bir insanla karşı karşıya geliriz. Roman kahramanının olaylar karşısındaki tepkileri, seçimleri bize bizim seçimlerimizi hatırlatır. Onunla gerilir, onunla heyecanlanırız. Bu sorgulamaları yaptıran, bu duygulara ortak ettiren yazar gerçek bir sanatçıdır. "Baba" filminde Al Pacino tuvalete saklanan silahı almaya giderken nefesini tutan, o intikam sahnesinde tetiğe basacak olan aslında bizizdir! Zor bir kararın saniyeler belki saliseler içinde eyleme geçme biçimi bizim akıbetimizi de belirleyecektir. Saatler süren bu filmi soluksuz izlememiz, mafya merakımızdan değil, insanın tam anlamıyla sahneye taşınmasından ileri gelir.
  4. Vakit gece yarısını bulmuş, odama büyük bir sessizlik çökmüştü. Mutfaktan gelen sesle irkildim. Duvara yaslı sopayı kaptığım gibi mutfağa yöneldim. Bir köy okulu lojmanında kalıyordum ve evime bir fare dadanmıştı. Uzun zamandır onu evden atamıyordum. Bu defa çıkışı olmayan bir köşeye saklanmıştı. İsteseydim o anda sıkıştığı köşede elimdeki sopayla vura vura onu öldürebilirdim. Bu düşünce öylesine ürküttü ki beni, hayır dedim, ona bir şans vereceğim ve evimden çıkmasını bekleyeceğim. Bu safça bir düşünceydi. Farenin bir anlaşmaya uyma ihtimali yoktu, bense adil bir karar alma derdindeydim. Onun böyle bir ölümü hak etmediğini düşündüm. Bir yuvası olmalıydı, bir ailesi… Geri dönmediğinde onu merak edecek birileri var mıydı bilmiyorum ama ben öyle düşündüm. Fare, benim bu düşüncelerimden habersiz, uzun tüysüz kuyruğunu yere sabitlemiş, kaçınılmaz sonu bekliyordu. Çaresizlik içinde yüzünü duvara dönmüş, af dileniyordu sanki… Kalbinin ne denli şiddetle attığını duyar gibiydim. Belki de en çok iğrendiğim bu hayvan, her nasılsa gözümde küçüldükçe küçülüyor, zararsız bir canlıya dönüşüyordu. Bir köy okulunda öğretmenliğe başlamak benim için büyük bir şanstı. Şehirde doğmuş büyümüş biri olarak içimdeki köy özlemini doyasıya giderdim. Acemilik günlerimde çocuklarla birlikte öğrendim. Onların hayallerine ortak oldum, kendi çocukluğuma döndüm. Dört mevsim yaprağını dökmeyen ağaçlar arasında iki katlı lojmanın alt katında doğayla iç içe geçirdim bütün zamanımı. Sürprizlere de alışmıştım artık. Çoğu zaman bir plastik bardakla geziyordum evin içinde. Tavandan sarkan örümcekleri bu bardakla kovalıyordum. Yakalayabildiklerimi tekrar doğaya bırakıyordum. Bu defa durum farklıydı. Bir plastik bardak değil, demir bir sopayla bekliyordum. Elimde tuttuğum sopa, fareden çok beni korkutmuştu. Sanki o sopa benim tepeme inecek ve bütün hatalarımın bedeli olarak oracıkta şiddetli bir sonla can verecektim. Farenin bu düşüncelerimden de haberi yoktu. Küçüldükçe küçülüyordu gözümün önünde. Tamam teslim oluyorum, der gibiydi. Yolun sonuna geldiğinin farkındaydı. Ancak bir heykel böyle kıpırtısız durabilirdi. Onu heykelden ayıran şey, şiddetle çarpan kalbiydi. İkimiz de birer kalp taşıyorduk. Bir kalbin başka bir kalbi öldürmesi an meselesiydi. Dünyada en çok yaşanan şeydi bu. Ölümler, bir başka kalbin eseriydi çoğu zaman. Herkesin yaptığını ben de yapacak ve atan bir kalbi durduracaktım. Gerilmiştim. Ellerim titriyordu. Sıkıca kavradığım demir sopa elimden kayıp düştüğünde, derin bir oh çektim. Anladım ki, ben aslında kendimi affetmiştim. Sonraki günler, fare gibi davranmaya başladım. O beni görmezden geliyordu, ben de onu… Çıkıp gitmemişti. Ama sıkıştığı deliğe bir daha girmedi hiç. İkinci bir şans dilenmek istemiyordu benden. Hem artık kuralları o koyuyordu. Roller değişmişti. Ortada yiyecek bırakma diyordu, bırakmıyordum. Sık sık temizlik yap diyordu, sık sık temizlik yapıyordum. Tencerenin ağzını açık bırakma, içeriyi havalandır, çöplerini günlük boşalt… Elbette bütün bunlar benim uydurmam. Bana hiçbir şey söylemedi, köşeye sıkıştığında da benden hiçbir şey dilenmemişti, tutmayacağı bir söz vermemişti bana. Gözlerini duvara dikip tehlikenin geçmesini bekledi sadece. Sesini duyduğum kalp, farenin değil benim kalbimin sesiydi. Bütün bunlar bir iki dakika içinde olmuştu. Gerilen de bendim, elleri titreyen de. Sopa elimden düşünce derin bir oh çeken de... Fare, arkasına bile bakmadan gitti. Bir daha da görmedim zaten. Ama evde olduğunu biliyordum. Ben yokmuşum gibi davranıyordu, ben de o yokmuş gibi... O kendini ev sahibi görüyordu ve ben bunu kabullenmiştim. Kuşkusuz kiracı olan bendim. Benden önceki öğretmenler gibi… Bir zaman sonra hiçbir iz kalmadı ondan geriye. Ev sahipliği iddiasını o da sürdürmek istemedi. Sessiz sedasız kayıplara karıştı. Ama bir fareden öğrendiklerimi unutamıyorum. Aramızda hiçbir konuşmanın geçmediği o gecede öğrendiklerimin her biri ayrı bir ders niteliğindeydi: Bu dünyada hepimiz kiracıyız. Hayat sizi görmezden geldiğinde, üzülmeyin. En karanlık anınızda, yapacaklarınız kalmadıysa yanacak ışığı bekleyin. Güneş doğduğunda roller değişecektir. Kafanıza inmek üzere olan bir sopa yok. Önce elinizdeki sopayı atın. Başkaları sizi affetmeden siz affedin kendinizi. Kimse size kural koymadan siz koyun kurallarınızı. Şansınızı iyi kullanın, tutmayacağınız sözler vermeyin. Ve kalbinizin sesini dinleyin…
×
×
  • Create New...