<?xml version="1.0"?>
<rss version="2.0"><channel><title>Makaleler: Makaleler</title><link>https://forum.dusuncedunyasi.net/posts/felsefe/?d=2</link><description>Makaleler: Makaleler</description><language>tr</language><item><title>Neden Bir&#x15F;eyler Var?</title><link>https://forum.dusuncedunyasi.net/posts/felsefe/neden-birseyler-var/</link><description><![CDATA[<p>
	<img alt="spacer.png" class="ipsImage" data-ratio="62.57" height="219" style="height:auto;" width="350" data-src="https://forum.dusuncedunyasi.net/uploads/pages_media/0_exist.jpg.2afe289404acb3abb8174ea1de053b0f.jpg" src="https://forum.dusuncedunyasi.net/applications/core/interface/js/spacer.png" />
</p>

<p>
	Felsefede çok sorulmuş ve üzerinde çok düşünülmüş bir soru bu. Martin Heidegger'e göre bu felsefenin en temel problemidir.
</p>

<p>
	Hiçbirşeyin olmadığı bir durum hayal edilebilir mi? Dikkat ederseniz, bu tür bir sonuç çıkarabilmek için kullanmak durumunda kalacağınız herhangi bir gözlem bile bu durumunun geçersizliğini gösterecektir, çünkü ister istemez 'hiçbirşeyin olmaması' tespitini yapan bir gözlemci gerekecektir. Yani hiçbirşeyin olmaması durumunda bile bunu diyen bir gözlemci, yani birşeyler vardır. Hiçbirşeyin varolmaması durumu hayal dahi edilemez.
</p>

<p>
	Hiçbirşeyin olmaması durumunu en basit, en doğal durum olarak görmek istemiştir pek çok filozof, bu yüzden neden birşeyler olması gerektiği üzerinde kafa yormuşlardır. Halbuki, ilk anda doğal gelen bu bakış açısının tam tersini iddia eden fikirler de vardır.
</p>

<p>
	Örneğin, bir loto çekilişini düşünün. 6 milyon bilet olsun ortada. Bu biletlerden herhangi birinin kazanma olasılığı bir diğerine denktir. Fakat eğer boş dünya bu biletlerden sadece biriyse, diğer dünyaların tümü dolu dünyalar olmalıdır bu bakış açısına göre ve boş dünya olasılığı dramatik bir biçimde azalmaktadır. Peter van Inwagen'in (1996) önerdiği bu istatistiksel bakış açısı, durumu tam tersine çevirmekte ve asıl birşeylerin varolduğu dünya fikrini diğer duruma göre çok daha olası görmemiz gerektiğini ileri sürmektedir.
</p>

<p>
	Eski dönemlere bakarsak, örneğin rasyonalist filozof Leibniz, bu soru üzerine düşünürken, kendileri gerçekte varolmayan sanal varlıklar tanımlamış ve bu mümkün şeylerin gerçek şeyler haline gelebilmek için rekabet halinde olduklarını hayal etmiştir. Birşey, varolabilmek için başka şeylerle ne kadar rekabet etmek zorundaysa, kendisinin gerçek haline gelmesini engelleyecek başka bir şey tarafından engellenmesi de o kadar büyük olasılık olacaktır. Fakat bu bakış açısı, Leibniz'in kendisinin de gördüğü gibi, hiçbirşeyin varolmadığı veya varolmaması gerektiği fikrine götürür bizi. Bu yüzden Leibniz sormuştur, neden birşeyler var öyleyse diye. (Birşeylerin neden varolduğu konusunda kendi açıklaması muhtemelen Tanrı olacaktır bu konuda tabi).
</p>

<p>
	Felsefedeki materyalizm ve idealizm ayrımına aşina olanların göreceği gibi, Leibniz'inki idealist bir bakış açısıdır. Ve aslında bu tür bir bakış açısının yaratacağı düşünsel tuzağı çok güzel ortaya koymaktadır. Bazı filozoflar 'neden birşeyler var' sorusunun cevapsız olacağını düşünmektedir, çünkü birşeyin varlığını, varlıksal referanslar kullanmadan çıkarsamak gerekmektedir bu soruyu istenilen şekilde cevaplayabilmek için.
</p>

<p>
	David Hume, herşeyi toplu olarak belki açıklayamasak da, tek tek şeyleri açıklayabileceğimizi söyleyerek bu soruyu cevaplamanın imkansızlığına teselli olacak bir tespitte bulunmuştur. Bir empirist (ve materyalist) olan Hume, herhangi birşeyin varlığının sadece zihinsel muhakeme ile bulunamayacağını ortaya koymuştur. Rasyolanist filozoflar (ki idealisttirler) bu konuda cok daha iyimser olmuşlar ve pek çoğu örneğin Tanrı'nın varlığı için a priori kanıtlar önermeye çalışmışlardır. (Bu tür bir çabanın boşa kürek çekmek olacağı, çünkü sırf zihinde yapılan muhakemelerle Tanrı'nın varlığını kanıtlamaya çalışmanın, kedinin kendi kuyruğunu kovalamasına benzer bir şekilde, başladığı yere dönen ve baslangıçta içerdiği gizli kabulleri dönüp dolaşıp kanıt diye sunan döngüsel bir düşünce biçimi olacağı bugün çok daha net bir biçimde anlaşılmaktadır. Bu tür bir varlık ile ilgili yargıya varabilmek için dıştan gelen veri kullanmak gerekmektedir).
</p>

<p>
	Yokluktan çıkarak varlığı açıklamak, varlıksal öğelere referansta bulunmadan varlığı açıklamaya çalışmak şeklinde paradoksal bir çaba olduğundan, genellikle içinden çıkılmaz bir hal almıştır.
</p>

<p>
	Halbuki, yokluk durumunun dogal durum olarak kabul edilmediği bir bakış açısı benimsendiğinde, yani varlıktan başlandığında, (materyalist bakış açısı), evrende olan biten sadece varlıkların dinamik bir şekilde bir şeyden başka birşeye dönüşümü olarak görülecek, mutlak yokluk durumunu hayal etmenin imkansızlığı ile boğuşmak durumunda kalınmayacaktır.
</p>

<p>
	Dolayısıyla, yokluğu temel alıp, varlığı ondan türetmeye çalışmak ne şekilde yapılırsa yapılsın boş bir çabadır.
</p>

<p>
	Son olarak, neden birşeyler var sorusuna bir de modern fizik açısından bir cevap verelim. Fizikçi Victor J. Stenger'e göre, hiçbirşey olmaması yerine birşeylerin olmasının sebebi, hiçbirşey durumunun, yani mutlak boşluğun 'kararsız' olmasıdır. Parçacık fiziğinde iki çeşit parçacık tanımlıdır, fermion'lar ve boson'lar. Şu anki evrende boson'lar fermion'ların yaklaşık milyar katıdır. Big Bang'in başlangıcında fermion ve boson'ların eşit olduğu bir vakum hayal edebiliriz diyor kendisi. Nitekim, evrenin oluştuğu vakum eğer süpersimetrik ise, bu beklenen birşeydir zaten kendisine göre. Bildiğimiz evren, bu süpersimetrik yapının kırılması ile oluşmuş olmalıdır.
</p>

<p>
	Peki neden birşeyler vardır? Çünkü Stenger'e göre, birşeylerin varolması, daha doğal, daha kararlı bir durumdur ve daha olasıdır da onun için. Hatta bir hesaplamaya göre hiçbirşey durumuna göre birşey durumunun olasılığı iki kattan daha fazladır. Doğada bu durumun, yani, basit durumların kararsız oldukları için daha karmaşık durumlara dönüşme eğiliminin pek çok başka yerde de gözlendiğinden söz etmektedir Stenger. Örneğin kar taneleri örneğini vermektedir. Bildiğimiz kar kristalleri, kolay bozulan şeylerdir elbette ama bu daha çok bu kristallere evrenin geneline göre çok daha yüksek olan sıcaklıklarda tanık olduğumuz içindir. Ortam sıcaklığının buzun erime sıcaklığının çok daha altında olduğu durumlarda kar kristalleri bozulmadan kalacaklar ve yapılarını bozmak için enerji gerekecektir.
</p>

<p>
	Stenger'e göre bu örnek, pek çok basit sistemin kararsız olduğuna, ömürlerinin sınırlı olduğuna ve daha düşük enerjili kompleks yapılara doğru kendiliğinden faz dönüşümüne yatkın olduklarına dair bir örnektir.
</p>

<p>
	Evrenin kökeni ve Big Bang'in sebebine ait popüler teorilerden biri, Stenger'e göre, vakumun kendiliğinden daha düşük enerjili ve daha kompleks bir duruma faz dönüşümü gerçekleştirmesidir. Bu fizikte 'sponteneous phase transition' (kendiliğinden faz dönüşümü) denen ve bilinen bir kavramdır.
</p>

<p>
	Yani Stenger'e göre, hiçbirşey olmamasından ziyade birşeyler vardır, çünkü birşeylerin olma durumu daha kararlı, daha olası ve daha doğal bir durumdur. Hiçbirşeyin olmaması durumu ise her an simetri kırılımı yoluyla faz dönüşümüne açık, daha kararsız bir durumdur.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">29</guid><pubDate>Sun, 20 Apr 2014 16:20:52 +0000</pubDate></item><item><title>&#xD6;znel &#x130;dealizm</title><link>https://forum.dusuncedunyasi.net/posts/felsefe/oznel-idealizm/</link><description><![CDATA[<p>
	<img alt="spacer.png" class="ipsImage" data-ratio="136.36" height="150" style="height:auto;" width="110" data-src="https://forum.dusuncedunyasi.net/uploads/pages_media/0_berkeley-e1507582401361.jpg.b0e304420d4730bc79d09c9ad98f874d.jpg" src="https://forum.dusuncedunyasi.net/applications/core/interface/js/spacer.png" />
</p>

<p>
	Maddenin varolmadığı ve dış dünyanın yanılsama olduğuna dair öznel idealist fikirlerin ilginç tarafı bu iddiaların yanlış olduğunu neredeyse kesin olarak bilmenize rağmen, bunu göstermenin çok zor olmasıdır.
</p>

<p>
	Hatta maddenin varlığı ve dış dünyanın gerçekliğini kanıtlamak neredeyse imkansız derecede zordur. Fakat güzel haber, maddenin illüzyon olduğunu ve dış dünyanın gerçek olmadığını iddia eden bu öznel idealist fikirleri kanıtlamak da imkansızdır, hatta bu iddiaları ortaya koyan akıl yürütmenin bir totoloji olduğunu göstermek ve dolayısıyla bu fikirleri reddetmek mümkündür.
</p>

<p>
	Bu tarz fikirlerin en ünlü savunucularından biri Berkeley'dir. Kendisi bir papaz olan Berkeley, yaşadığı dönemde yükselişte olan materyalist felsefe ürünü düşüncelerin karşısında dini ve Tanrı'yı koruyabilmek için kendine özgü ilginç bir öznel idealizm geliştirmiştir.
</p>

<p>
	Dönemin popüler düşünce biçimi olan empirizmi en uç noktasına götürerek "varolmak, algılanmaktır" diyen Berkeley, algıladığımızın ötesindeki bir dış dünyanın varlığından emin olamayacağımızı vurgulayarak maddenin ve dış dünyanın varlığının kanıtlanamayacağını savlamış, hatta buradan da maddenin bir illüzyon olduğu ve dünyanın maddi olarak değil sadece Tanrı'nın zihninde fikirsel olarak varolduğunu ileri sürmüştür. Böylece kendine göre materyalizmi çürütüp (en azından dayanaksız olduğunu gösterip) Tanrı fikrine fikirsel alanda bir yer açmıştır.
</p>

<p>
	Harun Yahya ve benzerlerinin bu tarz fikirleri beğenmelerine şaşmamalı. Materyalist bakış açısının entellektuel arenadaki ezici üstünlüğü karşısında tek çıkış noktaları, materyalizmi bu zayıf noktası addettikleri yerden vurmak ve maddenin varolduğunun materyalistler tarafından kanıtlanamayacağını savlayarak bir çıkış yolu aramaktır.
</p>

<p>
	Berkeley'in felsefesini çürütme denemelerinin en ünlülerinden biri Johnson'un bir taşı tekmeleyerek bu felsefeyi çürüttüğünü iddia etmesidir. Diyalektik materyalistlerden de bu felsefenin çürütülmesiyle ilgili olarak benzer fikirler duyarsınız sıkça. Örneğin, maddenin gerçek olmadığını iddia eden idealistin neden kendisine doğru gelmekte olan bir arabanın önünden çekildiğini sorarlar.
</p>

<p>
	Fakat bu tarz argümanlar, günlük yaşamda ikna edici olabilseler de, felsefi bir kanıtlama sayılabilecekleri şüphelidir.
</p>

<p>
	Kant'in bu tarz idealizm üzerine çok ilginç ve güzel eleştirileri var. Fakat ayrıntısına bu yazıda girmeyeceğiz. Ayrıca Kant, bu tarz idealizmi reddeden ilginç yollar bulmuş olmasına rağmen, kendisi de başka bir tür idealizm geliştirmistir.
</p>

<p>
	Kant'in itirazlarının birini çok kısa olarak ifade etmek gerekirse, Kant'a göre zihnimizde dış dünya ile ilgili oluşan imgelerin her biri birer 'temsil'dir, yani birşeyleri temsil etmektedir. Dolayısıyla da temsil edilen şey bizim zihnimizdekinden farklı da olsa bir şekilde zihnimiz dışında varolmalıdır. Ayrıca 'daimilik' gibi bir hissin, ancak dış dünyanın daimi bir gerçekliği ile mümkün olacağını söylemek, Kant'ın bu konudaki birbaşka karşı argümanıdır.
</p>

<p>
	Berkeley'ci felsefe üzerine yapılan saldırıların ilginçlerinden biri, eğer herşey illüzyonsa, zihnimizde dış dünya ile ilgili oluşan illüzyonların ve yanılsamaların nereden geldiğini sormaktır. Bu felsefeye yapılan başka benzer saldırı ise, eğer dış dünya gerçek değilse, neden hepimiz aynı dış dünyayı aşağı yukarı aynı şekilde algılıyoruz sorusudur.
</p>

<p>
	Bu son tespit, Berkeley'ci öznel idealisti eğer tutarlı olmak istiyorsa kendisi dışındaki tüm zihinleri reddetmeye zorlayacaktır. Böylece, kendisinden başka hiçkimsenin varolmadığını savlamak zorunda kalacaktır bu kişi.
</p>

<p>
	Fakat Berkeley'in bu güçlüklerle ilgili kendi çözümü, işi Tanrı'ya havale etmektir. Berkeley der ki, zihnimizde ortaya çıkan ve dış dünya ile ilgili olduğunu düşündüğümüz imgelerin kökeni Tanrı'dır, ve değişik zihinler arasındaki tutarlılığı ve baglantıyı sağlayan şey de Tanrı'nın kendisidir. Hatta tam olarak bu da değil dediği, Berkeley iddia eder ki, bir şey varolabilmek için bir zihin tarafından algılanmalıdır ve Tanrı tek varolan gerçeklik olup, bizler, hepimiz sadece onun zihninde varız der.
</p>

<p>
	Fakat materyalizme başarılı bir şekilde saldırıp, empirizme dayanarak dış dünyanın varolduğunun gösterilemeyeceğini bu kadar başarılı şekilde savlayan Berkeley'in iddiasının zayıf noktası, bu konuda kendi argümanlarına muhattap olacak bir açıklamayı kendisinin getirmiş olmasıdır.
</p>

<p>
	Yani empirist gerekçelerle dış dünyanın olmadığını iddia eden Berkeley, o zaman nasıl olup da kendi dışımızda bir Tanrı'nın varolduğunu düşünebilmekte, bunu neye dayanarak iddia edebilmektedir diye sorulmuştur haliyle. Dış dünyadan, hatta maddenin gerçekliğinden bile şüphe eden bir aşırı empiristin, dış dünyadaki bir varlık olarak tanımlanan Tanrı'nın varlığına dair tutarlı bir gerekçe bulması güç görünmektedir.
</p>

<p>
	Fakat tüm bunlar bir yana, bu tarz idealizmin çürütülmesine yarayacak asıl fikirler, Nietzsche, G. E. Moore gibi filozoflar tarafından ilk olarak ortaya konmaya başlanmış ve sonra Bertrand Russel ve David Stove tarafından öznel idealizmin tabutuna çivi çakacak düzeyde olgunlaştırılmıştır.
</p>

<p>
	Russel'dan alıntı:
</p>

<p>
	"Eğer bilinen şeyler zihinde varolmalıdır diyorsak, ya zihnin bilme gücünü sınırlıyoruz, ya da düpedüz bir totoloji ortaya koyuyoruzdur. Bu denen totoloji olur, eğer 'zihinde' ifadesinden kasıt 'zihnin önünde' ifadesi ise, yani zihin tarafından kavranmak manasındaysa. Fakat bunu dersek, o zaman kabul etmek zorundayız ki zihinde varolan şey zihinsel değildir. Dolayısıyla, bilginin doğasını anladığımızda, Berkeley'in argümanı hem özünde hem de şekil olarak yanlıştır ve 'fikir'lerin, yani kavranan objelerin zihinsel olmasi gerektiği konsundaki bir kabule dayanmaktadır, ki bu kabulün hiçbir dayanağı yoktur. Dolayısıyla, Berkeley'in idealizm lehine kullandığı dayanak reddedilebilir".
</p>

<p>
	David Stove'un bu konudaki eleştirisi de mantıksal açıdan Nietzsche'den ve Russel'dan farklı değildir fakat bu konuda Stove'un tespitlerine daha çok atıfta bulunulmuştur ve Stove'un Berkeley'ci idealizmin yanlış noktasını daha açık biçimde ortaya koyduğu söylenebilir.
</p>

<p>
	Stove, idealizmin 'dünyanın en kötü argümanı'na dayandığını söyler. Berkeley iddia etmiştir ki, 'zihin, düşünülmeyen şeyleri kavramaya muktedir olduğuna ve zihin olmadan da bu şeylerin varolabileceklerine inandırılmıştır'. Stove ortaya koymuştur ki, bu iddia 'düşünülmeyen şeylerin düşünülemeyeceği' totolojisi üzerine kuruludur ve buradan şeyler düşünülmedikleri takdirde varolamazlar sonucuna ulaşmaktadır.
</p>

<p>
	Görüldüğü gibi, öznel idealizmi çürüten fikirler, öznel idealizmin iddialarının bir totolojiye dayandığı için geçersiz olduklarını ortaya koyarak bunu yapmaktadır. Bu maddenin ve dış dünyanın varolmadığı iddiasini reddetmek için geçerli olmasına rağmen, maddenin ve dış dünyanın gerçek olduğunu iddia etmek için kullanılması yine de zor gözükmektedir.
</p>

<p>
	Tabi dış dünyanın gerçek olmadığı iddiasının geçersizliği gösterildiğinde, ortaya dış dünyanın gerçek olduğu sonucu çıkar mı çıkmaz mı noktasına gelir burada konu. Bu örnekte ortada sadece iki seçenek olduğundan (dış dünya ya gercektir ya değildir), ve bu seçeneklerden birini iddia eden argümanın bir geçerliliği olmadığı gösterildiğinden, dış dünyanın gerçek olduğu fikri geriye kalan tek seçenektir ve varsayılan ('default') tutumumuz bu olmalıdır.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">28</guid><pubDate>Tue, 28 Jun 2011 14:23:06 +0000</pubDate></item><item><title>EPR Deneyi ve Felsefe</title><link>https://forum.dusuncedunyasi.net/posts/felsefe/epr-deneyi-ve-felsefe/</link><description><![CDATA[<p>
	<img alt="spacer.png" class="ipsImage" data-ratio="39.33" height="59" style="height:auto;" width="150" data-src="https://forum.dusuncedunyasi.net/uploads/pages_media/0_epr-e1507582217273.jpg.124d026c7f9d7773839ecc7f4ba919b4.jpg" src="https://forum.dusuncedunyasi.net/applications/core/interface/js/spacer.png" />
</p>

<p>
	Bu yazida, bence kafa karistirici olan bir konuyu paylasmak istiyorum.
</p>

<p>
	Bu felsefeyle bilim arasi bir konu, fakat konunun anlasilmasi ve test edilmesi bilimsel bazi kavramlara ve deneylere bagli oldugu icin bolca bilimden bahsedecegim.
</p>

<p>
	Materyalist dunya gorusune gore, biz birseye bakmiyor olsak bile o sey varolmaya devam eder. Oznel idealizme karsi cikan filozoflarin cok ustunde durdugu bir konudur bu. Bir seyin varolmasi algilaniyor olmasindan bagimsizdir. Varolan birsey, algilamadigimiz zaman da vardir.
</p>

<p>
	Fakat ayni zamanda bilimsel ve materyalist dusunmek istedigimizde onem vermemiz gereken birbaska prensip var. Varolan birseyin algilanabilir olmasi prensibi. Varolan hersey, su ya da bu sekilde (dogrudan ya da dolayli olarak) algilanabilir olmalidir. Hicbir zaman algilamadigimiz ve hicbir zaman algilayamayacagimiz birseyin varoldugundan bahsetmenin de bir anlami yoktur. Tanri kavramini reddederken kullandigimiz prensiplerden biri bu hatta, materyalist birer ateist olarak.
</p>

<p>
	Fakat derin bir dusunce, her biri ayri ayri materyalizmin ayrilmaz parcasi gibi gorunen bu iki prensip arasinda bir celiski ortaya cikariyor bana gore.
</p>

<p>
	Yani,
</p>

<p>
	<strong>1)</strong> Varolan birsey, biz bakmiyor olsak bile varolmaya devam eder,
</p>

<p>
	<strong>2)</strong> Varolan hersey algilanabilirdir, algilanamaz birseyin varoldugundan bahsedilemez. (Bahsedilmesi abesle istigal etmek olur),
</p>

<p>
	seklindeki iki prensip, birbirini dislayan sonuclar olusturuyorlar bazi durumlarda gibi geliyor bana. Bunu daha ayrintili aciklayayim.
</p>

<p>
	Hep soylerim, felsefede bazi seyler kabule bagli oluyor diye. Bence sorun felsefenin kanitsiz genellemelerinde yatiyor. Ornegin 1 numarali prensibi dile getirirken, filozof bir kanit ortaya koymuyor. Yani bakmadigimiz birseyin gercekten de varolmaya devam ettigini aslinda bilimsel anlamda kanitlamiyor, sadece sagduyu geregi oyle olmasi gerektigini soyluyor, bir bakima bir kabul yapiyor. Her ne kadar bu gecerli bir kabul olsa da, bir kabul olmasi bile rahatsiz edici. Cunku felsefeden cikip bilimin alanina girdigimizde, tum kabulleri dikkatli bir analize tabi tutmak zorundayiz. Bazi kabulleri devam ettirsek bile, en azindan bunu bilincli olarak yapmak ve bunu yaparken ne kazanip ne kaybettigimizin farkinda olmak zorundayiz.
</p>

<p>
	Kuantum fizigine gore bir parcacigin yeri ve hizi ayni anda olculemez. (Heisenberg belirsizlik ilkesi). Cunku olcme eyleminin kendisi, parcacigin olculebilir ozelliklerini degistiriyor. Yani yerini olcersek, bu olcme eylemimiz hizini etkiliyor, hizini olcersek, bu olcme eylemimiz yerini degistiriyor. Aslinda bu belirsizlik sadece konum ve hiz icin degil, parcaciklarin diger pek cok ozelligi icin de gecerli. Genis sekliyle, bu belirsizlik, parcaciklarin cesitli ozelliklerinin ayni anda bilinemeyecegini soyluyor. Bu durum ise, kuantum fiziginin populer yorumuna gore, olcmeden once parcagin olculen ozelliginin varolmadigi seklinde yorumlaniyor. Bir ozelligini olcerek biz ona gerceklik katiyoruz bu bakis acisina gore. Olcumu yapmadan once, o olcum sonunda ortaya cikacak tum olasiliklari icine alan bir durumda bulundugu farzediliyor parcacigin.
</p>

<p>
	Bu ise baska bir bakis acisindan sadece bir matematiksel hokus pokus gibi gorunuyor insanin gozune. Kuantum fizigi ve diger modern fizik teorilerine asina olanlar EPR (Einstein, Podolsky, Rosen) deneyini duymuslardir muhtemelen. Bu deney sozkonusu uc bilimadami tarafindan kuantum fiziginin problemlerini gostermek icin onerilmisti. Bu bilim adamlarinin bakis acisina gore, biz olcemesek de, parcaciklarin olcemedigimiz ozellikleri mevcuttur, biz sadece diger ozelligini olcmek suretiyle, olcemedigimiz ozelliginin o anki durumunu bilme sansimizdan vazgecmis oluyoruz.
</p>

<p>
	EPR, yukarida bahsettigimiz 1 numarali prensibi uygulamaya koymus gorunuyor. Bu bilim adamlarina gore, biz o anda bakmiyor olsak da, hizini olctugumuz bir parcacigin konumu, konumunu olctugumuz parcacigin ise bir hizi vardir. Hatta bunun olculebilecegi bir deney oneriyor bu uc bilim adami. EPR deneyi denen bu deneye gore, ayni parcacik kaynagindan cikmis ozdes iki parcacigin (ki bu parcaciklar birbirine es ozelliklere sahip olacaklardir) birinin hizi, digerinin ise konumu olculmek suretiyle, dolayli olarak bir parcacigin belli bir andaki konumu ve hizinin ayri ayri olculebilecegi, dolayisiyla parcaciklara ait fiziksel ozelliklerin biz bakmasak da varoldugu iddia ediliyor. Bu bakis acisiyla, Einstein, Podolsky ve Rosen kuantum fiziginin eksik bir teori oldugunu iddia ediyorlar.
</p>

<p>
	Kopenhag yorumuna gore ise, matematiksel denklemler ne diyorsa durum odur. Matematiksel denklemler, parcacigin olcum yapilmadan onceki ozelliklerini tum olasi durumlarin bir superpozisyonu olarak ifade ediyorlarsa, bu fiziksel olarak da durumun bu oldugu anlamina gelir bu yoruma gore. Ya da baska bir ifadeyle, olcmedigimiz durumda, olcmedigimiz ozellik bir bakima var degildir, ya da tum diger olasiliklarla karismis olarak vardir, fakat olcum islemi, bu ozelligi gercek anlamda var eder.
</p>

<p>
	Bu bakis acisi, yukarida bahsettigimiz 2 numarali prensibe vurgu yapiyor gibi bana sorarsaniz. Yani, varligi algilanabilirlige bagliyor. Algilanabilir olmayan birseyin varligini sorguluyor bu bakis acisi.
</p>

<p>
	Ornegin, bu konuyla ve EPR deneyi ile ilgili olarak yorum yapan Pauli'ye gore, olcemedigimiz ozelliklerin varoldugunu iddia etmek, topluigne ucundeki meleklerin sayisini saymak gibi birsey. Bos bir is. Metafizik alanina giren bir ugras bir bakima.
</p>

<p>
	Dolayisiyla, olcemedigimiz ve olcemeyecegimiz bir ozelligin (hizi olculen bir parcacigin konumunun ornegin) varoldugundan bahsetmek ve ona dayali bir fiziksel aciklama olusturmak bu sekilde bakildiginda materyalizmden uzaklasip idealist bir metafizik yapmak oluyor.
</p>

<p>
	Fakat ayni itiraz tam tersi bakis acisi icin de baska sebeple getirilebilir. Cunku, sirf olcemiyoruz diye, hizini olctugumuz bir parcacigin konumu olmadigini (ya da konumunu olctugumuz parcacigin hizi olmadigini) soylemek, bir bakima ben bakmadigim zaman varliklar var degildirler demeye benziyor. (Yani yukarida dedigimiz birinci prensibin ihlali ortaya cikiyor).
</p>

<p>
	Sanirim bahsettigim celiskiyi az cok ortaya koyabildim bu noktada.
</p>

<p>
	Her biri sagduyunun ve dogru dusuncenin vazgecilmez birer parcasi gibi gorunen ve yukarida ifade ettigimiz iki maddenin bir arada dogru kabul edilmesi, gunumuz fizigi acisindan bir problem yaratiyor. Ya bilimsel ve materyalist bakis acisinin gozden gecirilmesi ve bu yeni verilere gore yeniden duzenlenmesi gerek, ya da gunumuz fiziginin yetersiz oldugunun kabul edilip, ileride bu iki prensibin ikisini de ihlal etmeyen bir fizik teorisinin ortaya cikacagini umarak beklemeye cekilmek gerekiyor.
</p>

<p>
	Fakat olay bu kadarla kalsa iyi. 1964'de Bell tarafindan bir deney oneriliyor ve bu deneyin EPR bakis acisinin dogru olup olmadigini gosterecegi ortaya cikiyor. Burada felsefi acidan materyalizmle tutarli birbaska durumun daha alti ciziliyor, ki o da, birsey eger varsa ve gercekse bunun varliginin su ya da bu sekilde ortaya cikartilmasi mumkundur. Dolayisiyla, eger olcemiyor olmamiza ragmen, EPR'in bahsettigi gibi sozkonusu iki parcacigin da konum ve hizlari mevcutsa, bunun mevcudiyetin gosterilmesi mumkun. Cunku bu mevcuduyet, istatistiksel bir sonuc ile kendini ortaya koymak zorunda. Bell gosteriyor ki, eger EPR hakliysa, kendi onerdigi deney sonucunda degisik eksenlere gore spin'leri olculen iki ozdes parcacigin (ki parcaciklarin farkli eksenlere gore spin'leri de konum ve hiz gibi ayni belirsizlik ilkesine tabi) spin degerleri %50'den daha fazla ortusmek zorunda. Eger kuantum fiziginin populer yorumu dogruysa ve bir parcacigin ozelligi ancak biz olctukten sonra gerceklik kazaniyorsa, o zaman Bell deneyindeki iki farkli parcacigin spin olcumleri sadece %50 ortusmek zorunda. Yani iki parcacigin 3 ayri eksenine gore uzun zaman icinde alinan spin olcumlerinin sadece %50'sinde iki parcacigin olculen ozellikleri uyusuyorsa, bu "Bakmadigimiz birsey, bakmadigimiz zaman var degildir" anlamina gelmis gibi oluyor, eger olcumlerin %50'sinden daha fazla miktarda ortusme olursa bu "Birsey gercekten de varsa, biz bakmasak da varolmaya devam eder" anlamina gelmis oluyor. Tabi bu deneyin sonucunu bu dedigim ifadelere indirgemek, bir bakima benim yaptigim bir katki burada ama dolayli olarak bu sonuc ortaya cikiyor.
</p>

<p>
	Bu deney ilk onerildiginde teknoloji bu deneyi yapmaya yetmiyor. Fakat sonraki yillarda teknoloji yeterli hale geliyor ve tam olarak hangi yilda yapiliyor bilmiyorum ama bu deney yapiliyor ve sonuc ilginc bir sekilde ortusmenin %50 oldugunu gosteriyor. Yani aynen kuantum fiziginin populer yorumunun dedigi gibi. Yani bir bakima, "Biz bakmadigimiz zaman birsey var degildir" durumu ortaya cikmis oluyor, en azindan kuantum dunyasi icin.
</p>

<p>
	Ilginc bir sekilde, birbirine ozdes bu iki parcacik, aralarinda bir bosluk olmasina ragmen birbirlerini etkiliyor gibiler. Bell deneyinin gosterdigi bir diger onemli sonuc bu. Baslangicta Einstein, Podolsky ve Rosen'in kuantum fiziginin yetersizligini gostermek icin kullandiklari argumanlardan birinin (kuantum fiziginin uzaktan ayni anda etkilesime imkan vermesi, dolayisiyla bunun bir terslige isaret ettigi) ilginc bir sekilde fiziksel dunyanin bir gercegi olarak ortaya cikiyor. Einstein, Podolsky ve Rosen bu duruma gecerli bazi gerekcelerle karsi cikiyorlar. Cunku iki ayri sey uzaktan birbirini ayni anda etkileyebiliyorsa, bu aralarinda isik hizindan hizli bir etkilesimin gerceklestigini ima eder, fakat herkesin bildigi gibi hicbirsey isik hizindan daha hizli gidemeyeceginden, bir paradoks olusur diyorlar.
</p>

<p>
	Daha sonraki calismalara gore, bir parcacikta meydana gelen bir degisimin ayni anda diger parcacigi da etkiledigi gosterilmis olmasina ragmen, bunun EPR'in dusundugu gibi ozel gorecelik teorisini ihlal etmedigi saptanmis. Cunku iki parcacik arasinda bir veri alisverisinin yer almadigi farkedilmis. Eger bir veri alisverisi yoksa, isik hizini gecen birsey de yoktur, dolayisiyla ortada bir problem yoktur denmis.
</p>

<p>
	Ama tabi aralarinda bir veri alisverisi olmamasina ragmen, nasil oluyor da uzaktaki iki parcacigin birbirini etkiledigi tatminkar bir sekilde aciklanamiyor. Evrenin Big Bang aninda tek bir nokta olmasi ve dolayisiyla her yerin aslinda gecmiste ayni yer olmasi, dolayisiyla her seyin birbiriyle baglantili oldugu gibi mistik yorumlar, vs ortaya ciksa da bunlar birer aciklama olmaktan ziyade belki ileride aciklamaya donusturulebilecek bulanik birer bakis acisi olmaktan oteye gidemiyor henuz.
</p>

<p>
	Kisacasi, parcacik fizigi evreni algilayisimiz ile ilgili olarak cok garip ve kabul edilmesi cok zor pek cok konu ortaya cikartiyor. Bu konular isiginda hem bilimsel konulara olan felsefi bakis acimizi hem de felsefenin kendisini gozden gecirmemiz gerek. Tabi bilimsel bilgimizin daha arttirilmasi gerektigi de acik. Tum bu sorunlar sadece parcacik fiziginin henuz yeterince gelismemis olmasindan kaynaklaniyor da olabilir. Bunlarin tumunu zaman gosterecek.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">27</guid><pubDate>Mon, 09 Oct 2017 20:49:42 +0000</pubDate></item><item><title>Mant&#x131;k ilkelerinin k&#xF6;keni nedir?</title><link>https://forum.dusuncedunyasi.net/posts/felsefe/mantik-ilkelerinin-kokeni-nedir/</link><description><![CDATA[<p>
	<img alt="spacer.png" class="ipsImage" data-ratio="100.00" height="125" style="height:auto;" width="125" data-src="https://forum.dusuncedunyasi.net/uploads/pages_media/0_mantik-e1507582076452.jpg.04a062cff169e266755a3314313dfa66.jpg" src="https://forum.dusuncedunyasi.net/applications/core/interface/js/spacer.png" />
</p>

<p>
	Mantık ilkelerinin kökeni, çetrefilli bir konu. Cevabı da çok kolay değil.
</p>

<p>
	Fakat cevap olamayacak bazı şeyleri rahatça tespit edebiliriz. Mesela mantığın kökeni sorununa Tanrı ile cevap vermek geçersiz bir cevap olacaktır. Çünkü her şeyden önce, mantığın kökeni Tanrı ise, Tanrı'nın kökeni nedir sorunu vardır. Zaten Tanrı bilinmeyenlere cevap vermek amacıyla uydurulmuş içi boş bir kavram olduğundan ve ne anlama geldiği bilinmediğinden, bunu geçerli bir cevap kabul edemeyiz. Ayrıca Tanrı mantığa uymak zorunda mıdır, yoksa mantık Tanrı'nın yaratımlarından biri midir sorunu çıkar o zaman ortaya. Ki inançlılar için çetrefilli bir sorudur. Ya Tanrı'larının mantıksız ve absürd olduğunu kabul etmek, dolayısıyla da 'Allah akılla bilinir' türü iddialardan vazgeçmek zorunda kalırlar, ya da Tanrı'nın da mantığa itaat etmek zorunda olduğunu, dolayısıyla mantığın Tanrı'dan daha temel birşey olduğunu söylemek zorunda kalmış olurlar. Yani Tanrı'nın kadir-i mutlaklığından vazgeçmek zorunda kalırlar.
</p>

<p>
	Kısacası, mantık konusuna Tanrı ile cevap vermeye çalışmak, çıkmaz bir sokaktır.
</p>

<p>
	Ayakları yere basan bir cevap için ise mantığın kökenini yaşadığımız evrene dayandırmalıyız. Bu durumda mantık neden beynimize işlemiştir, ampirik midir, yoksa beynimize kodlanmış birşey midir tarzı sorular ortaya çıkar.
</p>

<p>
	Yani örneğin çevremizde gördüklerimize dayanarak insan beyninin erken yaşta oluşturduğu bir düşünce alışkanlığı mıdır mantık, yoksa beynimize ve genlerimize işlemiş midir?
</p>

<p>
	Gerçi farketmez, iki durumda da kökeni sonuçta dış dünya olur. Yani o anlamda, mantık muhtemelen nihai köken olarak ya ampirik, ya da dış dünya kökenli, doğal (doğa içinde kalan) bir olgudur.
</p>

<p>
	Mantığı bu çerçevede, naturalist bir bakış açısıyla incelemek şarttır. Aksi takdirde, 'mantığı kim yaratmıştır', 'acaba Tanrı mı yaratmıştır' gibi sorular sormak, mantığı alıp tinsel bir varlık kategorisine sokmak olur. Onu yaratılan şeyler ve nesnelerle bir tutmak olur.
</p>

<p>
	Halbuki mantık, maddi dünyadan bağımsız olarak varolan tinsel bir varlık değil, dış dünyayı algılayışımızla ilgili, onunla iç içe bir kurallar bütünüdür. Yani bizim dış dünya ile ilişkimiz bağlamında tanımlıdır. Dış dünyadan bağımsız bir kurallar bütünü olarak değil.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">26</guid><pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0000</pubDate></item><item><title>Bilim Felsefesi Makaleleri - Mant&#x131;ksal Pozitivizm</title><link>https://forum.dusuncedunyasi.net/posts/felsefe/bilim-felsefesi-makaleleri-mantiksal-pozitivizm/</link><description><![CDATA[<p>
	<img alt="spacer.png" class="ipsImage" data-ratio="40.71" height="57" style="height:auto;" width="140" data-src="https://forum.dusuncedunyasi.net/uploads/pages_media/0_mantiksal_pozitivizm-e1507582254972.jpg.2929365d2ad2ec2734ff04e80db4f3d9.jpg" src="https://forum.dusuncedunyasi.net/applications/core/interface/js/spacer.png" />
</p>

<p>
	Yirminci yuzyilin baslarinda Viyana’da, aralarinda Moritz Schlick, Hans Hahn, Philip Frank, Kurt Godel, Rudolf Carnap ve Otto Neurath’in da bulundugu, cogu fizikci ve matematikci olan bir grup ogrencinin bir araya gelerek bilim felsefesi uzerine yaptiklari sohbetler sonucunda, zamanla Mantiksal Pzitivizm adi verilecek bir dusunce ekolu olustu.
</p>

<p>
	Bu cevrenin amaci, anlamlilik ve bilimsellige bir olcut gelistirmek, boylece yuzyillardir insan zihninin onunde bir engel olarak duran metafizigin tortularini ayiklayarak bilim ve felsefeyi yeniden tanimlamakti. Bu amaca ulasmak icin Peano, Frege, Whitehead ve Russel’in gelistirmis oldugu mantiksal cozumleme yontemini kullandilar. Bu yontemi, bilimi metafizik sorunlardan ve anlamsiz onermelerden arindirmak ve ayni zamanda, dogrudan gozlemlenebilir iceriklerini, yani ‘verilmis olani’ gostermek yoluyla ampirik bilimin anlamini, kavramlarini ve onermelerini aciga kavusturmak olarak tanimladilar.
</p>

<p>
	<strong>Mantiksal Pozitivizmin Temel Tezleri:</strong>
</p>

<p>
	<strong>a) Bilissel anlamlilik</strong>
</p>

<p>
	Bir soylemin bilgi icerigi tasimasi veya anlamli olabilmesi icin ya dogrudan olgusal bir dille ya da sonucta olgusal bir dilin kisaltilmasi seklinde ifade edilmis olmasi gerekir. Bu sartlari tasimayan iddalar metafizik, dolayisiyla anlamsizdir.
</p>

<p>
	Burada totolojik (analitik) ve sentetik ifadelerin ayrimina da deginmek gerekir. Totolojik ifadeler, yuklemi oznesinden ayri bir bilgi tasimayan ifadelerdir. “Butun evlenmemisler bekardir” cumlesindeki yuklem “bekardir” ozne olan “butun evlenmemisler”e iliskin yeni bir bilgi vermedigi icin bu cumle bir totolojidir.
</p>

<p>
	Benzer sekilde “Ahmet turktur” cumlesini ele alalim. Bu cumlenin oznesi “Ahmet”, yuklemi ise “turktur”dur. Burada yuklem ozne tarafindan icerilmemekte, yuklem ozneyle ilgili ek bir bilgi sunmaktadir. Totolojik ifadeler gozlemsel olarak dogrulanamazken, sentetik ifadeler dogrulanabilir.
</p>

<p>
	Mantiksal pozitivistlere gore, bir cumle totoloji degilse ve olgusal olarak dogrulanabilir bir icerik de tasimiyorsa, anlamsiz olarak degerlendirilmelidir.
</p>

<p>
	<strong><img alt="B)" style="height:auto;" data-src="https://forum.dusuncedunyasi.net/uploads/emoticons/default_cool.png" src="https://forum.dusuncedunyasi.net/applications/core/interface/js/spacer.png" /> Dogrulanabilirlik ilkesi</strong>
</p>

<p>
	Bu ilkeye gore, bir onermenin dogru olup olmadigi o onermenin iceriginin olgularla desteklenip desteklenmemesine baglidir. Olgularla desteklenip desteklenmedigi de ancak duyumlar yoluyla tespit edilebilir. Dolayisiyla, bir onerme duyumlarla tespit edilebilecek olgular disinda bir icerik tasiyorsa bunun dogru olup olmadigi bilinemez.
</p>

<p>
	Burada pratik olarak dogrulanabilirlik ile ilke olarak dogrulanabilirlik arasinda ayrim yapmamiz gerekiyor. Cunku bazi onermelerin dogrulanabilir oldugunu bilmemize ragmen, pratik olarak dogrulama imkanindan yoksun olabiliriz. Buna gore, Alpha Centauri yildizinin en az bir gezegeni oldugunu soyledigimizde, ilke olarak dogrulanabilir, fakat pratik guclukler sebebiyle dogrulanamaz bir ifade ortaya atmis oluruz. Fakat evrenin ozunu olusturan madde bir evrim halindedir onermesi mumkun ve muhtemel duyu gozlemleriyle dogrulanmasi mumkun olmadigi icin, anlamsiz bir onermedir. Bunun gibi, duyumlarla ilgili olmayan tum onermeler metafiziktir. Metafizik olmasiyla anlamsiz olmasi da ayni seydir.
</p>

<p>
	Tum etik iceren onermeler de anlamsizdir. Bir onermede bir etik simge bulunusu, onun olgusal icerigine birsey katmaz. Boylece birisine “Bu parayi calmakla yanlis davrandiniz” dedigimde “Bu parayi caldiniz” dedigimin otesinde birsey savlamis olmuyorum. Bu eylemin yanlis oldugunu eklemekle onun uzerinde yeni bir bildirim yapmis degilim. Yalnizca onu torel bakimdan onaylamadigimi bildiriyorum.
</p>

<p>
	Kisaca ifade etmek gerekirse, bir terimin anlami, onun dogrulama yontemidir.
</p>

<p>
	<strong>c) Tumevarim</strong>
</p>

<p>
	Bir olgu ya da deneyime karsi gelen bir iddianin dogrulanmasiyla, deneyimle ilgili genellemelerin dogrulanmasi arasinda ayrim yapmak gerekir. “Ahmet’in ati beyazdir” onermesini dogrulamak icin Ahmet’in ati bulunur, rengi kontrol edilir ve onermenin dogru veya yanlis oldugu anlasilir. Fakat “Butun atlar dort ayaklidir” onermesini dogrulamak icin milyonlarca atin dort ayakla oldugunun gorulmesi yeterli degildir. Dolayisiyla, bu onerme sadece gozlemler yoluyla dogrulanamaz. Burada baska bir ilke devreye girer: Tumevarim. Tumevarim, tek tek tikel gozlemlerden cikarak tumel sonuclara varma yontemidir.Tikel onermelerin coklugu yapilacak genellemeye bir guc kazandirsa da, bunun mantiksal olarak kesin bir sonuc saglayip saglayamayacagi tartismalidir.
</p>

<p>
	<strong>d) Karsilasim (Tekabuliyet/Denklik) kurali</strong>
</p>

<p>
	Bir teorinin bilimsel olabilmesi icin, teorinin ongordugu iliski matematiksel bir mantikla formule edilmeli, teoriyi olusturan teorik ifadeler de gozlemsel ifadelerle acik olarak tanimlanabilecek netlikte olmalidir. Boylece yapilacak islemsel tanimlarda teorik ifadeler gozlemsel ifadelere indirgenmekte, yahut karsilasim (tekabuliyet) saglanmaktadir.
</p>

<p>
	Ancak, bu ekolun ingilizce konusan dunyada duyulmasini saglayan sozculerinden olan Ayer, 1975 yilinda, Bryan Magee’yle yaptigi soyleside, mantiksal pozitivistlerin en buyuk kusurlarinin soyledikleri herseyin yanlis olmasi oldugunu soyler ve ekler: “Birincisi, dogrulama ilkesi kendini hic dogru durust formulestiremedi. Ben birkac kez denedim, ancak her seferinde icine ya cok az, ya da cok fazla sey sokuyordum. Bugune kadar mantiksal, kesin bir formullemeye ulasilamadi. Ikincisi indirgemecilik de islemiyor. Ucuncusu, mantik ve matematikteki onermelerin herhangi ilginc bir anlamda cozumleyici olup olmadigi simdi bana epeyce kuskulu geliyor.”
</p>

<p>
	Ayer yillar sonra bir zamanlar kendinden emin ve atesli savunuculugunu yaptigi tezlerin yanlisligini soylerken temel yanilginin mantiksal pozitivistlerin hala altin standardinin gecerli oldugunu sanmalarina benzetir. Bilindigi gibi altin standardinda piyasadaki madeni ve kagit paralar mevcut altin stokunu yansitiyordu. Olgusal gozlem ifadelerine donusturulemeyen ifadelerin anlamsiz oldugunu soylemek, simdi karsiliginda altin bulunmayan piyasadaki kagit paralarin degersiz oldugunu soylemekle ayni sey.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">25</guid><pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0000</pubDate></item><item><title>Bilim Felsefesi Makaleleri - Popper</title><link>https://forum.dusuncedunyasi.net/posts/felsefe/bilim-felsefesi-makaleleri-popper/</link><description><![CDATA[<p>
	<img alt="spacer.png" class="ipsImage" data-ratio="126.40" height="158" style="height:auto;" width="125" data-src="https://forum.dusuncedunyasi.net/uploads/pages_media/0_popper-e1507581765547.jpg.2b5c014fc506246576e4835a873c978a.jpg" src="https://forum.dusuncedunyasi.net/applications/core/interface/js/spacer.png" />
</p>

<p>
	Popper: Yanlislamacilik Yahut Elestirel Akilcilik
</p>

<p>
	Karl. R. Popper 20. yuzyil bilim felsefesi tartismalarinin kose taslarindan biridir. Mantiksal pozitivizmin temel tezlerini elstiren ve bu yuzden de tepkici bir dusunurdur.
</p>

<p>
	Popper'in elestirdigi standart bilim anlayisi, gozlemlenen olgusal dunyadan elde edilen bilgilerin tumevarim yontemiyle genellestirilmesi, bu genellestirilen gozlem ve deneye dayanan onermelerden olusan kuramlarin dogrulama yontemiyle bilgi dagarcigimiza aktarilmasini ongoruyordu. Bu bilim anlayisi su varsayimlara dayanmaktaydi:
</p>

<p>
	<strong>1.</strong> Zihin, nesne ile iliskiden once bostur.
</p>

<p>
	<strong>2.</strong> Insan zihni nesneleri nesnel olarak algilar.
</p>

<p>
	<strong>3.</strong> Gozlemlenen olgularin ozelliklerini ve sozkonusu olgular arasindaki iliskileri ifade eden tikel onermeler tumevarimla genellenebilir.
</p>

<p>
	<strong>4.</strong> Duyularin gozetiminde tekrar olgu dunyasiyla karsilastirilip dogrulanabilen genellemeler birikimsel bir surec izleyerek bilimin iskeletini olustururlar.
</p>

<p>
	Bu, pozitivist, tumevarimci, birikimci ve ilerlemeci bilim anlayisinin varsayimlarinin tumu Popper tarafindan elestirilir.
</p>

<p>
	<strong>1.</strong> Kuramdan bagimsiz bir gozlem olamayacagini, cunku tum gozlemlerin onlari anlamli kilan bir kuramsal yapi icinde olustugunu,
</p>

<p>
	<strong>2.</strong> Tikel bilgilerin genellemesiyle tumel bilgi elde etmenin mantiksal bir kesinlik tasimadigini,
</p>

<p>
	<strong>3.</strong> Bilimselligin olcutunun sanildiginin aksine dogrulanabilirlik degil, yanlislanabilirlik oldugunu, ve
</p>

<p>
	<strong>4.</strong> Yaygin kaninin aksine bilimsel bilginin dogrularin birikmesiyle degil, yanlislarin ayiklanmasiyla ilerledigini savunur.
</p>

<p>
	<strong><em>Bilim ile bilim olmayani ayirma sorunu</em></strong>
</p>

<p>
	Popper da mantiksal pozitivistler gibi bilimle bilim olmayan arasinda bir ayrimin nasil yapilabilecegi sorununa deginir. Mantiksal pozitivistlerin bu konudaki olcutu onermelerin muhtemel gozlem veya duyumlarla desteklenebilir sekilde formule edilmelerini ifade eden dogrulanabilirlik olarak belirlemislerdi. Bu sadece bilimle bilim olmayani degil, ayni zamanda anlamli olanla olmayani birbirinden ayiriyordu mantiksal pozitivistlere gore.
</p>

<p>
	Popper, dogrulanabilirlik yerine yanlislanabilirligi koyarken, bu olcutun anlamli olanla olmayani degil, sadece bilimsel olanla olmayani birbirinden ayirdigini savunuyordu. Yani Popper, bilimsel olanla olmayanin ayriminin yapilmasi gerektigini kabul etmekle beraber, bunun anlamlilik, anlamsizlik ikilemi cercevesinde ele alinmasina karsi cikiyordu. Ona gore anlamlilik kategorisini sadece bilimsel bilgilere ozgu kilmak yanlisti. Metafizik olmak anlamsiz olmak demek degildi.
</p>

<p>
	Popper'in yanlislamaciliginin esasini olusturan "yanlislanabilirlik" ilkesine deginmeden once, Popper'in "dogrulanabilirlik" ilkesine getirdigi elestirilere yakindan bakmakta yarar var.
</p>

<p>
	1919 yili, izafiyet teorisinin test edilmesi acisindan onemli bir yildi. Cunku o yil, izafiyet teorisinin gunesin cekim alanina giren isinlarin egilme gostereceklerine yonelik ongorusunun sinanmasina imkan verecek bir gunes tutulmasi olacakti. Popper, gunes tutulmasinin teoriyi dogrulamasi veya yanlislamasindan ziyade meydana gelecek sonucun bilimin yontemi acisindan onemiyle ilgilenmekteydi. Yapilan olcumler sonunda isinlarin egildigi saptandi ve sonucta izafiyet teorisinin ongoruleri dogru cikti. Eger ongoru dogru cikmasaydi, teori reddedilecekti, veya yeni test imkanlari yaratacak sekilde yeniden formule edilecekti. Yani izafiyet teorisi, eger yanlissa, yanlisliginin ortaya cikartilmasina imkan veriyordu. Dolayisiyla, "yanlislanabilir" bir teoriydi.
</p>

<p>
	Popper, izafiyet teorisiyle Marks'in tarih, Freud'un psikanaliz ve Adler'in bireysel psikolojiyle ilgili teorilerini karsilastirir. Bu teorilerden, Marks'in teorisinin, izafiyet teorisine benzer sekilde bazi ongorulerde bulundugunu (ornegin kapitalizmin yikilacagi ve zorunlu sekilde tum kapitalist ulkelerin sosyalizme gececegi), dolayisiyla yanlislanabilir yonlerinin oldugunu ve sozkonusu yonlerin zaman icinde yapilan gozlemlerle yanlislandigini soyler.
</p>

<p>
	Fakat ozellikle diger iki teoriyi (Freud'un ve Adler'in teorileri), yanlislanabilirlik acisindan cok daha problemli bulur. Bir ornek vermek gerekirse, Adlerci psikolojinin temel ilkesi, insan eylemlerini asagilik duygusunun motive ettigidir. Bir nehrin kenarinda yururken nehre dusmus ve bogulmamak icin cirpinan bir cocugu goren adamin muhtemel iki tavrini bu kuramin isiginda yorumlayalim. Adam, ya cocugu kurtarmak icin nehre atlayacak, ya da atlamayacaktir. Eger adam cocugu kurtarmak icin nehre atlarsa, Adlerci psikanalist bunu adamin tehlikeye ragmen suya atlamaya cesaretli oldugunu ispatlayarak asagilik duygusunu yenmeyi amacladigina yoracaktir. Eger adam nehre atlamazsa, o zaman da adam cocuk bogulurken bile kiyida kalma sogukkanliligina sahip oldugunu ispat ederek asagilik duygusunu telafi etmektedir.
</p>

<p>
	Dolayisiyla her durumda kuram dogrulanmaktadir. Bu ve buna benzer orneklerin ustunde duran Popper, boylece bir kuramin dogrulugunu onaylayacak, kurami destekleyecek veri bulmanin cok kolay oldugunu farkeder. Dolayisiyla, kurami nelerin dogrulayacaginin degil hangi durumlarda kuramin yanlislanmis olacaginin ifade edilmesinin kurama bilimsellik vasfi kazandiracagini savunmaya baslar.
</p>

<p>
	Burada Popper, dogrulanabilirligi hem onermelerin mantiksal yapisi hem de bilimsel aciklamanin mantigi acisindan elestirmektedir. Yanlis oldugu bilinen, yapisal olarak olumlu bazi cumlelerin, ilke olarak dogrulanabilir olduguna, fakat yanlislanamayacagina dikkat ceker. Ornegin "Tepesinde bir gozu olan insanlar vardir" onermesi, ilke olarak dogrulanabilir niteliktedir. Cunku, teorik olarak mumkundur ki, yapilacak gozlemlerle, tepesinde bir goz olan birilerinin bulunup bu yarginin dogrulanmasi mumkundur. Ote yandan, yaptigimiz gozlemlerle boyle insanlar gormememiz, mantiksal olarak bu teorinin yanlisligini kanitlamaz. Belki bizim ulasamadigimiz biryerlerde tepesinde bir goz olan insanlar yasamaktadir. Bu durumda, eger dogrulanabilirlik bilimselligin olcutu ise en azindan prensipte dogrulanabilir oldugu icin bu onermenin bilimsel bir onerme kabul edilmesi gerekir.
</p>

<p>
	Burada ister istemez, konuyu Tanri inancina ve dinsel aciklamalara da getirecegiz. Okuyucunun dikkatini cekecegi uzere, ornegin Tanri'nin varligi iddiasi, ilke olarak kolayca dogrulanabilir. Tanri, evreni yaratan, ona mevcut duzenini veren bir varlik olarak tanimlandigindan, sadece duzenli bir sisteme veya evrendeki herhangi birseye bakmak, bu fikri dogrular nitelikte olacaktir. Fakat dikkat edilirse, sadece evrenin sebebi olarak tanimlanan ve hakkinda baska bir bilgi verilmeyen bir Tanri fikrini, evrene bakarak yanlislamak mumkun olmayacaktir. Bu yuzden, Tanri'nin varligi iddiasi da diger tum metafizik iddialar gibi yanlislanamaz ve dolayisiyla bilimsel olmayan bir iddia olmaktadir.
</p>

<p>
	Popper ayrica, pozitivist ve empiristlerin neredeyse yegane bilimsel yontem olarak sunduklari "tumevarim" prensibini de elestirir, ve tumevarimin mantiksal olarak imkan degil, imkansizlik icerdigine dikkat ceker. "Butun kugular beyazdir" onermesini ele alalim. Milyonlarca beyaz kugu gormemiz "butun kugular beyazdir" yargisina varmamizi zorunlu kilmaz. Cunku bu, gozlem alanimizin disinda kalan biryerlerde siyah bir kugunun bulunmadigini mantiksal kesinlikle garantilemez. Fakat bir siyah kugu bulunursa bu genelleme yanlislanmis olur. Yani bu cumle mantiksal olarak dogrulanamaz ama yanlislanabilir.
</p>

<p>
	"Dunyada deprem olacak" onermesi milyonlarca yil deprem olmadan gecse de mantiksal olarak yanlislanmayan bir onermedir. Bu yuzden de bilgi icerigi yoktur. Cunku Popper'a gore, bir onermenin bilgi icerigi, onun yanlislanabilirligi ile dogru orantilidir. Yanlislanabilirlik orani arttikca, bilgi icerigi de artar. "2005 yilinda deprem olacak" onermesi oncekine gore oldukca fazla bilgi icerigi tasimaktadir. Cunku 2005 yilinda bir deprem olmadigi takdirde onermenin yanlislanmasi mumkundur. Yani onermenin, hangi durumda yanlislanmis olacagini gosteren bir mantiksal kurgusu vardir. Eger onerme "2005 yilinin Subat ayinda Istanbul'da bir deprem olacak" bicimindeyse, bilgi icerigi oncekilere gore cok daha fazladir.
</p>

<p>
	Bilgi iceriginin yuksek olmasi, dogrulanabilir olmayi degil, yanlislanabilir olmayi mumkun kilacak bir formulasyonu gerektirmektedir. Yanlislanma ihtimalinin yuksek olmasi ise, sinanma imkanlarinin yuksek olmasina baglidir. Yukaridaki deprem orneginde oldugu gibi, metodolojik acidan, sonucta onermenin dogru veya yanlis olmasi onemli degildir. Onemli olan, onermenin mantiksal acidan sinanmaya imkan tanimasi, hangi gozlem veya sinama sonunda yanlislanmis olacagini acikca ifade eden onermeler icermesidir.
</p>

<p>
	Ote yandan, bir teori pratik olarak yanlislanabilir ama pratik olarak sinanamayabilir. Bunun icin yapilabilecek fazla birsey yoktur. Eger bir teori potansiyel olarak yanlislanabilir ve ayni zamanda sinanabilirse muhtemel iki sonuc vardir.
</p>

<p>
	<strong>a)</strong> Sinama islemi olumlu sonuc vermisse teori desteklenmistir. Burada dogrulanma degil desteklenme kelimesinin kullanilmasi tesaduf degildir. Cunku desteklenmis olmak, dogrulugu ispatlanmis olmak demek degildir. Benzer sekilde, Lakatos'a gore, yanlislanmis olmak da yanlisligi ispat edilmis olmak demek degildir. Yanlislanmis bir teori, pekala dogru olabilir. Burada Popper'in diger bir kavrami devreye girer: yanilabilirlik. Hicbir zaman kesin bilgiye ulastigimizi kanitlayamayiz, cunku yanilma her zaman mumkundur.
</p>

<p>
	<strong><img alt="B)" style="height:auto;" data-src="https://forum.dusuncedunyasi.net/uploads/emoticons/default_cool.png" src="https://forum.dusuncedunyasi.net/applications/core/interface/js/spacer.png" /></strong> Eger sinama sonucu olumsuzsa, kuram reddedilir. Fakat biraz once degindigimiz gibi, gozlemlerin bir kurami desteklemesi onun dogrulugunu kanitlamadigi gibi, reddedilmesi de yanlisligini kanitlamaz. Bu konuya Lakatos ile ilgili yazida tekrar donecegiz.
</p>

<p>
	Popper, yonteminin saglam ve kesin bilgiye ulasmayi garatilemedigini, sadece gercege yaklastigimizi, aciklamalarimizin gercege benzedigini bilmemize imkan sagladigini savunur. Mantiksal pozitivistler bilginin dogrularin birikmesiyle ilerledigini savunurken, Popper, bilimin ilerledigini kabul etmekle beraber, bunun dogrularin birikmesiyle degil, yanlislarin ayiklanmasiyla oldugunu savunmaktadir.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">24</guid><pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0000</pubDate></item><item><title>Bilim Felsefesi Makaleleri - Kuhn</title><link>https://forum.dusuncedunyasi.net/posts/felsefe/bilim-felsefesi-makaleleri-kuhn/</link><description><![CDATA[<p>
	<img alt="spacer.png" class="ipsImage" data-ratio="125.60" height="157" style="height:auto;" width="125" data-src="https://forum.dusuncedunyasi.net/uploads/pages_media/0_kuhn-e1507581616859.jpg.2049394d886c4d6d46608879a43c047d.jpg" src="https://forum.dusuncedunyasi.net/applications/core/interface/js/spacer.png" />
</p>

<p>
	Kuhn: Bilimsel Devrimlerin Yapisi
</p>

<p>
	Thomas S. Kuhn, bir fizikci ve bilim tarihcisidir. 1960'larda cok tartisilan ve neredeyse goruslerine deginmeden bilim felsefesi uzerine yazi yazilmayacak kadar merkezilesen bir dusunurdur. 20. yuzyilin ikinci yarisinda bilim felsefesiyle ilgili tartismalar bilimsel rasyonalitenin zaman icinde degismedigi noktasinda birlesen Mantiksal Pozitivizm ve Elestirel Akilcilik'in elestirisi uzerine yogunlasmaya baslamisti. Bu iki akim, bilimsel bilginin diger bilgilerden farki ve elde edilis yontemi konusunda farklilasiyor iseler de bir bilimsel rasyonalitenin varligi konusunda ittifak halindeydiler.
</p>

<p>
	Bu standart anlayisa alternatif gosterilen bir gelenek, bilimsel degisme, bilim adamlari toplulugunun icsel yapisi, kendi iclerinde ve diger topluluklarla aralarindaki iktidar iliskileri, inanclari, icinde yasadiklari toplumdaki diger kesim ve arastirma gruplarina bakis bicimleri, bilimle toplum arasindaki karsilikli iliskiler uzerine yogunlasiyordu. Bu calismalar arasinda Kuhn'un "paradigma" kavrami oyle yaygin bir kullanim alani buldu ki, bilim felsefesiyle alakasiz pek alanda da kullanilmaya baslandi.
</p>

<p>
	Yukarida degindigimiz gibi Wittgenstein'in "dil oyunlari" kurami, dilin kendine ozgu kurallariyla bir butun olusturdugunu, dili olusturan ogelere anlamlarini bu butunlugun verdigini savunuyordu. Buna gore, dilin hicbir ogesi veya kurali butunlugun verdigi anlami bozmadan veya donusturmeden disaridan anlasilamazdi. Kuhn'un bu yaklasimi bilim tarihine uygulamayi denedigi soylenebilir. Buradaki "dil oyunlari"na karsilik gelen kavram "paradigma"dir. Aynen dil gibi, paradigmalar da belirli bir gercekligin paylasilan ortak terimlerle algilanmasi ve anlasilmasi iicn bir kavramsal cerceve islevi gormektedirler.
</p>

<p>
	Peki paradigma ne demektir? Isin ilginc yani bu derece yaygin kullanimi olan paradigma kavraminin net bir tanimina rastlanmamaktadir. Masterman, Bilimsel Devrimlerin Yapisi kitabindan Kuhn'un bu kavrami birbirinden farkli yirmi degisik anlamda kullandigini tespit etmistir. Materman'in tespit ettigi anlamlardan bazilari sunlardir: Bilimsel basarilar, mitler, felsefe, birbirine bagli sorular kumesi, klasik eser, ders kitabi, gelenek, anoloji, metafizik kurgu, model, araclar, siyasi kurumlar kumesi, standart, orgutleyici ilke, epistemolojik bakis acisi, yeni gorme bicimi, vs.
</p>

<p>
	Kuhn, paradigma kavramini dogal bilimlerin gelisim seyrinin anlasilmasinda kullanilacak bir kavramsal arac olarak onermesine ragmen, asagi yukari tum sosyal bilim dallarinda da bu terimin kullanildigini gormekteyiz. Degisik bilim dallarinda ve degisik yazarlarin kaleminde paradigma kavrami birbirinden cok farkli anlamlarda ve cogunlukla da tanimlamadan kullanilmaktadir.
</p>

<p>
	Fakat onca farkli anlamina ragmen, yakindan bakildiginda bu kavrama yuklenen iceriklerin kesistigi bir ortak nokta vardir. Bu ortak noktanin, bilginin icinde uretildigi topluluga izafeten tanimlanmasi oldugunu soyleyebiliriz.
</p>

<p>
	Kuhn'a gore, herhangi bir bilim dali paradigma olusturmadan once daginik bir dizi faaliyetlere sahip olabilir. Fakat duzensiz bu etkinlikler paradigma sayesinde duzenli ve kendi icinde tutarli hale gelirler. Paradigma sadece calisma tekniklerini, disiplinin temel varsayimlarini degil, bunun yaninda, sozkonusu varsayim ve yontemlerin dogruluguna iliskin bilim adamlari toplulugunun ortak inanclarini da icerir. Bilim adamlari paradigmanin diliyle dunyayi uyusturmaya, uzlastirmaya calisirlar. Paradigma onlar icin dunyaya bakilan bir standartlar veya olculer yumagidir. Gercekligin belirli kurallara ugun olarak algilanmasini, kavranmasini ve kavramsallastirilmasini saglayan bir sablondur. Bu sablonun bizzat kendisinin dogru veya yanlisligindan bahsetmek anlamli degildir. Anlamli olan, sablonun uygulandigi gerceklik ile uyum saglayip saglayamadigidir.
</p>

<p>
	Newton'un fiziginden ve evren anlayisindan Einstein'inkine gecis, bir paradigma kaymasidir. Bilimde bir teoriden digerine gecis ve ilerlemeler paradigma kaymasiyla olur. Peki neden bilim adamlari bir paradigmadan digerine gecer? Kuhn'a gore bir paradigmanin terkedilis nedeni, paradigmanin belirledigi cercevede cozulemeyen sorunlarin yeni arayislara surukleyecek kadar fazlalasmasidir. Paradigma degisikliginde bir algi donusumu sozkonusudur. Yeni paradigma, insanlara dunyayi daha iyi acikliyor gibi gorunur. Fakat bunun rasyonel bir dayanagi yoktur. Cunku rasyonalitenin kendisi paradigmanin bir urunudur Kuhn'a gore.
</p>

<p>
	Bir paradigmanin icinden bakan kisiye gore, o paradigma digerlerinden daha dogru, yahut iyi, veya elverislidir. Zaten bu yuzden o paradigmaya baglanmistir bilim adami. Fakat her paradigma, kultur, medeniyet veya teori icin bu durum gecerli oldugundan, bu durumda tam bir gorecelik icine saplanilmakta ve icinden cikilmasi zor bir kisir donguye girilmektedir.
</p>

<p>
	Bu konuda Kuhn, aldigi elestirilere verdigi cevapta goruslerini biraz yumusatmakta, kendisinin mutlak anlamda bir relativist olmadigini soylemektedir.
</p>

<p>
	Kuhn, elestirmenlerine verdigi cevapta, gelismeyle ilgili gorusunun temelde evrimci oldugunu soyler: "Bana gore bilimsel gelisme, biyolojik evrim gibi, tekyonlu ve geri donulmezdir". (<strong>Kuhn, 1986, s 264</strong>).
</p>

<p>
	Paradigmalar her zaman aciklanmayan orneklerle karsilasirlar. Karsilasilan sorular, ilk bakista, ya onemsiz, ya baska bir bilim alanina giren ya da anlamsiz kabul edilirler. Bu karsit ornekler birikince paradigma eski guvenilirligini yitirerek sarsinti gecirmeye baslar. Bunu devrim izler. (Yani paradigma degisimi). Yani kisaca, Kuhn'a gore bilim iki sekilde yapilabilir: Bir, paradigmanin dikte ettigi ilke ve arastirma konularina uygun olarak yapilan bilim. Buna "normal bilim" der Kuhn. Bir de "devrimci bilim" vardir; devrimci bilimde bilimsel etkinligin ilkeleri degisir.
</p>

<p>
	Kuhn'a gore bilim birikimsel bir surec izlemez, dolayisiyla bilimsel gelisme yahut ilerlemeden degil, ancak bilimsel degismeden soz edilebilir. Ilerleme ve gelisme, "normal bilim" surecinde, yani bir paradigma icinde sozkonusu olabilir, fakat paradigmalari karsilastirip bir paradigmanin digerinden daha iyi acikladigini gosterecek ortak kriterler olmadigi icin paradigmadan digerine gecis devrimsel bir nitelik tasir.
</p>

<p>
	Goruldugu gibi Kuhn'un fikirleriyle, bilim felsefesinde relativizme yaklasilmaktadir. Kuhn ne kadar fikirlerini yumusatip, mutlak bir relativist gibi gorunmekten kacindiysa da, soylemleri ve aciklamalari, daha sonra daha asiri (hatta bilim karsiti) bazi relativist fikirleri de beslemistir.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">23</guid><pubDate>Sun, 14 Aug 2011 17:32:06 +0000</pubDate></item><item><title>Bilim Felsefesi Makaleleri - Lakatos</title><link>https://forum.dusuncedunyasi.net/posts/felsefe/bilim-felsefesi-makaleleri-lakatos/</link><description><![CDATA[<p>
	<img alt="spacer.png" class="ipsImage" data-ratio="130.00" height="156" style="height:auto;" width="120" data-src="https://forum.dusuncedunyasi.net/uploads/pages_media/0_lakatos.jpg.44d5568a790f52606e4c5b89b88e83b0.jpg" src="https://forum.dusuncedunyasi.net/applications/core/interface/js/spacer.png" />
</p>

<p>
	Imre Lakatos Popper'in ogrencisidir. Onun yanlislamaciligini, yapilan elestirilerden de yararlanarak daha rafine hale getirerek, Kuhn'cu bazi temalarla yeniden uretmeyi denemektedir.
</p>

<p>
	Lakatos'a gore asirlar boyu bilgi deyince, ya zeka gucu ya da duyularla elde edilen deliller yoluyla ispatlanan, ispat edilmis bilgi kastedilmistir. Bu durumda onemli bir sorun ortaya cikmaktadir. Yerlesik bilgi ile spekulasyon arasindaki mesafe nasil minimize edilecek, meydana gelen degisikliklerin mevcut kurulu yapiyi tamamen degistirecek nitelikte olmasi durumunda bu degisim nasil aciklanacaktir?
</p>

<p>
	Popper, bilimdeki bu degisimin surekli devrime benzer bir seyir izledigini fakat bu devrimler arasinda bir surekliligin ve rasyonalitenin varligini savunurken, Kuhn, devrimlerin bilimin tarihinde sureklilikten cok karsilastirilamaz bir sicramalara isaret ettigini savunmaktaydi. Paradigmalar arasinda dogru-yanlis, daha dogru, daha yanlis kiyaslamasi yapilamayacagindan, ust bir teoriye gecisin rasyonel bir olcusu olamazdi. Yani ne dogrulama, ne de yanlislama, paradigmalar ustu bir olcut olarak gorulemezdi. Bu nedenle Kuhn hem mantiksal pozitivistleri, hem de Popper'i elestirmekteydi.
</p>

<p>
	Lakatos ise Kuhn'un elestirdigi ve "metodolojik yanlislamacilik" dedigi seyi kendisinin de elestirdigini, fakat Kuhn'un daha sofistike bir rasyonalite sunan "sofistike yanlislamacilik"i anlamadigini soylemistir.
</p>

<p>
	Popper'dan sonra one cikmaya baslayan yanlislamaciligi Lakatos uce ayirir.
</p>

<p>
	<strong>1. Dogmatik Yanlislamacilik</strong>
</p>

<p>
	Dogmatik yanlislamacilik, bilimin hic bir kurami dogrulayamamakla beraber bazi teorilerin yanlisligini tam bir kesinlikle ortaya koyabilecegini savunmaktadir. Lakatos'a gore, bu tur bir yanlislamacilik iki yanlis varsayima dayanmaktadir. Birincisi, teorik veya spekulatif onermelerle olgusal veya gozlemsel onermeleri birbirinden ayiran dogal ve psikolojik bir sinirin oldugunu varsaymasidir. Ikinci varsayim, bir onermenin, olgusal yahut gozlemsel (veya temel) olmanin psikolojik olcutunu yerine getirmesi durumunda onun dogru oldugunun, yani, olgularla ispatlandiginin kabul edilmesidir. Lakatos buna gozlemsel ispat doktrini demektedir.
</p>

<p>
	Lakatos'a gore, psikoloji birinci varsayimin, mantik ikinci varsayimin, metodolojik yargi da bu sinir cizme olcutunun aleyhine sahitlik etmektedir. Cunku, "beklentiyle dollenmemis" hicbir algi sozkonusu degildir ve "gozlem kuram yukludur". Bu nedenle gozlem onermeleriyle teorik onermeler arasinda dogal bir ayrim yoktur.
</p>

<p>
	Dogmatik yanlislamaciligin bu birinci varsayimi dogru olsa bile mantik ikinci varsayimin karsisindadir: hicbir olgusal onerme bir deneyle ispatlanamaz. Cunku onermeler ancak diger onermelerden cikarsanabilir, olgulardan cikarsanamaz.
</p>

<p>
	Tahayyul gucumuz teorilerin formule edilmesinde olgusal onermelerinkinden daha buyuk rol oynayabilir fakat sonucta her ikisi de yanilabilirdirler. Dolayisiyla teorilerin dogrulugunu ispatlayamayacagimiz gibi, yanlisliklarini da ispatlayamayiz.
</p>

<p>
	Lakatos'a gore, bilimsel olanla olmayan arasinda sinir cizme olcutu de bilim metodolojisiyle uyusmamaktadir. Deney sonuclari, her ne kadar deneysel kanitlarla ispatlaniyorsa da reddetme gucleri oldukca sinirli olacaktir.
</p>

<p>
	Sonuc olarak, Lakatos'a gore butun bilimsel teoriler sadece esit bicimde dogrulugu ispatlanamayan ve ihtimal dehilinde olmayan degil, ayni zamanda esit sekilde yanlisliklari da ispatlanamazdirlar.
</p>

<p>
	<strong>2. Metodolojik Yanlislamacilik</strong>
</p>

<p>
	Lakatos devam eder, eger butun bilimsel ifadeler yanilabilir teorilere dayaniyorsa, o zaman bunlarin elestirisi ancak tutarsizlik acisindan yapilabilir. Peki bu durumda hangi anlamda bilim deneyseldir? Eger bilimsel teoriler hem dogrulugu ispatlanamaz, ihtimal disi ve yanlisligi da ispatlanamazsa bilim, suphecilerin soyledigi gibi, bos bir spekulasyondan ibaret birsey midir? Bilimsel gelisme diye birsey yok mudur?
</p>

<p>
	Lakatos, bu sorulara en ilgi cekici cevabi metolojik yanlislamaciligin verdigini soylemektedir. Metodolojik yanlislamaciliga gore, bilim adamlari olgulari yorumlarken, deneysel teknikleri kullanirken, bu isi yanilabilir teorilerin isiginda yaparlar. Bu teorileri belirli baglamlarda kullaniyor olmalarina ragmenonlari sinanan teoriler olarak degil sorunsal olusturmayan arkaplan bilgisi olarak gorurler.
</p>

<p>
	Ote yandan, dogmatik yanlislamaci ile metodolojik yanlislamaci arasinda onemli farklardan birisi de neyin dogru oldugu konusundaki olcutte yatmaktadir. Belirli bir baglamda olusan deneysel temelin teoriyle uyusmamasi durumunda teorinin yanlislandigi soylenebilir; fakat bu sozkonusu teorinin yalisliginin ispatlandigi anlaminda degildir. Bu durumda bile sozkonusu teori dogru olabilir. Yani, dogru olani eleyip yanlis olani kabul etmemiz pekala mumkundur; bu risk goze alinmalidir. Eger bir teori yanlislanmissa, belki hala dogru olmasi durumunda dogruyu elemis olma riskine ragmen o tasviye edilmelidir.
</p>

<p>
	Kisaca, metodolojik yanlislamacilikta bir teoriyi reddetmek ile onun yanlisligini ispat etmek birbirinden ayrilmaktadir. Bilimsel olanla olmayana iliskin yeni bir ayristirici olcut one surulmektedir. Ancak belirli "gozlemlenebilir" durumlari yansitan ve bu yuzden "yanlislanabilen" ve reddedilebilen teoriler "bilimsel"dir; veya bir teori eger bir deneysel temel tasiyorsa bilimseldir (yahut kabul edilebilirdir).
</p>

<p>
	<strong>3. Sofistike Yanlislamacilik</strong>
</p>

<p>
	Sofistike yanlislamaciliga gore, bir teori eger oncekinden (ya da rakibinden) farkli olarak artan deneysel icerikle destekleniyorsa, yani, eger yeni olgularin kesfine goturuyorsa ancak o zaman bilimsel veya kabul edilebilir bir teoridir.
</p>

<p>
	Dogmatik yanlislamaciliga gore, bir teori kendisiyle celisen bir gozlem onermesiyle yanlislanir. Sofistike yanlislamaciliga gore ise bir A teorisi, sadece ve sadece asagidaki ozellikleri tasiyan bir B teorisinin one surulmesiyle yanlislanir:
</p>

<p>
	- B, A'dan daha fazla deneysel icerige sahip olmalidir.
</p>

<p>
	- B, A'nin onceki tum basarilarini aciklamalidir, yani A'nin reddedilmeyen tum icerigi, B'de de icerilmelidir.
</p>

<p>
	- B'nin fazladan olan iceriginin bir kismi deneysel olarak desteklenmektedir.
</p>

<p>
	Eger bir teori, bu ozellikleri yerine getiren bir problem kaymasi meydana getiriyorsa o teori "ileri gorutucu"dur. Eger problem kaymasi bu ozellikleri yerine getiremiyorsa o zaman o teori yozlastiricidir ve bu yuzden sahte bilim olarak gorulmeli ve reddedilmelidir.
</p>

<p>
	Boylece sofistike yanlislamacilik, sorunu bir teorinin degerlendirilmesinden bir dizi teorinin degerlendirilmesine kaydirmaktadir. Yalniz basina hicbir deney, deneysel rapor, gozlem ifadesi veya cok iyi desteklenmis alt seviyeli yanlislayici bir hipotez yanlislamaya neden olmaz. Cunku daha iyi bir teori olmadan yanlislama olmaz.
</p>

<p>
	<em>Bilimsel Arastirma Programlari</em>
</p>

<p>
	Lakatos'un arastirma programlari, sofistike yanlislamaciligin Kuhn'un paradigmalarina uyarlanisidir.
</p>

<p>
	Gozlem veya deneyle ortaya cikan durumla program arasinda bir uyumsuzluk ortaya cikinca bunun oncelikle kati cekirdekten degil baska nedenlerden kaynaklandigi dusunulur ve ad hoc hipotezlerle celiski giredilmeye calisilir. Bilimsel gelisimi saglamak icin bilim adamlari, kati cekirdege dokunmamak kaydiyla, yeni sinama imkanlari ortaya cikaracak, yeni olgularin kesfini mumkun kilacak her turlu yontemle koruyucu kusagi gelistirebilirler. Dolayisiyla, Lakatos metodolojisinde iki sey programi dejenere eder, yahut cokertir. Birincisi yeni test imkani yaratmayan ad hoc hipotezler. Ikincisi kati cekirdegi sorgulamaya yonelen etkinlikler.
</p>

<p>
	Birinci durumda karsit ornekler yahut kuraldisiliklarin aciklanabilmesi cin programin koruyucu kusagina eklenen yahut eskisiyle degistirilen yardimci hipotezler, yeni test imkanlari yaratmadiklari, dolayisiyla programa olumlu katkida bulunmadiklari gibi programin gelismesini de engelleyerek onu dejenere edecekleri icin hemen terkedilmeleri gerekir. Bir teorinin terkedilip edilmemesi gerektigine deneysel sinamalar sonunda karar verilir. Neyin kalici neyin ise gidici olduguna bilim adamlari bu deneylerin esliginde karar verirler.
</p>

<p>
	Ikinci durumun gerceklesebilmesi icin sozkonusu programa rakip, onun acikladigi olgularin yanisira, aciklayamadiklarini da aciklayabilen, hatta eski programda hic gundeme gelmeyen yeni olgularin kesfine de imkan saglayan yeni bir programin ortaya cikmasi zorunludur. Baska turlusu, bilim adami icin bindigi dali kesmeye kalkmak olacaktir.
</p>

<p>
	Lakatos, Kuhn'un naiv yanlislamaciligi reddetmekte hakli oldugunu, fakat bunu yaparken sofistike metodolojik yanlislamaciligin da icinde yer aldigi her turlu yanlislamaciligi reddetme yanlisina dustugunu belirtir.
</p>

<p>
	Kuhn'a gore bilindigi gibi bilimsel devrimler tum standartlarin degismesiyle sonuclanan koklu degisiklikler icermekteydi, cunku her paradigma kendi standardina sahipti ve paradigmalar ustu rasyonel standartlardan bahsetmek anlamsizdi. Lakatos, Kuhn'un bu konuda yanildigini iddia ederek, benzer yanilgilarin daha onceleri de yasandigina dikkat ceker. Yegane bilimsel rasyonalitenin dogrulanabilirlik oldugunu kabul edenlerin dogrulanabilirligin cokmesinden sonra umutsuzluga kapilip, bilimsel rasyonalitenin umutsuz bir caba olduguna inanarak tum gayretlerin bilimsel etkinliklerin organize edildigi zihne yonlendirildigini belirtir.
</p>

<p>
	Lakatos, Popper ile ilgili karisikliklari onlemek icin, piyasada uc Popper bulundugundan bahseder. Popper-0, Popper-1 ve Popper-2.
</p>

<p>
	Popper-0, Lakatos'a gore, bir kelime dahi yayinlamayan, Ayer tarafindan icat edilen ve elestirilen bir dogmatik yanlislamacidir.
</p>

<p>
	Popper-1, bir naiv, Popper-2 de bir sofistike yanlislamacidir. Gercek Popper ise 1920'lerde dogmatikten naiv metodolojik yanlislamaciligi gelistiren, 1950'lerde sofistike yanlislamaciligin kabul kurallarina ulasan kisidir. Fakat yanlislama kurallarindan hicbir zaman vagecmemistir.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">22</guid><pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0000</pubDate></item><item><title>Bilim Felsefesi Makaleleri - Paul Feyerabend</title><link>https://forum.dusuncedunyasi.net/posts/felsefe/bilim-felsefesi-makaleleri-paul-feyerabend/</link><description><![CDATA[<p>
	<img alt="spacer.png" class="ipsImage" data-ratio="126.02" height="155" style="height:auto;" width="123" data-src="https://forum.dusuncedunyasi.net/uploads/pages_media/0_feyerabend-e1507575826990.jpg.a8124ceed145575ba06d8754f9ad7159.jpg" src="https://forum.dusuncedunyasi.net/applications/core/interface/js/spacer.png" />
</p>

<p>
	Feyerabend: Anarsist Bilgi Kurami
</p>

<p>
	Paul Feyerabend, modern bilimle ilgili yontem tartismalarina katilirken bilimin diger bilgilenme turleriyle iliskilerini ve toplum-bilim konusundaki yargilarin sorgulanmasi gerektigini de gundeme getirir.
</p>

<p>
	Mantiksal pozitivizmden itibaren bilimin felsefe tartismalarindaki tartismasiz ustun konumunu sorgularken tartismanin eksenini kaydirir Feyerabend. Neyin bilimsel oldugu yahut bilim olanla olmayanin birbirinden ayirt edilmesini mumkun kilacak olcutlerin neler oldugu o kadar onemli degildir artik. Cunku, bir bilginin bilimsel olmasi, ona insanlarin itaatini zorunlu kilacak bir nitelik kazandirmaz. Nihayet bilimsel bilgi de siir, sanat, edebiyat, sihirbazlik, din, vs. ile ilgili bilgiler gibi bir bilgidir. Onu kendiliginden ustun kilacak bir olcutumuz yoktur.
</p>

<p>
	Kitap veya makalelerine koydugu "Toplumu Bilime Karsi Nasil Korumaliyiz", "Ozgur Bir Toplumda Bilim", "Yonteme Hayir" gibi basliklardan da anlasilacagi uzere Feyerabend'in temel ilgisi bilimin toplumsal islevi konusunda odaklasmaktadir.
</p>

<p>
	Feyerabend'e gore, bilim adamlarinin yuruttugu calismalarin sonuclarinin halkin yasami uzerinde bir etkisi oldugu durumlarda, halkin bu kararlara katilmasi demokratik haklardan sayilmalidir. Sonuclarina katlanacak olanlar sadece bilim adamlari olmadigina gore siradan insanlarin da bilimsel kararlarin toplumsal politika haline getirilmesinde soz sahibi olmalari, herhangi bir siyasal kararin uygulanmasinda insanlarin soz sahibi olmasindan nitelik olarak farkli degildir. Zira cagdas dunyada, insanlarin lehine oldugu kadar aleyhine de sonuclanan bir dizi bilimsel gelisme sozkonusudur. Cevreden insan sagligina kadar bir dizi alanda ortaya cikan olumsuz sonuclar onemli kitle hosnutsuzluklarina neden olmaktadir. Bu alanda yapilan protesto eylemlerinin zaman gectikce marjinal hareket olmaktan cikmalari toplumlarin gelecekte bilime karsi daha da duyarli olacagini gostermektedir.
</p>

<p>
	Ote yandan Feyerabend, bugun Bati biliminin yeryuzundeki tartisilmaz egemenliginin onun sahip oldugu saglam ilke ve mantiktan yahut yontemden degil hizmet ettigi uygarligin egemenliginden kaynaklandigina isaret ederek bilime ickin bir rasyonelligin sozkonusu olamayacagini iddia eder.
</p>

<p>
	Ozgur Bir Toplumda Bilim'in Turkce baskisina yazdigi onsozde bu konuda soyle demektedir: "Bilim adamlari bilinmeyen bir malzemeden binalar diken ve ancak yapilarini bitirdikten sonra haklarinda bir hukme varabilen mimarlar gibidir: Ayaga kalkabilirler, dusebilirler, bir ara konumda oylece kalabilirler, kimse bilemez".
</p>

<p>
	Hicbir teorinin herhangi bir hata icermeksizin kendisini destekleyen bir kanita sahip olma garantisi yoktur. Eger teorisiz yasamak istemiyorsak, ki bu mumkun degil, o zaman her teoriyi kusatan sapmalarin ayiklanmasina imkan verecek araclara sahip olmamiz gerekir. Bunu da "alternatifler" saglar.
</p>

<p>
	Alternatifler sadece ortak zeminden hareketle farkli yorumlar uretmekle sinirli degildir. Cunku, degisik teoriler olgular uzerinde bir noktaya kadar anlasmaya varabilirler. Cunku insan bilgisi olgu ve olaylari duzenler. Farkli bilgi turleri olaylarin farkli duzenlenmesi demektir. Degisik dusunen insanlarin duyayi kendi teorik yapilarinin elverdigi olculer icerisinde ve sahip olduklari dilin imkanlari cercevesinde algilayacaklarindan dolayi olgu, nesne ve olaylar arasinda yansima teorisinin iddia ettigi gibi tum insanlarin ortak olarak ayni sekilde algilayacaklari kendiliginden bir duzenin olmadigi, yani farkli teorilerin elestirilebilecegi bagimsiz ve ortak bir deneysel temel ve gozlem dilinin olmadigindan dolayi, hangi tur bilginin basarili olacaginin onceden bir garantisi yoktur. Bunun icin birbirine alternatif tum bilgilerin birbiriyle yarismasina imkan taninmalidir. Buna Feyerabend "cogalma" ilkesi demektedir. Cogalma ilkesi sadece alternatiflerin icat edilmesini onermekle kalmayip ayni zamanda curutulen teorilerin tasfiye edilmesini de onleyici bir islev gormektedir. Cunku, curutulen teori gundemde kaldigi surece rakip teorinin icerigine katkita bulunacaktir.
</p>

<p>
	Bu tam bir kuramsal ve yontembilimsel cogulculuktur. Ne teorilerin birbirlerinin yerini almalari ile ilgili ilkelere, ne de bir teorinin garantileyen olcutlere sahip olmadigimiz icin her turlu bilgiye yarisma sansi vermemiz ve bunun ortamini hazirlamamiz en guvenli yol olacaktir.Yanlis gorus, aciklama yahut teorilerin egemenligini onlemek amaciyla bilimsel bilgi adi verilen ve aslinda tarih boyunca degismeyen bir rasyonelligi olmayan bilgi turunu egemen kilmak, bir siyasal ideolojiyi degisik gerekceler gostererek, alternatiflerine hayat hakki tanimaksizin, egemen kilmaktan farkli degildir.
</p>

<p>
	Teori yahut iddialar ancak onlari onaylayan bir tavirla desteklenmesi durumunda etkili olacaklari icin, insanlarin onayinin yanlisliklara goturecegi korkusu atilarak her bilgiye yahut birbirine alternatif teoriye kendini ifade sansinin verilmesi ozgur bir toplumun kendini yeniden uretebilmesinin de temel sartidir. Sonuc itibariyle, bilim adamlari diktatoryasi ile din adamlari yahut siyaset adamlari diktatoryasi arasinda bir nitelik farki yoktur. Cunku bilimin dogasinda onu kurtarici yapan birsey yoktur.
</p>

<center>
	***
</center>

<p>
	Goruldugu gibi, bilimin nimetlerinden yararlanarak bugunlere ulasmis ve o sayede rahat yasamasini saglayan bir toplumdan cikma bu kisi, nankor ve simarik bir cocuk misali, kendisine bu nimetleri kazandiran bilime karsi cephe almaktadir. Bilim adamlarinin fikirlerini hegamonya olarak goren ve din dahil tum alternatif bilgi alanlarina da bilimle ayni imkanlarin verilmesini demokrasinin geregi sayan bu vatandasin, Suudi Arabistan benzeri bir islam ulkesinde o saygi duydugu alternatif "dunya gorusu"ne sahip insanlar tarafindan herhangi bir sebeple (bu yazdigi kitaplardaki dine aykiri bir soz bile olabilir) boynunun vurularak idam edilmeye ihtiyaci var ki, kilic boynuna inerken son anda belki nerede hata yaptigini anlasin.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">21</guid><pubDate>Sun, 08 Jan 2012 15:25:51 +0000</pubDate></item><item><title>Bilim Felsefesi Makaleleri - Wittgenstein</title><link>https://forum.dusuncedunyasi.net/posts/felsefe/bilim-felsefesi-makaleleri-wittgenstein/</link><description><![CDATA[<p>
	<img alt="spacer.png" class="ipsImage" data-ratio="142.40" height="178" style="height:auto;" width="125" data-src="https://forum.dusuncedunyasi.net/uploads/pages_media/0_wittgenstein-e1507575676461.jpg.269e2f4711a975bf82aadba067add6bb.jpg" src="https://forum.dusuncedunyasi.net/applications/core/interface/js/spacer.png" />
</p>

<p>
	Wittgenstein bir bilim felsefecisi olmamasina ragmen, 20. yuzyilin bilim felsefesi tartismalarina onemli katkisi olan bir dusunurdur. Gorusleri birinci donem ve ikinci donem olarak ikiye ayrilan Wittgenstein, 30 yil arayla ayni konuda gelistirdigi birbiriyle bagdastirilamaz yaklasimlarin her ikisiyle halen yaygin olarak tartisilmakta, savunulmakta, elestirilmekte ve kendisine dipnot dusulmektedir.
</p>

<p>
	<strong>Birinci Donem</strong>
</p>

<p>
	Wittgenstein'inbirinci donemini karakterize eden kitabinda degindigi temel konu dilin dogasinin ne oldugudur. Wittgenstein'a gore bu sorunun cevabi aciktir. Ona gore dil doganin bir resmidir. Degisik duzeylerde ortaya cikan bu resimler, ayni zamanda dusunmeyi mumkun kilan dusunce nesneleridirler. Dunya tek tek olgulara indirgenebilecek bir yapidadir. Bu yapi, olgularin degisik kombinezonlarla bir araya gelmelerinden olusmaktadir. Dil de, olgular dunyasindaki iliskilerin aynisini yansitan iliskilerle kelimelerin bir araya gelmesiyle olusur.Dolayisiyla dil, olgular dunyasini olduklari sekilde yansittigi zaman islevini yerine getirebilir.
</p>

<p>
	Gercekligi olgulardan ibaret sayan, dunyada sadece olgularin bulundugunu soyleyen Wittgenstein icin sadece olgularin bilgisi elde edilebilecektir. Ona gore cumle, gercekligin bir tasarimidir. Anlamli bir cumle, ancak dunyayi resmeden, yani dunyadaki nesne ve iliskilerin disinda, onlarla bagdasmayan yahut onlara ters bir iliski icermeyen bir dil yapisi icinde ifade edilebilir. Bu da dilin yapisiyla dunyanin yapisinin ayni olmasi demektir. Etik yargilar, dunyayla aralarinda boyle bir mantiksal baginti kurulamayacagindan anlamsizdirlar. Bu cercevede ahlaktan bahsetmek bosunadir. Ahlaki hukumler veya deger yargilari anlamli olarak soylenemez, yani anlamsizdirlar. Askin (transendent)gerceklik ise sadece bir kuruntudur: "Dunyanin icinde nerede rastlanabilir ki, doga otesi bir ozneye?"
</p>

<p>
	Mantiksal Pozitivistlerle, temel argumanlarindan biri olan dogrulanabilirlik/sinanabilirlik olcutune iliskin gorusleriyle de paralellikler gosterir Wittgenstein.
</p>

<p>
	Kitabi boyunca dilin dunyayi temsil ettigi ve bu temsili ortak bir yapiya sahip olmalarina borclu olduklarini inceleyen dusunur, bunun kendisinin bir olgu olmadigini farkediyor. Dilin dunya ile iliskisinin resmedilebilmesi icin, dilin disina cikilmasi gerekiyor. Fakat insanin boyle bir sansi yok.
</p>

<p>
	Goruldugu gibi Wittgenstein ilginc bir paradoksa ulasir. Dil ile gerceklik arasindaki iliskiyi anlamanin yolu, onu aciklayan modelin sacmaligini anlamaktan gecmektedir. Sadece bir paradoks degil, paradoks icinde paradoks bu; cunku bu sonucta bir felsefi yargi, bunu da resmetmek mumkun degil.
</p>

<p>
	<strong>Ikinci Donem</strong>
</p>

<p>
	Wittgenstein'in ikinci donemine damgasini vuran kitabi olumunden sonra yayinladir ve en az ilki kadar, hatta ondan daha fazla ilgi gorur. Bu kitabinda, ilk kitabiyla ilgili kendisine yapilan elestirilerin buyuk bir kisminin hakli oldugunu belirtir. Ilk kitabindan memnun degildir, cunku dilin dunyanin bir resmi, sadece olgularin yahut nesnelerin betimlemesi olarak tanimlanmasi durumunda gercek hayattaki dilin onemli bir bolumunun dil disi kabul edilmesi gerektigini gormustur. Ikinci donemi, bu sorunu cozme girisimidir.
</p>

<p>
	Ikinci donem Wittgenstein'in dil kavramsali birincisinden tamamen farklidir artik. Insanlarin icinde yasadiklari dunyayi, ancak o dunyayi anlamli hale getiren bir dil dolayimindan gecirerek taniyabilecekleri icin, dili dogru anlayabilmenin yolunun onu olusturan kelimelerin "ne anlama geldigini" degil, onlarin "nasil kullnildigini" anlamaya calismaktan gectigini savunur.
</p>

<p>
	Kitabin konusunu olusturan "dil oyunlari"nin ne oldugunu aciklarken Wittgenstein, daha cok dilin nasil ogrenildigi, yahut ogretildigi uzerinde durur. Wittgenstein, dil oyununu "icice gecmis dil ve eylemlerden olusan butun" olarak tanimlamaktadir. Bir hareketin, davranisin anlami gibi, kelimenin, cumlenin yahut isaretin anlami da karsilik geldigi gerceklikten degil, ogesi oldugu yahut icinde yer aldigi sistemdeki konumundan kaynaklanmaktadir.
</p>

<p>
	Ikinci Wittgenstein, dili dunyanin bir resmi olarak degil, tam tersi dunyanin kendisi araciligiyla anlasildigi bir arac olarak gormeye baslamistir. Yani dil, belirli yasam bicimleri sonunda ortaya cikan uylasimlarla icice olusmaktadir ve ancak o yasam bicimleriyle beraber dusunuldugunde bir anlam ifade etmektedir.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">20</guid><pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0000</pubDate></item><item><title>Bilim Felsefesi Makaleleri - Althusser</title><link>https://forum.dusuncedunyasi.net/posts/felsefe/bilim-felsefesi-makaleleri-althusser/</link><description><![CDATA[<p>
	<img alt="spacer.png" class="ipsImage" data-ratio="185.88" height="158" style="height:auto;" width="85" data-src="https://forum.dusuncedunyasi.net/uploads/pages_media/0_althusser.jpg.8d9dbc264c33b6c64d304f4d5ec6e402.jpg" src="https://forum.dusuncedunyasi.net/applications/core/interface/js/spacer.png" />
</p>

<p>
	Althusser, bilim felsefesi tartismalarinda cok onemli bir isim sayilmaz. Fakat yine de pek cok bilim felsefesi kitabinda kendisinden soz edilmektedir.
</p>

<p>
	Kendisi marksist bir filozoftur. Althusser'in tanimina gore, belirli bir insan emegi ve uretim araclarinin kullanilmasi sonucunda, belirli bir hammaddenin, belirli bir urune donusturulme surecine "pratik" denir. Bu cercevede Althusser, doganin insan emegi ile donusturulmesine ekonomik pratik; mevcut toplumsal iliskilerin devrim yoluyla donusturulmesine siyasal pratik; kisilerin bilinclerinin donusturulmesine ideolojik pratik; ve kuramsal araclarla yontemleri bir araya getirerek bilgi uretmeye de teorik pratik demektedir.
</p>

<p>
	Althusser'in birbaska onemli kavrami "sorunsal" (problematik) kavramidir. Sorunsal, bir kavramin anlamini icinde kazandigi kavram kumesi demektir. Kavramlar ancak kendi sorunsallari cercevesinde dogru anlasilabilirler. Farkli sorunsallara ait kavramlar benzer seyleri ifade ediyor gozukseler de bu anlamsal ozdesligi gostermez. Bir sorunsal icinde anlamli bir soru, baska bir sorunsal icinde anlamini yitirebilecektir.
</p>

<p>
	Althusser'e gore, farkli sorunsallari icine alan bir bilgi birikiminden bahsetmek cok fazla anlamli degildir. Bir sorunsalin cercevesi icinde birikimsel bilgiden soz edilebilir. Fakat degisik sorunsallar arasinda birikimsel bilgi birikimi sozkonusu degildir. Gorulecegi gibi, buradaki anlamiyla "sorunsal" kavrami Kuhn'un "paradigma" kavramina benzemektedir.
</p>

<p>
	Althusser'i anlamak icin onemli olan birbaska kavram da "epistemolojik kopma" kavramidir. Bu kavram Bachelard'da, kuramsal uretim surecinde bilim oncesi kavramlar sistemi ve ideolojik aciklama biciminden bilimsel aciklama bicimine gecerken meydana gelen koklu kopusu ifade etmekteydi. Althusser, kavrami icerigini cok fazla donusume ugratmadan alip, yeni bir formulasyonla Marks'in calismalarinin ondan onceki Alman felsefesi, Ingiliz iktisadi ve Fransiz sosyalizminden farkini betimlerken kullanmaktadir. Bazi yonleriyle, bu kavramin kullanimi da Kuhn'daki "paradigma kaymasi", veya "bilimsel devrim" kavramlarini andirir.
</p>

<p>
	Althusser'e gore, geleneksel epistemolojilerin bilgi sorununa yaklasimlarinda temelde bir hata sozkonusudur. Bilgi, bilen ozne ile bilinen nesne arasinda bir iliski olarak tasavvur edilir. Bu yaklasima gore bilgiye konu olan nesne objektif gercekligin ta kendisidir. Yani bilgi, gercek nesnelere tekabul eden kavramlarin bir araya getirilmesiyle olusturulur.
</p>

<p>
	Althusser ise, bilginin nesnesiyle gercek nesneyi ayirir. Ona gore "gercekligin duzeniyle dusuncenin duzeni degisebilir ve bu ikisi arasinda bir tekabuliyet sozkonusu degildir. GErceklik ona karsilik gelmesi icin uretilen kavramlar kumesinden her zaman daha zengin ve cok yonludur. Althusser, insanin zihninden bagimsiz, onun bilgisinden once de sonra da varolan bir nesneler dunyasinin varligini kabul etmekle materyalisttir. Ama bilgi uretimini maddi uretim surecinden bagimsiz, kendine ozgu gelisme dinamikleri ve gorece ozerkligi olan ve zihinde baslayip zihinde biten bir surec olarak tanimlarken de materyalizmin sinirlarini zorlamaktadir.
</p>

<p>
	Ona gore, kuramsal uygulamalarin hammaddesi gercek nesneler degil, gerceklige yakistirilan ozelliklerin soyutlamalaridir. Bu nedenle bilginin nesnesi gercek nesne degildir, fakat bilginin nesnesi yoluyla hakkinda bilgi edinilen sey gercek nesnedir. Althusser'in bu baglamda verdigi ornek de ilginctir: Daire fikri daire degildir, kopek kavrami havlamaz.
</p>

<p>
	Burada bilgi nesnesi ile gercek nesnenin arasindaki iliskinin ne oldugu sorusu gundeme gelmektedir. Geleneksel epistemolojilerin temel ugrasi alanlarindan biri de bu yansima teorisidir. Yani dis dunya insan zihnine mi yansimaktadir yoksa insan zihni dis dunyadan bagimsiz bir sekilde isleyen kendine ozgu mekanizmalara mi sahiptir. Dis dunya ile kavramlar dunyasi iliskisi olarak bilinen bu soruna da Althusser'in yaklasimi farklidir. Althusser, nesne ile ozne arasindaki iliskiyi arastiran epistemolojilerin ideolojik oldugunu ve gercekte boyle bir sorun olmadigindan dolayi bu epistemolojilerin yanlis sorular pesinde kostuklari icin getirdikleri aciklamalara bile bakmadan reddedilmeleri gerektigini soyler.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">19</guid><pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0000</pubDate></item><item><title>Bilim Felsefesi Makaleleri - Postmodernizm</title><link>https://forum.dusuncedunyasi.net/posts/felsefe/bilim-felsefesi-makaleleri-postmodernizm/</link><description><![CDATA[<p>
	<img alt="spacer.png" class="ipsImage" data-ratio="100.00" height="160" style="height:auto;" width="160" data-src="https://forum.dusuncedunyasi.net/uploads/pages_media/0_postmodern-e1507319077685.jpg.a302f102179cda9ec9ae0336cffbc625.jpg" src="https://forum.dusuncedunyasi.net/applications/core/interface/js/spacer.png" />
</p>

<p>
	"Modern" sozcugunun, Turkce'deki tam karsiligi "Cagdas"dir. Kelimeyi sozluk anlamiyla kullanacak olursak bugunku modern dunyanin onemli bolumu artik "postmodern donem"i yasamaktadir.
</p>

<p>
	Modern-postmodern iliskisi geleneksel-modern iliskisi gibi oncekinden farkliligi ifade etmek icin kullanilmaktadir. Bati tarihinde geleneksel donem dusuncede, toplum orgutlenmesinde ve deger yargilarinda nihai referans kaynagi olarak Tanri'nin kabul edildigi donemdir. Bu donemde bilginin uretimi ve dagitimi kilise kurumu tarafindan orgutlenmekteydi. Tanri'nin her seyin nihai kaynagi oldugu fikri tum toplumlar ve zamanlar icin gecerli hayat nizami ve aciklama bicimleri sunmayi zorunlu kiliyordu. Insanlarin gorusleri degil Tanri'nin buyruklari onemliydi.
</p>

<p>
	Modern donemde ise gerek bilginin degeri, kaynagi, uretimi ve bolusumu konusunda, gerekse toplum orgutlenmesinde soyut insan kategorisi Tanri'nin yerini almaya basladi. Insan akli mutlak bilginin, eger boyle bir bilgi varsa, kaynagiydi. Evrene iliskin bilgiler insan akli, duyulari ve deneyimlerinden gececekti artik. Siyasal anlamda mutlak itaat da bundan boyle goklerden yere, soyut devletlere inecekti.
</p>

<p>
	Bu aydinlanma projesi insanligin buyuk bir cosku ile pesinden kosacagi yeni hedefler yaratmisti. Bu hedeflerin gerceklesmesi icin yeni bilgi alanlari gerekiyordu. Bilim bu alanlardan en onemlisiydi. Dissal bilgi kategorisine basvurmadan her turlu bilginin degerli kabul edilmesi durumunda milyonlarca degisik insan gibi milyonlarca degisik bilgi ortaya cikacakti. Bu kaostan ancak bazi insani bilgileri hayatin merkezine yerlestirmek suretiyle kurtulmak mumkundu. Nitekim oyle oldu; bilim kategorisine giren bilgiler modern insanin mukaddes metinleri haline geldiler.
</p>

<p>
	Modern proje, insana indirgenemeyen tum bilgi ve degerleri hayattan kovma idealini uzun yillar muhafaza etmesine ragmen, 20. yuzyilin ikinci yarisindan itibaren ortaya cikan tablo, belli bir aydin kesim arasinda, bu ideallerin gerceklesme sansinin cok dusuk oldugu fikrine yol acmaya basladi.
</p>

<p>
	Bu kesim aydinlarinin bakis acisina gore, olaylar ve dunya soyle gorunmekteydi:
</p>

<p>
	Uzun yillar bir misyoner edasiyla diger ulkelere empoze edilmeye calisilan iktisadi ve siyasal modeller, sanildigi gibi evrensel ilkelere degil, tamamen gelismis ulkeler lehine kurulmus egemenlik iliskilerine dayanmaktaydi. Ornegin iktisadi kalkinma icin onerilen tum strateji ve modeller bir noktada tikanmaktaydi. Bati dunyasinin uzun yillar talan, gasp, kole emegi, kolonilestirme ve fetihler yoluyla sagladigi ve bugunku teknolojisini ustune kurdugu sermaye birikiminin, simdiki geri kalmis, az gelismis, veya yumusatilmis tabiriyle "gelismekte olan" ulkeler icin ayni yollarla saglanmasi mumkun degildi. Cunku mevcut dunya ekonomisinin kendini yeniden uretebilmesi icin belirli ulkelerin digerlerinden daha cok tuketmesi yahut tasarruf etmesi zorunlu olduguna gore, bu azgelismisligin ortadan kalkmasi teorik olarak bile mumkun gorunmuyordu. Zira, dunyadaki tum ulkelerin ayni gelismislik duzeyine ulasmalari durumunda dunya ekonomisi mevcut dinamizmini kaybedecek, yani cokecekti.
</p>

<p>
	Ayni sekilde siyasi modeller de eskisi kadar kutsallik tasimamaktaydi. Demokrasi ve insan haklari soylemlerinin tasidiklari cifte standartlarin da ortaya cikmasi, insan merkezli bati dusuncesinin tum versiyonlarinin sorgulanmasini kolaylastirmis, onlarin tum insanligin degil, belirli insanlarin yahut toplumlarin cikar ve mutlulugunu amacladigi inancini paylasanlarin sayisinin dunden gune artmasina sebep olmustu.
</p>

<p>
	Ayni zamanda, milyonlarca insanin bir hayat tarzi; kapitalizme muhalif entellektuellerin de alternatif kuramsal aciklama modellerine kaynaklik edecek bir bakis acisi olarak umit bagladigi Marksizm'in de diger buyuk anlatilar gibi tokezlemesinin yarattigi buyuk bir hayal kirikligi insan merkezli projelere karsi butunuyle bir isyan atmosferi yaratmisti.
</p>

<p>
	Ayrica, kendilerinin de modernist bir nitelik tasidigi seklindeki postmodern elestiriye ragmen, "feminizm" ve feminist elestiriler de postmodernizmin ortaya cikisina kaynaklik eden gelismeler arasinda onemli bir yer tutmustur.
</p>

<p>
	Bunlarin disinda, modern bati dusuncesinin en cok kullandigi referans noktalarindan biri olan "insan dogasi" kavraminin iceriginin buyuk oranda kultur bagimli oldugu, tum insanlari icine alan genellemelerin, aslinda belirli bir kulturun icinde anlamli olan davranis bicimlerinin ve o davranis bicimlerini sembolize eden kavramlarin diger kulturlere de dayatilmasindan baska birsey olmadigi dusunulmeye baslanmisti.
</p>

<p>
	Bir de, gerek bilgisayar, gerekse iletisim teknojisinde meydana gelen gelismelerin, bilginin kolay ve ucuz sekilde dunyaya yayilarak toplumsal yapida bir donusum meydana gelmesini saglamasi modernizmin ideallerinin gerceklesmesini imkansizlastirmisti bu kisilere gore. Her ne kadar makro anlamda bilgi ve iletisim aginda bir tekel sozkonusu ise de yerel olarak farkliliklar eskisinden daha hizli olarak ortadan kalkarken, hiyerarsik bilgilenme modeli delinmisti.
</p>

<p>
	Ayrica, dunya olceginde ortaya cikan yabancilasma, iletisim imkanlarinin artmasiyla farkli yerel kulturler arasi etkilesimin artmasinin yarattigi kulturel cogulculuk, ozellikle sanayilesmis ulkelerde refah duzeyinin artmasi buna karsilik sosyal ideallerin ortadan kalkmasi sonucu hayatin tekduzelesmesinin verdigi manevi tatminsizligin artmasi, toplumsal hiyerarsinin ve o hiyerarsiyi olusturan statulerin anlamsizlasmasi sonucu otoritelere itaat egiliminin azalmasi, insanlara kurtulus vadeden ideolojilerin gun begun dokulmesi, vs. gibi diger gelismeler de sanayi toplumunun ve "modern" kavramlarin onemli bir degisimin esiginde oldugunu ifade etmekteydi bu kesime gore.
</p>

<p>
	Peki postmodernizm kisaca nedir? Bu sorunun cevabi en iyi postmodernizmin ne olmadigi soylenerek verilebilir. Cunku postmodernizm diye tutarli, kendi icinde butunluk arzeden ne bir yasam tarzi ne de bir teori vardir. Zaten karsi cikilan da budur. Hayatin, toplumun, bilginin, rasyonel yeniden insaasinin insanlara umit dolu masallar sundugu dogrudur, ama sonunda sunulan sey bir masaldan baska birsey degildir. Liberalizm, esitcilik, marksizm, feminizm, vs. hep birer masaldirlar. Masalsiz hayat olmayacagina gore, postmodernizme gore buyuk masallar yerine kucuk masallari secmek daha az zararlidir.
</p>

<p>
	Postmodernizmin Temel Tezleri
</p>

<p>
	<strong>1)</strong> Sinifsiz toplum, iscilerin kurtulusu, insanligin ilerlemesi, kalkinma, aydinlanma, vs gibi buyuk oykuler iceren aciklama bicimlerine karsi cikilmalidir.
</p>

<p>
	<strong>2)</strong> Homojen bir toplum ancak baski yoluyla kurulabileceginden boyle bir toplum ideali tasiyan tum yaklasimlara karsi mucadele verilmelidir.
</p>

<p>
	<strong>3)</strong> Dil ile toplum icice oldugundan, ve ozne nesneden, kisi toplumdan soyutlanamayacagi icin, hickimsenin elinde toplumun butununde zaman ve mekandan bagimsiz olarak ne olup bittigini kavrayacak ve aktaracak ne bir teori, ne de bir dil sozkonusudur.
</p>

<p>
	<strong>4)</strong> Tum insanlari kapsayacak metadil ve metaanlatilar yoktur.
</p>

<p>
	<strong>5)</strong> Kucuk anlatilar buyuk anlatilara tercih edilmelidir; dogruluk/yanlislik ayrimi yerine kucuk/buyuk anlati olcutune gore degerlendirme yapilmalidir.
</p>

<p>
	<strong>6)</strong> Anlatilarin cazibesine kapilarak tarih felsefesi ve devlet politikasi yapilmasi tehlikelidir.
</p>

<p>
	<strong>7)</strong> Insanligin kurtulusu icin buyuk anlatilar uretmek yerine, yerel degerlerle, sinirli anlatilarla, yerel olcekli mucadeleler yapilmalidir.
</p>

<p>
	<strong><span class="ipsEmoji">😎</span></strong> Evrensel degerleri yakalamak ugruna ozgunlukleri yoketmemek icin yerel degerlerin pesinde kosulmali, insan ve toplumlarin benzesen ozelliklerinden ziyade farklilasan ozellikleri bilime konu edilmelidir.
</p>

<p>
	<strong>9)</strong> Insanlara yol gosterecek tek bir soyut akil kategorisi islevsel degildir. Akil da, deneyim de tek tek insanlarla anlam kazanir. Bu yuzden tumel akil kategorisi arkasina saklanarak totaliter soylemler uretilmemelidir.
</p>

<p>
	<strong>10)</strong> Empirizm ve rasyonalizmin yaptigi gibi gercekligin bilgisi nihai ozlere veya temellere indirgenemez. Bu yuzden indirgemecilige, ozculuge ve temelcilige karsi direnmek gerekir. Dogrular ulasilan degil, uretilen kategorilerdir. Bu yuzden hicbir anlayis yahut yaklasim bu kategorileri kendi tekeline alamaz.
</p>

<p>
	<strong>11)</strong> Farkli bilgi yahut bilim onerileri, onlara sahip cikan insanlar tarafindan kendilerine yuklenen anlamlara gore deger kazanirlar. Bunun disinda olcut aramak bos bir cabadir.
</p>

<center>
	***
</center>

<p>
	Goruldugu gibi bu dusunce bicimi, epistemolojik acidan relativist, subjektif bir dis dunya gercegine inanan ve bilgiyi insan zihnine yerlestiren idealist bir bakis acisidir. Dolayisiyla, bilimin objektiviteye inanan ve materyalist dunya gorusuyle bagdasmaz. Kisacasi, bilim alisilmis anlamiyla alindiginda, bu dusunce bicimi bilim disidir.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">18</guid><pubDate>Fri, 06 Oct 2017 19:43:14 +0000</pubDate></item><item><title>Bilim Felsefesi Makaleleri - Antibilim</title><link>https://forum.dusuncedunyasi.net/posts/felsefe/bilim-felsefesi-makaleleri-antibilim/</link><description><![CDATA[<p>
	<img alt="spacer.png" class="ipsImage" data-ratio="79.59" height="117" style="height:auto;" width="147" data-src="https://forum.dusuncedunyasi.net/uploads/pages_media/0_anti_science-e1507583048859.jpg.ef235b6db0f5d63d4adf61d8be0bf3e1.jpg" src="https://forum.dusuncedunyasi.net/applications/core/interface/js/spacer.png" />
</p>

<p>
	1960'li yillarin sonu ve yetmisli yillarin basindan itibaren, bilime olumsuz bir bakis acisiyla yaklasan ve bilimin yuzyillardir suren hegamonyasini sorgulayan bir sosyal ve dusunsel hareket ortaya cikti.
</p>

<p>
	Kendi icinde ne teorik ne de pratik bir butunlugu olmayan, fakat modern bilim ve teknolojiden rahatsizlik ortak paydasinda bulusan, ve "Antibilim" olarak nitelendirilen bu hareketin uc ana kaynaktan beslendigi soylenebilir.
</p>

<p>
	Bu kaynaklarin birincisi, modern bilim ve onun uygulamasi olan teknolojinin ortaya cikardigi beklenmeyen ve istenmeyen sonuclarin kamuoyunda uyandirdigi tepkilerdir. Bir digeri dogu dusuncesi ve mistisizmin bati bilimi uzerine etkisi, digeri ise neo-marksist bilim elestirisi teorileridir.
</p>

<p>
	Neo-marksist yaklasim taraftarlari, bilim felsefesi veya sosyolojisi tartismalarinda daha cok bilginin sosyal islevi uzerinde durmaktadirlar. Onlara gore, modern bilim hem tarihsel olarak ortaya cikisi hem de gunluk kullanilis bicimi acisindan toplumsal celiskilerden ve bu celiskilerin kurumsal yeniden uretiminden bagimsiz degildir. Bilim de somuru sisteminin bir urunudur ve onun isleyisinin en guclu araclarindan birisidir. Somurulenlere sundugu imkanlar, aynen devletin sunduklari gibidir. Devletin tarafsizligi ile bilimin tarafsizligi arasinda sadece bir alan farki vardir.
</p>

<p>
	Bu bakis acisi elestirel bakmanin otesinde bilime bir alternatif yaklasim getirmedigi icin cok yaygin olarak paylasilmamakla birlikte, aslinda onemli sorunlara isaret ettigi pek cok kisi tarafindan ortaya konulmaktadir.
</p>

<p>
	Antibilimin temel tezleri
</p>

<p>
	<strong>1.</strong> Modern bilim ve onun uygulamasi olan teknoloji insanogluna daha onceki donemlerde gorulmemis oranda bir enerjiyi kullanabilme olanagi vermistir. Bu hem sosyal yasam, hem de ekosistem icin onemli bir tehdit unsurudur ve bunun da sorumlusu buyuk oranda bilimdir.
</p>

<p>
	<strong>2.</strong> Bilim, sahip oldugu totaliter niteligiyle bir din bicimine burunmustur. Dinin ortacagda ustlendigi pek cok islevi gunumuzde bilim ustlenmektedir. Bu islevler ozetlenirse, ortaya kabaca sunlar cikmaktadir:
</p>

<p>
	- Din, hem evrene hem de onun icinde yeralan tum varliklara bir tanim getirmekteydi.
</p>

<p>
	- Toplumsal duzeyde kabul gorecek ve baglayici nitelikteki mesru bilme bicimi ile bilgilerin olculerini, icerigini ve sinirlarini belirlemekteydi.
</p>

<p>
	- Din, hem sosyal hem de bireysel hayatin idamesi amaciyla gerek duyulan sosyal denetimin saglanmasi icin devletle isbirligi yapmaktaydi.
</p>

<p>
	- Bireylere sosyal gelisimleri icin yol ve yordam gostermekte, onlara ruhsal destek saglamakta ve olumsuzluklari asmalari icin teselli vermekteydi.
</p>

<p>
	Gunumuz bilimine bakildiginda ise, ozellikle batida bu islevlerin asagi yukari tumunu artik bilimin ustlendigi gorulecektir:
</p>

<p>
	- Bilim, nesnel dunyayi tanimlamakta, evrendeki varliklarin yapi, konum ve davranis bicimlerini ortaya koymaktadir.
</p>

<p>
	- Saglam ve guvenilir bilgi yontemleri gostermektedir.
</p>

<p>
	- Ilerleme ve refahin nasil elde edilebileceginin yollarini gostermektedir.
</p>

<p>
	- Her turlu fizyolojik, biyolojik, sosyal, siyasal, psikolojik sorunun tek cozum kapisini olusturmaktadir.
</p>

<p>
	<strong>3.</strong> Bilim, toplumsal orgutlenme icerisinde, sanki herkesin yararinaymis gibi bir goruntu altinda, belirli toplumsal kesimlerin lehine isleyen bir ideoloji islevi gormektedir.
</p>

<p>
	<strong>4.</strong> Bilim, insanligin buyuk bir cogunlugunun aleyhine olan atom bombasi, nukleer silah, kitalar arasi fuze veya askeri teknoloji gelistirmeye hizmet etmektedir. Bu imkanlar uluslararasi gucler dengesini gucluler lehine guclendirmekte, uluslarin kendi kaderlerini tayin haklarini elde etmelerini imkansizlastirarak tam bir bagimlilik yaratmaktadir.
</p>

<p>
	<strong>5.</strong> Bilim adamlari, sahip olduklari imkanlarla siyasetcilerle de isbirligi yaparak toplum uzerinde hegamonya kuran guclu bir baski grubu haline gelmektedirler.
</p>

<p>
	<strong>6.</strong> Bilim, insanin diger tum alternatif bilgi uretme imkanlarini sadece devre disi birakmakla kalmayip, ayni zamanda onlari koreltmektedir de.
</p>

<p>
	<strong>7.</strong> Bilimin gelistirdigi kimyasal ilaclar ve tedavi yontemleri bir taraftan insan sagligini koruyor gorunurken, diger taraftan da yeni hastaliklarla daha cok insanin neredeyse aliskanlik duzeyinde yaygin olarak hasta olmasina neden olmaktadir.
</p>

<p>
	<strong>8.</strong> Her toplumda onemli bir sinif haline gelen, basta doktorlar olmak uzere tum saglik personeli icin hasta insanlar bir gecinme nesnesi haline geldiginden insana bakis niteligi degismis, insanlar bu sektor gozunde ne kadar caresiz hasta olurlarsa o kadar degerli hale gelmislerdir.
</p>

<p>
	<strong>9.</strong> Bilimin gelistirdigi uretim ve medya teknolojisi sonucunda tum insanlar tekduzelesmeye ve kitlesellesmeye baslamistir.
</p>

<p>
	<strong>10.</strong> Bilimsellik soylemi, nesnellik adina ortaya ciktigi ve onu tekeline aldigi icin genel anlamda elestirinin onunu kapamakta, ozel anlamda da farkli dusunce bicimlerini yok etmekle totaliter bir bakis acisinin yerlesmesine uygun zemin saglamaktadir.
</p>

<p>
	<strong>11.</strong> Bilimsel ve teknolojik gelisme, dunyanin bir tarafinda aclik, sefalet, yetersiz beslenmenin oldugu, diger tarafinda ise korkunc israflarin yapildigi dengesiz bir kaynak dagilimina yardimci olmaktadir.
</p>

<p>
	<strong>12.</strong> Arastirmalarda oncelik sirasi degismektedir. Bilimsel uretim, arz ve talebe gore isleyen pazara yonelik bir meta uretimi haline geldigi icin kaynaklar toplum icin gerekli olandan cok pazar degeri olan bilgi alanlarina kaydirilmaktadir.
</p>

<p>
	<strong>13.</strong> Bilimin degerden uzaklastirilmasi sebebiyle, bilim neden oldugu olumsuz sonuclardan ayri gibi sunulmaktadir. Bu yuzden de tum insanligi yok edecek projelerde calisan bilim adamlari herhangi bir ahlaki kaygi tasimamakta, bunu ahlaki tercihlerinden bagimsiz yaptiklarini dusunmektedirler.
</p>

<center>
	***
</center>

<p>
	Goruldugu gibi, Antibilimcilerin bakis acisi, uzume kizip bagciyi dovmek gibidir. Insanlarin gunumuzde kurduklari ekonomik, siyasal ve sosyal duzenin carpikliklarindan kaynaklanan sorunlari, bir gunah kecisi gibi gordukleri bilimin uzerine atmaktadirlar. Halbuki bilim, kendisiyle mesgul olanlarin amaclari ve niyetlerinden bagimsiz, objektif bir bilgi edinme cabasidir. Dogru bilgi edinmenin yontemleri ve kurallarinin bir butunudur. Kendisini kullanan insanlarin yaptiklarindan bilim sorumlu tutulamaz.
</p>

<p>
	Bilimin, baska bilgi alanlarinin onunu kapamasi ve bu sekliyle bilgi alaninda totaliter bir bakis acisini yerlestirmesi ise, bize gore insanliga bir faydadir, zarar degil.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">17</guid><pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0000</pubDate></item><item><title>Bilim Krizde Mi?</title><link>https://forum.dusuncedunyasi.net/posts/felsefe/bilim-krizde-mi/</link><description><![CDATA[<p>
	<img alt="spacer.png" class="ipsImage" data-ratio="60.13" height="92" style="height:auto;" width="153" data-src="https://forum.dusuncedunyasi.net/uploads/pages_media/0_Trident-missile-tubes-on-006-e1507582987375.jpg.46dd4be104f32ad0a7c64e5e4478a9fd.jpg" src="https://forum.dusuncedunyasi.net/applications/core/interface/js/spacer.png" />
</p>

<p>
	Anarsist bilgi kuramlari, postmodern dusunceler ve bilim karsiti fikirler, kisisel fikrime gore bilime ve bilimsel dusunceye buyuk zarar veren fikirlerdir. Hatta bu tur tartismalar cercevesinde, 20. yuzyilin ikinci yarisindan itibaren, sanki bilimde bir kriz varmis, daha onceki tipik bilim anlayisi artik tikanmis ve cozum uretemez olmus havasi yaratilmis ve bu alternatif fikirlerle bilimsel ugras kirletilmek ve metafiziklestirilmek istenmistir.
</p>

<p>
	Halbuki bilimin 20. yuzyildaki tarihine bakildiginda basari ustune basari ve hatta cok yuksek ivmeli bir basari gorunmektedir. Ornegin, astronomiyi alalim. Kara delikler kagit uzerindeki bir teoriyken, su anda en az 12 adet kara delik saptanmistir. Baska yildizlarin da gezegen sistemleri olmasi gerektigi, sadece bir fikirken, su anda yuzden fazla yildizin gezegen sistemleri kesfedilmis, gozlenmistir. Su anda artik kendi gunes sistemimizi digerleriyle kiyaslamak ve gezegenlerin ve diger gok cisimlerinin ortaya cikisiyla ilgili teorileri daha da kesinlestirmek mumkun hale gelmistir.
</p>

<p>
	Modern kozmoloji, evrenimizin de diger evrenler gibi vakumdan kendiliginden ortaya ciktigini ifade ederek evrenin kokeni problemini ortadan kaldirmistir. Hatta, bu yeni evrenlerin olusturulma isleminin gelecekte laboratuarlarda cok yuksek enerjili parcaciklari carpistirarak gerceklestirilebilecegi ortaya cikmistir.
</p>

<p>
	Aya gidilmis, baska gezegenlere uzay araclari gonderilmistir. Notrino kaydi ve olcumu yontemleri sayesinde, ilk elde edilen olumsuz sonuclarin aksine daha sonra gunesin (ve diger yildizlarin da) enerji kaynaklari uzerine gelistirilmis teorinin gecerliligi kanitlanmistir. Cekim dalgalarinin olcumu, pek cok baska teorilerin test edilmesini saglayacaktir.
</p>

<p>
	Ki bunlar sadece bir bilim dalina iliskin bulgular. Tum diger bilim dallari icin benzer bir liste cikarilabilir.
</p>

<p>
	Tum bunlarin isiginda, bilim elestirmenlerinin bahsettigi su "bilimin krizi" nerede acaba?
</p>

<p>
	Max Planck, Albert Einstein ve niceleri, dis dunyanin insan zihninden bagimsiz bir gercekligi oldugu ve bu fikrin tum doga bilimlerinin temelinde yer almasi gerektigi konusundanki fikirlerini aciklikla sundular.
</p>

<p>
	Arastirmacilarin bu konudaki bakis acilari, bilginin evrimsel teorisini savunan filozoflar tarafindan da desteklenmektedir.
</p>

<p>
	Insanligin kollektif basarisi, bilimsel teorilerin ise yaradigini ve bilimin ilerledigini dogrulamaktadir.
</p>

<p>
	Fakat bilimin objektifligi ve guvenilirligi, dusmanlari tarafindan devamli saldiri altinda tutulmaktadir. Yuri N. Efremov'a gore, bilime bu tur saldirilari yapan Thomas Kuhn ve Paul Feyerabend gibi; fiziksel teorilere guvenilemeyecegini, cunku birinin hep digerinin yerine gectigini, onlarin gercekler degil bilim adamlarinin uydurmalari oldugunu vs. savunan gunumuz "bilgi sosyologlari"ni bilim felsefecisi bile saymamak gerekmektedir.
</p>

<p>
	Efremov'a gore, unlu rus fizikci V. Ginzberg, ceyrek yuzyil once Kuhn'un ulastigi sonuclarin birtakim yanlis anlamalardan kaynaklandigini tespit etmistir. Yeni bilgi, eger dogruysa, eski bilgiyi daima icinde icermektedir. Eski teori, yeni teorinin bir parcasi, ya da ozel bir durumudur. Ornegin Newton fizigi ve Einstein fizigi orneklerinde goruldugu gibi. Efremov'a gore, relativite ve kuantum fizigi bilim adamlari ve filozoflarin psikolojilerinde meydana gelen bir "devrim"dir, yoksa bilimin icinde meydana gelen bir devrim degil. Ona gore Kuhn'un bahsettigi sekliyle "bilimsel devrim"ler bulunmamaktadir.
</p>

<p>
	Dolayisiyla, bilimin dis dunya gercekliginin varligi, birligi ve objektifligi konusundaki temel kabulunu degistirmek icin bir sebep bulunmamaktadir.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">16</guid><pubDate>Fri, 06 Oct 2017 19:22:50 +0000</pubDate></item><item><title>Bilimin Ay&#x131;rt Edici &#xD6;zelli&#x11F;i</title><link>https://forum.dusuncedunyasi.net/posts/felsefe/bilimin-ayirt-edici-ozelligi/</link><description><![CDATA[<p>
	<img alt="spacer.png" class="ipsImage" data-ratio="100.00" height="150" style="height:auto;" width="150" data-src="https://forum.dusuncedunyasi.net/uploads/pages_media/0_bilim-e1507582772584.jpg.b251d526474c09834dc425b89a913759.jpg" src="https://forum.dusuncedunyasi.net/applications/core/interface/js/spacer.png" />
</p>

<p>
	Bilim, kendi bulgularini curutmeye calisan tek bilgi kaynagidir. Bilgi alanindaki diger tum etkinlikler, kendi iddialari ve fikirlerine yonelik belli bir taraf tutma egilimi gosterirler. Sadece bilimin kendi zayifliklarini bulup ortaya cikartmak icin gelistirilmis yontemleri vardir ve bu islem bilimsel etkinligin bir parcasidir.
</p>

<p>
	Bugun, bilim adamlarinin da yeni fikirlere karsi bagisikliklari oldugu fikri, felsefi alanda cok sozu edilen bir bulgu ve iddiadir. "Paradigma" denen ve bilimsel probleme belli bir bakis acisini ifade eden kavrama gore, bilimde de subjektif bakis acilari ve problemleri ozel algilayis bicimleri mevcuttur. Dolayisiyla, bu ve buna benzer kavramlarla gunumuzde bilimin de objektifligi sorgulanmaktadir.
</p>

<p>
	Fakat, neresinden bakilirsa bakilsin, bu tur noktalarin hicbiri, bilimin kendi teorilerini test etmek icin belli yontemleri bulundugu ve deney sonuclariyla uyusmayan teorileri terkettigi gercegini degistirmez. Bilim bunun icin elinden geleni yapmakta, bilgi uretimindeki subjektif faktorleri mumkun oldugu kadar ayiklamaya calismaktadir.
</p>

<p>
	Insanoglu nihayet dogru ve guvenilir bilgi edinmenin yolunu bulmus ve buna "bilim" adini vermistir. Son birkac yuzyilin tarihine bakildiginda da bu yontemin gayet basarili bir bicimde isledigi acikca gozler onune serilmektedir. Bilimin ise yaradigini, tarih ve olgular soyler. Tarihinin hicbir doneminde, modern bilim ve teknolojinin yontemlerinin gelistirilip uygulamaya konuldugu son yuzyillardakiyle kiyaslanabilecek duzeyde hizli bir gelisim yoktur.
</p>

<p>
	Diger bilgi alanlarinin (felsefi soylemler, dinler, mitolojiler, inanclar, gelenekler, vs.) eksik olduklari temel nokta "dogrulugun testi"dir. Bilim haricindeki tum bilgi alanlarinda bilgi ya hic test edilmeden, ya da cok subjektif bir bicimde, yanli bir teste tabi tutularak kabul edilir. Tumunun temelde dayandigi, kanitlanmamis hipotezleri vardir.
</p>

<p>
	Peki bilimin kanitlamadan inandigi birsey var midir? Cok ilginc bir sekilde bu sorunun cevabi evettir. Dunyanin yapisi oyle bir kuruludur ki, belli bir baslangic noktaniz yoksa, hicbir sonuca ulasamazsiniz. Fakat, bunun bilincinde olan bilim, kanitlamadan kabul ettigi noktalari mumkun olan en aza indirmistir. Bilimin sadece iki temel kabulu vardir. Bir, dis dunyanin gercekligine inanmak. Iki, dis dunyanin arastirma, deney ve gozlem yoluyla anlasilabilecegine inanmak. Bilimin bunlar disinda kanitlamadan kabul ettigi bir dayanagi yoktur. Diger bilgi alanlari ise, ya bu iki noktayi kanitlamadan kabul etmeye yanasmaz ve boylece hicbir bilgiye ulasilamayacagi sonucuna ulasirlar; ya da bir sonuca ulasabilmek icin bunlardan cok daha fazla kabuller yapmak zorunda kalirlar.
</p>

<p>
	Bilimin temel ayirt edici yonu ve onu bilgi alanindaki diger ugraslardan ayiran temel fark buradadir.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">15</guid><pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0000</pubDate></item><item><title>Bilgi Edinmede Bilimsel Y&#xF6;ntem</title><link>https://forum.dusuncedunyasi.net/posts/felsefe/bilgi-edinmede-bilimsel-yontem/</link><description><![CDATA[<p>
	<img alt="spacer.png" class="ipsImage" data-ratio="67.74" height="105" style="height:auto;" width="155" data-src="https://forum.dusuncedunyasi.net/uploads/pages_media/0_bilimsel_yontem-e1507582702927.jpg.1a66b47111e9ef98baf671e0213ed642.jpg" src="https://forum.dusuncedunyasi.net/applications/core/interface/js/spacer.png" />
</p>

<p>
	Insanoglu nasil bilgi edinir?
</p>

<p>
	Insanoglu, <strong>1)</strong> Kendi gozlem ve tecrubelerine dayanarak, <strong>2)</strong> Guvenilir kisilerden (genellikle yasca daha buyuk veya toplumda konum olarak daha yuksek kisilerden) aktarilan tecrubelere dayanarak, <strong>3)</strong> Bilincli bir bilgi edinme yontemi kullanarak (gunumuzde bilim) bilgi edinir.
</p>

<p>
	Kisinin dunya gorusu, kafa yapisi, dusunce bicimi, aliskanliklari ve kisiligi buyuk olcude yetisilen cevre tarafindan bicimlendirilir ve aile buyuklerinden, icinde yasanilan toplumdan, cevreden, arkadaslardan, ogretmenlerden, yasca buyuk ve konum olarak ustte bulunan kisilerden, otorite sembollerinden, dini karakterlerden, kisacasi guvenilen kisilerden edinilen bilgilere dayanarak olusturulur.
</p>

<p>
	Kisinin kendi gozlem ve tecrubelerinden edinecegi bilgilerin bile yasanilan toplumdan ve daha once yasamis kisilerin bulgularindan etkilenecegi goz onune alinirsa, eger bilincli bir bilgi edinme yontemi kullanilmiyorsa, edinilen bilgilerin hemen hemen her zaman disaridan hazir alinan ve bilincli bir sekilde dogrulanmayan bilgiler olacagi rahatca gorulebilir.
</p>

<p>
	Bu disaridan hazir alinan ve dogrulanmayan bilgilerin (dogmatik bilgiler) kaynaklari kucuklukten beri duyulan ogutler, sohbetler sonucu ortaya cikan bilincsiz ogrenmeler, baskalarinin basindan gecmis oldugu soylenen olaylara dair hikayeler, zaman zaman atasozleri ve efsaneler, diger zamanlarda ise gunluk yasamda erisilen yazili kaynaklardan okuyarak edinilen bilgiler olur.
</p>

<p>
	Ortalama insan genellikle edindigi bilginin guvenilirligini sorgulama ihtiyaci hemen hemen hic duymaz ve sorguladigi zaman da yontem olarak cogu kez deneme yanilmayi veya yine guvenilen kisilerin onayini kullanir. Gunluk hayatta karsilasilan ve dolayisiyla tipik “deneme-yanilma” ile test edilebilecek bilgilerin dogrulanmasi bu sayede mumkun olurken, diger daha teorik ve icinde yasadigimiz dunyayi ve toplumu aslinda daha derinden etkileyen prensiplere ait bilgiler ise cogu kez dogmatik bilgi olarak kalmaya devam eder.
</p>

<p>
	Yazili kaynaklardan edinilen bilgilerde bile, cogu kez okudugumuz kaynaklarin neler olacagi dahi daha onceki birikimimiz ve cevremiz tarafindan belirleneceginden, bilgi edinmedeki sozkonusu zinciri kirma konusunda bunun da fazla bir etkisi olacagi soylenemez.
</p>

<p>
	Oyleyse, eger yasadigimiz dunyayla ilgili guvenilir bilgi edinmek istiyorsak, bilincli ve kontrollu bir bilgi edinme surecine ihtiyacimiz var demektir.
</p>

<p>
	Guvenilir bilgi edinmek neden kritiktir?
</p>

<p>
	Bu nokta gunluk hayatta genellikle gozardi edilen bir gercek ile baglantili, ve o da insanoglunun gucunun ve basarisinin kaynagina dair degerlendirmelerle cok yakindan iliskili.
</p>

<p>
	Insanoglu bu gezegende yasayan en guclu varlik ve bu gucunu cevresini kontrol edebilmesine, degistirebilmesine, doganin sagladigi imkanlari kendi lehine kullanabilmesine (alet yapmak, ates yapmak, tarim yapmak gibi), diger canlilari kolelestirebilmesine (evcil hayvanlar), vs. borclu. Yani teknolojiye.
</p>

<p>
	Teknoloji bilginin yarar saglayacak sekilde kullanilmasi demek. Bugun de hala teknolojide daha ileri ulkeler digerlerinden daha guclu ve daha iyi kosullarda yasiyorlar.
</p>

<p>
	Peki bir toplumun “ileri” ya da “gelismis” olmasi sadece bu mu demek? Yani gelismis ve gelismemis dedigimiz toplumlar arasindaki temel farklar nelerdir?
</p>

<p>
	Bunu anlamak icin gelismislikten ne kasdettigimizi tanimlamak gerekiyor. Bu yazida gelismislikten sunu kastediyoruz: Bir toplumun bireylerinin ihtiyaclarini karsilayabilme basarisi, toplum genelinde saglayabildigi adalet ve ozgurluk duzeyi, yeni fikir ve denemelere toplumun gosterebildigi tolerans duzeyi ve icinde yasadigimiz evreni daha iyi anlamaya ve gelecekte daha iyi yasamaya imkan verecek gelismeleri kaydetme potansiyeli.
</p>

<p>
	Bu tanimdan gorulecegi gibi saydiklarimizin bir kismi teknoloji ile, bir kismi ise insani degerler, ahlak, bilgelik ve erdemle igili. Fakat tamami, dogrudan veya dolayli olarak yasadigimiz dunyayla ve evrenle ilgili sahip oldugumuz bilgiler ile ilgili.
</p>

<p>
	Teknoloji, dunyaya iliskin sahip oldugumuz bilgiyle ilgili. Teknoloji bilginin faydali alanlara uygulanmasi demek olduguna gore, once o bilgiye sahip olmayi, o bilgiyi edinme becerisini gerektiren bir ugras.
</p>

<p>
	Ahlak, bilgelik, erdem, vs, ise hayatta kendimize edindigimiz amacla, bu evrenin ozel bir maksatla kurulup kurulmadigiyla ve varligimizin bizden bu konularda birtakim davranislar ve ozveriler gerektirip gerektirmedigiyle, toplum olarak, tum bireylerin daha iyi yasamasi icin nelerin gerektigiyle, insan ve toplum davranislarini duzenleyen faktorler, prensipler ve ilkelerle, yani yine icinde yasadigimiz evrene ait bilgilerle ilgili.
</p>

<p>
	Kisacasi, toplumun gelismisligi icin, daha iyi yasamak icin, daha guclu olmak icin ve bu dunyanin sirlarini cozmek icin, kisacasi hemen hemen her sey icin “bilgi” gerekiyor. Tabi burada kastedilen bilgi “dogru” bilgi, “guvenilir” bilgi. Evrene ait dogru zannettigimiz fakat bizi yaniltan yanlis bilgiler veya yetersiz bilgi, yukarida sozunu ettigimiz cesitli alanlarda bizi yanilgiya ve yanlis yapmaya, dolayisiyla da basarisizliga itiyor.
</p>

<p>
	Daha dogru ve gecerli olan, ve bu dunyayi daha iyi tasvir eden bilgilere, ve bu tur bilgileri daha guvenilir sekilde edinme imkanina sahip olanlar her acidan digerlerine gore daha avantajli oluyorlar.
</p>

<p>
	Oyleyse, kontrollu ve guvenilir bir bilgi edinme yontemine ihtiyac duydugumuz asikardir. Insanoglunun gelistirmis oldugu ilk ve simdilik tek “kontrollu” bilgi edinme yontemi ise bilimdir. Cunku bilgileri “dogrulama” ve “kanitlama” kaygisiyla edinen tek bilgi edinme yontemi bilim. Ayrica kendi teorilerine saldiran, onlarda aciklar yakalayip curutmeye ve degistirmeye ugrasan tek bilgi edinme yontemi de bilim.
</p>

<p>
	Dini bilgiler, efsaneler, anekdotlar, gelenekler, aliskanliklar, hayatta ilk tanistigimiz ve bize bildigimiz her seyi ogreten yakin cevremizden (aile, ogretmen, arkadas, buyukler, vs.) edindigimiz bilgiler, yani sorgulamadan “guvendigimiz” kisilerden ve kaynaklardan edinilen bilgilerin tumu ise dogrulanmadan edinilmis, “dogmatik” bilgiler. Ve dolayisiyla yanlis olma, gecersiz veya eksik olma olasiliklari yuksek olan bilgiler.
</p>

<p>
	Bu noktada birtakim okuyucularin zihninde cesitli supheler ve itirazlar belirebilir. Neden bilimsel bilgiye o kadar kayitsiz sartsiz guvenebilecegimiz ve neden diger bilgilerden o kadar suphe etmemiz gerektigiyle ilgili olarak. Bunu cozmek icin bilimin yonteminin ne oldugu, bilginin teorik sinirlarini, bilginin guvenilirliginin ne demek oldugunu ve bilginin nasil dogrulanabilecegini tartismamiz gerekiyor.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">14</guid><pubDate>Wed, 17 Aug 2011 00:12:44 +0000</pubDate></item><item><title>Do&#x11F;a ve Do&#x11F;a&#xFC;st&#xFC;</title><link>https://forum.dusuncedunyasi.net/posts/felsefe/doga-ve-dogaustu/</link><description><![CDATA[<p>
	<img alt="spacer.png" class="ipsImage" data-ratio="86.76" height="118" style="height:auto;" width="136" data-src="https://forum.dusuncedunyasi.net/uploads/pages_media/0_naturalism-e1507583259782.jpg.ca211f897d120201a00e3bde9484bafa.jpg" src="https://forum.dusuncedunyasi.net/applications/core/interface/js/spacer.png" />
</p>

<p>
	İnançlılarla tartışırken pek çok tartışmanın bu noktada düğümlendiğini farkettim. Özellikle bilimsel konularda tartışma yapıldığında, inançlı kişi bilimin açıklayamadığını düşündüğü birşeyleri gündeme getiriyor ve birşeyi bilimin açıklayamadığını gösterdiği takdirde her nedense kendi teist tezleriyle ilgili birşeyler kanıtladığını zannediyor.
</p>

<p>
	Pek çok kez, inançlının getirdiği ve bilimin açıklayamadığını iddia ettiği konuda teistin bilimsel bilgilerinde eksiklik gözleniyor. Yani aslında bilimin güzel bir şekilde açıkladığı pek çok konuyu da teist bilimin açıklayamadığı konu zannediyor. Bu bazen teistin bilimsel konulardaki bilgi eksikliğinden, bazen yaratılışçı medyanın propagandalarının yol açtığı bilimsel şartlanmalardan, bazen ise merak edilen konunun teknik ayrıntılarının fazlalığından kaynaklanıyor. Ya da bu faktörlerin birkaçı bir arada bulunabiliyor. Özellikle evrim ve biyoloji ile ilgili konularda bu durum daha çok dikkat çekiyor. Çünkü yaratılışçı medyada teistleri kendilerinden emin hissettirecek pek çok çarpıtılmış ve yalan yanlış sunulmuş, içlerinde bilimsel terimler geçen ama kendisi bilimle ilgisiz yazilar ve bilgiler bulunuyor.
</p>

<p>
	Fakat sorun ne olursa olsun, konu ister bilimsel açıklaması olan fakat teistin bunun farkında olmadığı bir konu olsun, isterse gerçekten de bilimin henüz çözemediği bir konu olsun, asıl sorun başka bir noktada toplanıyor. Sorun, teistin bilimsel açıklaması olmadığını düşündüğü konuları şu veya bu sebeple Tanrı’nın varlığına delil olarak görmesi. Aslında gördüğü tam olarak bu değil teistin. Teist sadece, bilimsel açıklaması olmayan şeylerin altında doğaüstü bir faktör görüyor. Konunun gerçekten de doğal bir açıklaması olup olmadığı meçhul, eğer yoksa ileride bulunup bulunmayacağı meçhul, bulunmasa bile bunun olayın altında doğaüstü bir faktor olduğu anlamına gelip gelmediği meçhul, doğaüstü bir faktörün olaydan sorumlu olduğu farzedilse bile, bu doğaüstü faktörün ne tür birşey olduğu meçhul. Fakat bu kadar bilinmeyene rağmen, teist yine de, açıklaması olmadığını düşündüğü birşeyin altında kendi dininin Tanrısını bulabiliyor. Bunun yönlendirilmis ve şartlanmıs bir düşünce şekli olduğu gören için çok açık ama şimdilik bunu gözardı edelim ve ortada bilinmeyen olduğu durumlarda (ki bilinmeyenin gerçekten de varolduğunu farzediyoruz burada, yani teistin cehaletini görmezden geliyoruz ve gercekten de bilimin açıklayamadığı bir konudan bahsettiğimizi farzediyoruz), bu durumun bilinmeyenin altında doğaüstü bir faktör aramayı geçerli kılıp kılmadığına bakalım.
</p>

<p>
	<em>“Naturalizm” (Doğalcılık) ve “Supernaturalism” (Doğaüstücülük)</em>
</p>

<p>
	Bunu incelemek için, önce bir felsefi tanımlama yapmalıyız. “Naturalizm” (Doğalcılık) ve “Supernaturalism” (Doğaüstücülük) olarak ifade edilebilecek iki bakış açısı vardır felsefede. Doğalcılık adından da anlaşılabileceği gibi, her şeyin doğal bir sebebe indirgenebileceğini söyler. Nesneler, olaylar, hatta değer yargıları gibi soyut şeyler dahi, doğacılık bakış açısına göre doğada varolan gerçekler ve somut varlıklarla etkileşim bağlamında açıklanabilir. Bunun daha özel bir biçimi olan materyalist naturalizme göre ise madde varolan tek gerçekliktir. Evrendeki her şey ve tüm kanunlar maddeye indirgenebilir.
</p>

<p>
	Doğaüstücülük ise bunun tam tersi anlaşılabileceği gibi. Bu bakış açısına göre olaylar, kavramlar ve değerler doğaüstü güç ya da güçlerin veya doğaüstü bir otoritenin varlığını gerektiyor. İlk bakışta doğal açıklamalar kabul edilebilir, ama derine inildiğinde her şeyin özünde ve temelinde doğaüstü bir güç ve düzen vardır bu bakış açısına göre.
</p>

<p>
	Ayrıca doğaüstücü bakış açısına göre doğaüstünün kabulü temel önkabullerimizin zorunlu bir sonucudur. Onlara göre dünyaya ilişkin en temel önkabullerimiz, bizi zorunlu olarak doğaüstünün kabulüne götürür. Naturalistlere göre ise, doğaüstünün kabulü zorunlu önkabullerimiz arasında değildir.
</p>

<p>
	Bu iki bakış açısı arasındaki fark, teistlerle ateistler arasındaki temel farkı oluştuyor bana göre. Ateistler daha çok naturalist bakış açısını benimsiyorlar. Doğanın varolan tek şey ve her şey olduğunu düşünüyorlar. Ve doğayı açıklamak için doğa dışı herhangi bir faktöre gereksinim olmadığını düşünüyorlar. Teistler ise doğaüstücü bakış açısını benimsiyorlar ve varolan gerçekliğin dışında ve ötesinde, onu kapsayan bir doğaüstü gerçeklik olduğunu ve bu doğaüstü gerçeklik olmadan evrenin açıklanamayacağını düşünüyorlar.
</p>

<p>
	Bu iki bakış açısı birbirine zıt ve bir arada varolamayacak şeyler. Yani kişi ya birini, ya da diğerini kabul etmek zorunda. Temel sorun bu iki dünya görüşü arasındaki uyuşmazlıktan kaynaklanıyor.
</p>

<p>
	Peki bu iki bakış açısı arasında bir tercih yapabilir miyiz? Hangisi gerçeği temsil etmektedir ve bunu nasıl anlayabiliriz?
</p>

<p>
	<em>Önkabuller</em>
</p>

<p>
	Her düşünce ve bu düşünceyi ifade etmek için kurduğumuz her cümle, bazı önkabullerin varlığını gerektirir. Birine “Buzdolabından bana bir kola getir” dediğinizde, bu ifade birkaç önkabulde bulunmaktadır. Karşınızda konuştuğunuz bir kişi bulunduğunu, konuştuğunuzda bu kişinin sizi anlayacağını, bu talebinizi yerine getireceğini, bu kişinin bu talebi yerine getirmeye muktedir olduğunu, ortada bir buzdolabı bulunduğunu ve bu buzdolabının içinde kola bulunduğunu farzetmektesiniz böyle bir cümle kurarken.
</p>

<p>
	Felsefi tartışmalar, daha çok kullanılan dilin ve kelimelerin ifade ettiği anlamların analizi üzerine kurulmaktadır artık günümüzde pek çok durumda. Dolayısıyla, bu işlem önkabullerin analizini gerektirmektedir. Zorunlu ve zorunlu olmayan önkabuller, bu sebeple çok önemli bir ayrımdır. Yani hangi önkabuller olmazsa olmaz şeylerdir, hangileri keyfidir.
</p>

<p>
	Zorunlu önkabuller, temel olarak dört tanedir. (Burada zorunludan kasıt, bu önkabullerin kabul edilmemesi durumunda ortaya kendisiyle çelişen bir döngü çıkmasıdır).
</p>

<p>
	<strong>1)</strong> Mantık kurallarının geçerliliği (Ki bunlar kısaca şu üç kanunla özetlenebilir: 1) A, A’dır, 2) A, non-A değildir, ve 3) A ile non-A bir arada doğru olamaz)
</p>

<p>
	<strong>2)</strong> Başka zihinlerin varlığı
</p>

<p>
	<strong>3)</strong> Başka zihinlerle ortak bir kavramsal dünyanın varlığı
</p>

<p>
	<strong>4)</strong> Bu kavramsal dünyanın değişmezliği (stabilitesi)
</p>

<p>
	Bu önkabuller, ister naturalist, ister supernaturalist olsun, herkesin, tum insanların konuşurken ve iletişim kurarken yaptıkları önkabullerdir. Bunlar olmadan, zaten fikir iletişimi, hatta düşünce dahi mümkün değildir.
</p>

<p>
	Öyleyse, eğer doğaüstücülerin fikirleri doğruysa, doğaüstü fikri ya bunlardan önce gelmeli, ya da bunlardan doğrudan çıkmalıdır.
</p>

<p>
	Doğaüstü fikrinin bunlardan önce gelmeyeceği açıktır. Çünkü Tanrı veya herhangi bir doğaüstü kavramı daha tartışmaya, hatta tanımlamaya başlamadan önce yukarıdaki önkabullere sahip olmak gerekmektedir. Demek ki ilk olasılık geçerli değil. Öyleyse ikinci olasılığı değerlendirmeli ve doğaüstü fikrinin, bu önkabullerden doğrudan çıkan birşey olup olmadığına bakmalıyız.
</p>

<p>
	Bunu günlük hayattan alınmış bir örnek üzerinde inceleyelim. Diyelim ki bir Çinli adam var karşımızda. Kendisi Çin’in orta kesimlerinde bir yerde yetişmiş ve temel matematik ve bilim eğitimi almış olmasına rağmen, kendi ulkesi dışında hiçbirşey bilmiyor. Bizlerin kültürüne, tarihine, diline yabancı. En azından bizlerin Çin’e, Çin’in kültürüne, diline ve tarihine olduğumuz kadar yabancı bize. Bir taoist olarak yetiştirilmiş ve bu yüzden de Tanrı ve Tanrılar fikrine yabancı.
</p>

<p>
	Deneyimizin özü, bu kişiye islamı ve Tanrı inancını öğretmek üzerine kurulu. Konu, bu kişiye bunları öğretip öğretemeyeceğimiz veya ikna edip edemeyeceğimiz değil, bu kişiye bunları öğretirken neye dayanacağımız yönünde. Doğal olana mı, doğal olmayan, doğaüstü olana mı?
</p>

<p>
	Nereden başlarsınız? Bu kişiye ne dersiniz? Neler anlatırsınız? Anlattıklarınız doğaya, gözlenebilir ve tecrübe edilebilir olan şeylere mi dayanır, yoksa doğaüstü şeylere mi? Kuran’ın gerçekten Tanrı sözü olduğuna bu kişiyi nasıl inandırırsınız?
</p>

<p>
	Eğer objektif biçimde duruma bakarsanız, doğalcılığı ve gözlenebilir dünyanın devamlılığını önkabul olarak farzetmek zorunda olduğunuzu göreceksiniz. İkinizin de dünyada aşağı yukarı aynı temel tecrübelere sahip olduğunuzu farzetmeden kendisine örnek dahi veremeyeceğinizi ve birşey anlatamayacağınızı farkedeceksiniz. Yani ister istemez doğal olanı öne koymaktasınız, oradan doğal olmayana ulaşmaktasınız. Durum bunun tersi değildir.
</p>

<p>
	Doğal ve Doğaüstü
</p>

<p>
	Demek ki doğal olmayan, doğalcı bakış açısının savunduğu gibi “ekstra” birşeydir, “fazladan” birşeydir. Temel dayanak değil, sonradan ortaya çıkan ve dünya görüşüne eklenen birşeydir. Dolayısıyla da, bu fazladan faktörü hesaba katmadan dünyanın anlaşılıp anlaşılamayacağına bakmak öncelikli ve temel tavırdır.
</p>

<p>
	Kısacası, doğaüstücü kesimin temel tezi, yani doğaüstü fikrinin en temel anlayışımızda ve önkabullerimizde bulunduğu ve beynimize işlenmiş olduğu fikri yanlıştır. Peki sonradan da olsa, yine de doğaüstü fikrini dünya görüşümüze katmanın bir gerekcesi var mıdır? Bizi doğaüstü fikrini kabule götürecek başka herhangi bir faktör var mıdır?
</p>

<p>
	Bilindiği gibi, doğaüstü fikri açıklanamayan konularda gündeme getirilir. Bilinmeyenler inançlının silahı ve dayanağıdır. Ortada bilinmeyen varsa veya inançlı bilinmeyen olduğunu düşünüyorsa, bunun bir doğaüstü fikrini gerekli ve zorunlu kıldığını düşünür inançlı.
</p>

<p>
	Farzedelim ki tüm gözlem ve açıklama çabalarımıza rağmen ve beynimizin tüm kapasitesini kullanmamıza rağmen, bir olayı açıklayamıyoruz. Bu ne demektir? Doğa içinde kalarak ve doğal faktörlere dayanarak bu olayın açıklaması yapılamaz, demek ki doğaüstüne dayanmalıyız mı demektir, yoksa ortada çözemediğimiz bir problem var ve mevcut bakış açımız ve elimizdeki mevcut bilgiler bu problemi çözmeye yetmiyor mu demektir?
</p>

<p>
	Tecrübeden biliyoruz ki, pek çok konuda çözümsüz görünen problemlerle karşılaşırız. Çocukluktan itibaren hayatımız bu tür tecrübelerle doludur. Elimize bulmaca şeklinde bir oyuncak verilmiştir çocukken ve ne kadar uğraşırsak uğraşalım çözememişizdir. Hatta o çocuk aklımızla o bulmacanın çözülemeyeceğine kanaat getirmişizdir. Ya da kullanmasi karışık bir elektronik alet satın almış ve o kadar kurcalamamıza rağmen kullanmayı başaramamışızdır. Elimizdeki tüm gözlem ve deney gücümüzü kullanmış, beynimizin tüm kapasitesini kullanmış, fakat yine de aleti kullanmayı başaramamışızdır. Hatta aletin bozuk olduğuna kanaat getirmişizdir.
</p>

<p>
	Fakat bir de şöyle tecrübelerimiz yok mudur? Örneğin o aletle ugraşmayı bırakıp, aradan biraz zaman geçtikten sonra aklımıza birden yeni bir fikir gelmesi ve gidip onu denedikten sonra aleti kullanmaya başladığımız veya çözülmez zannettiğimiz bir bulmacayı bir süre sonra çözdüğümüz, baştan hiçbir açıklaması ya da çözümü olmadığını düşündüğümüz ve düşünsel olarak tamamen tıkandığımız bir konuda aradan biraz zaman geçtikten sonra başka alternatifler görmeye başladığımız, hatta sorunun probleme temel yaklaşım şeklimizde olduğunu sonradan keşfettiğimiz durumlar az mıdır hayatta?
</p>

<p>
	Tüm bunları hatırlayıp, çözülmemiş ve açıklaması olmayan bir olaya baktığımızda, o olayın da bu tür birşey olabileceğini farzetmek mi daha mantıklıdır, yoksa bu problemin doğa içinde kalarak çözümü yok, açıklama için doğaüstü faktörleri kullanmamız gerek demek mi daha mantıklıdır?
</p>

<p>
	Bize su anda çözümsüz görünüp de, daha sonra çözümlü görünen olaylar olduğunu bilmemize rağmen, neden her çözümsüz olayla karşılaştığımızda olayın altında doğaüstü faktor arama eğiliminde olalım? Böyle bir kabule bizi zorlayan ne vardır? Dikkat edilirse böyle bir kabule bizi zorlayan hiçbirşey yoktur. Zorlayan degil ama teşvik eden birşey vardır, o da problemin çözümsüz gözükmesidir. Fakat bir problemin çözümsüz gözükmesinin, gerçekten de çözümsüz olduğu anlamına gelmediğini sayısız örnekten ve tecrübeden biliyoruz. Buna rağmen pes edip doğaüstüne sarılmak nasıl bir tavırdır ve nasıl bir gerekçedir, bunu bir de bu bakış açısından düşünün.
</p>

<p>
	Ayrıca, dediğimiz gibi, çözümsüz bir problemde doğaüstüne sarılmak bir çözüm değildir, bir pes ediştir. Çünkü birşeyi doğaüstüyle açıklamak aslında açıklamamaktır. Sadece açıklıyormuş gibi görünüp kendini kandırmaktır.
</p>

<p>
	Ayrıca, her şeye rağmen yine de farzedelim ki doğaüstü bir açıklama yapmaya karar verdiniz. Elinizdeki tek veri bu olayın mevcut kosullar altında doğal faktörlere dayanarak açıklanamaması olmasına rağmen, buradan çıkıp da nasıl bir spesifik doğaüstü açıklamaya ulaşabilirsiniz? Doğaüstü, adı üstünde doğaüstüdür. O kadar geniş bir olasılık yelpazesini kapsar ve o kadar netlikten uzaktır ki, aslında ortada bir açıklama yoktur. Doğaüstü bir açıklama yapmak için, daha önceden uydurulmuş, ya da biryerlerden hazır alınmış doğaüstü kavramlara ihtiyaç vardır. Eğer böyle bir kavram yoksa, yeni birinin icat edilmesi gerekecektir çünkü. Fakat varsa, dikkat ederseniz bu kavramın seçimi tamamen keyfidir. Kişinin geleneklerine, düşünce alışkanlıklarına, geçmişine, bildiklerine, bilgi düzeyine, hayat tecrübesine, vs. dayanır. O doğaüstü faktor birisi için hayalet, başka biri için cin ya da şeytan, bir başkası için uzaylılar, başka biri için ise Tanrı olabilir. Ya da bir ilkel kabilede yaşayan bir birey için, kabilenin dışındakı büyük agacın ruhu olabilir. Bunların hangisidir doğru olan? Bunların herhangi birini diğerine tercih etmeye bizi itecek ve önyargılardan ve geçmişten gelen şartlanmalardan arınmış, objektif bir yol var mıdır? Yoksa aslında bunların hepsi keyfi ve uydurma olan seyler midir?
</p>

<p>
	Bir de olaya böyle bakın ve elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, doğalcılık mıdır daha mantıklı olan ve tercih edilmesi gereken, yoksa doğaüstücülük mü?
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">13</guid><pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0000</pubDate></item><item><title>G&#xFC;venilir Bilginin S&#x131;n&#x131;rlar&#x131;</title><link>https://forum.dusuncedunyasi.net/posts/felsefe/guvenilir-bilginin-sinirlari/</link><description><![CDATA[<p>
	<img alt="0_thinking-e1507583168272.jpg.68cb2882ca" class="ipsImage" data-ratio="117.04" height="158" width="135" src="https://forum.dusuncedunyasi.net/uploads/pages_media/0_thinking-e1507583168272.jpg.68cb2882ca23f084dd3373e2d281309f.jpg" />
</p>

<p>
	Güvenilir bilginin teorik olarak sınırı var mıdır? Güvenilir bir "metafizik" mümkün müdür?
</p>

<p>
	Bu sorulara cevap verebilmek için "analitik yargı", "sentetik yargı", "a priori" bilgi, "a posteriori" bilgi ve "transendent" (aşkın) bilgi kavramlarını tanımlamamız gerekiyor.
</p>

<p>
	"Analitik yargı"lar, öznesinde yüklemi içeren yargılardır. Örneğin "Her çemberin merkezi vardır" önermesi, analitik bir önermedir. Çünkü merkez kavramı, çember kavramı tarafından içerilir. Çemberin tanımı "Bir merkeze eşit uzaklıkta olan noktalar kümesi" dir. Yani merkez kavramı, çemberin tanımında zaten vardır. Dolayısıyla, her çemberin bir merkezi vardır" dediğimizde aslında yeni bir bilgi vermiş olmuyoruz. Sadece öznede içerilen gizli bilgiyi açığa çıkarmış oluyoruz. Elbette ki bu tür bir yargının da yeri ve anlamı vardır. Örneğin matematikte bu tür yargılar çok kullanılır. Ya da "dedüktif" çıkarımın ("tumdengelimsel" çıkarım) kullandığı herhangi bir akıl yürütmede bu tür yargılar kullanılır. (Dedüktif çıkarım, genel bir prensipten yola çıkıp özel ile ilgili bir bilgiye, bir sonuca ulaşmaktır. Örneğin: Öncül-1: "Sağlıklı her insan nefes alır", Öncül-2: "Ahmet sağlıklı bir insandır", Sonuç: "Ahmet nefes alır"). Bu tür yargıların özelliği zorunlu olarak doğru olmalarıdır. Analitik yargılar " a priori" doğrudur. Yani kanıtlanmaya ihtiyaç göstermezler. Çünkü fazladan bilgi kullanmazlar.
</p>

<p>
	"Sentetik yargı"lar, öznelerinde yüklemi içermezler. Genel olarak, birbirlerinden bağımsız bilgileri birleştirirler. Örneğin "Babamın kazağı yeşildir" önermesi sentetik bir önermedir. Çünkü kazak kavramı zorunlu olarak yeşil olmayı gerektirmez. Kazaklar başka renk de olabilir. Yani burada birbirinden bağımsız bilgilerin (kazak ve renk) sentezi yapılmakta, ve yeni bir bilgi üretilmektedir. Dolayısıyla dışarıdan bilgi, "algı bilgisi" ışın içine girer. Fakat bir sorunla karşılaşılmaktadır, o da sentetik yargıların, birbirinden bağımsız bilgiler (ve algı bilgisi) kullanmaları yüzünden zorunlu olarak doğru olmamaları, "a posteriori" olmaları, yani doğrulanmaya ihtiyaç göstermeleridir. "İndüktif" çıkarımlar, ("tümevarımsal" çıkarım) normal olarak sentetik yargılar kullanır.
</p>

<p>
	Dikkat edilirse, bilgi arttırmanın tek yolu sentetik yargı kullanmaktır ve onlar da doğrulanmaya ihtiyaç gösterirler. Bilimsel araştırmaların ürettiği yargılar sentetiktir. Bu yüzden bilim, sadece algılarımızla ulaşabileceğimiz dünyayla ilgilenir. Bunun da sonucu, bilimde, veya genel olarak bilgi dağarcığımızı arttıran ve bize yeni bilgi verme iddiasında olan herhangi bir bilgi edinme yönteminde, yargıların kanıtlanmasının zorunluluğudur.
</p>

<p>
	Bu süreç içinde, elbette analitik yargılardan da yararlanılır. Fakat onların görevi yeni bilgi vermek değildir. Eski bilgiyi açığa çıkartmaktır. Eğer analitik yargıları yeni bilgi edinmede kullanmaya kalkarsak "döngüsel akıl yürütme" (circular reasoning) kullanmış oluruz. Yani bir kabul yapar, bu kabulden yola çıkar, döner dolaşır yine o kabulün içerdiği bilgiye ulaşırız. (Dinde bunun örneği çoktur).
</p>

<p>
	Burada "transentent" (aşkın) bilgi ve "metafizik" in de tanımını yapmamız gerekiyor. Transendent bilgi, mevcut fiziksel dünyanın ve mevcut bilginin sınırlarını aşan bilgidir. Örneğin öbür dünya bilgisi transendent bilgidir. Yada evrenin dışında ne olduğu bilgisi transendent bilgidir. Metafizik ise, transendent bilgi ile ilgilenen bir felsefe alanıdır.
</p>

<p>
	Fakat ünlü filozof Immanuel Kant'dan beri bilinmektedir ki, güvenilir bir metafizik bilgiye ulaşmak için "Sentetik a priori" yargılara ihtiyaç vardır. Yani yeni bilgi veren, fakat kanıtlanmaya ihtiyaç göstermeden doğruluğu bilinen yargılar. (Yukarıda ifade ettiğimiz gibi normal olarak sentetik yargılar "a posteriori" dir). Kant "Salt Aklın Kritigi" eserinde büyük ölçüde bu konuyu işlemiş ve sentetik a priori yargıların varlığını ve güvenilir bir metafiziğin mümkünlüğünü araştırmıştır. Salt akıl ile bilinebilen ve bilinemeyen şeyleri ayıklamaya ve 'bilme' eyleminin tecrübe öncesi koşullarını ortaya koymaya çalıştığı için, kendinden önceki, dogmatik metafizik geleneğini de büyük ölçüde yıkmıştır. Kendisi ve kendisinden sonra gelen başka filozoflar başka metafizikler kurmaya çalıştıysa da, Kant'ın başlattığı analizlerin devamı sonucunda, bugün metafizik diye bir felsefi alanın güvenilmezliği tüm filozoflar için açıktır.
</p>

<p>
	Yani kısacası, doğaötesinin, ve dolayısıyla herhangi bir tür metafizik kavramın (tanrı, ölümden sonra hayat, evrenin ötesi, vs) sağlıklı ve güvenilir bir bilgisine ulaşılamaz.
</p>

<p>
	Buradan açıkça dini bilgiye bel bağlamış kişilerin beklentilerinin boş olduğu sonucu çıkmaktadır. Fakat elbette ki, bu anlattıklarımızı anlasalar da, inançlı kesim bildiğinden vazgeçmeyecektir. Hala doğaötesinin güvenilir bilgisine "kalp gözü", ya da "gönül gözü" dedikleri kavramlarla ulaşılabileceklerini düşüneceklerdir. Bunların toplumsal yaşam içinde geliştirdikleri psikolojik şartlanmalar olduğunun bilincine varmadan.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">12</guid><pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0000</pubDate></item><item><title>Materyalizm marksizmin tekelinde midir?</title><link>https://forum.dusuncedunyasi.net/posts/felsefe/materyalizm-marksizmin-tekelinde-midir/</link><description><![CDATA[<p>
	<img alt="0_atome1-g-e1507583134122.jpg.be1462b0c3" class="ipsImage" data-ratio="112.80" height="141" width="125" src="https://forum.dusuncedunyasi.net/uploads/pages_media/0_atome1-g-e1507583134122.jpg.be1462b0c370c5853f53ac2696300f26.jpg" />
</p>

<p>
	Felsefede materyalist tarafta olmak, her şeyin somut faktörler tarafından, yani madde tarafından belirlendiğini söylemektir. (Manevi, soyut, tinsel olanın değil, maddi, somut ve özdeksel olanın öncelikli olduğunu ve maddi olanın manevi olana sebep olduğunu, bunun tersinin geçerli olmadığını savunmaktır).
</p>

<p>
	Dolayısıyla, bu kritere uyan her görüş materyalisttir.
</p>

<p>
	Bu kadarıyla materyalizm ne tarihsel maddeciliği, ne de diyalektik maddeciliği zorunlu kılar.
</p>

<p>
	Diyalektik olmayan her maddeciliği kaba materyalizm diye adlandırmak da yine marksistlerin başvurduğu bir ideolojik manevradır.
</p>

<p>
	Marks ve Engels kendilerinden önceki materyalizmi mekanik bir materyalizm olarak görüp beğenmemiş olabilirler. Ama bu onlara kendilerinden sonra gelen veya kendilerininkiyle uyuşmayan her maddeciliği küçümseme hakkı vermez.
</p>

<p>
	Hegel'den aldıkları ve kendi iddialarına göre Hegel'de başaşağı duran diyalektiği, materyalizme çekip ayakları üstüne oturtmuşlardır iddia ettiklerine göre. Ama tam tersi bunu yaparak idealist bir kavramı materyalist bir felsefeye dahil edip, o felsefeye idealist bir unsur katmış olduklarını iddia edenler de var.
</p>

<p>
	Diyalektik kavramının ne tanımlanış şekli, ne de Marks ve Engels tarafından çeşitli vesilelerle kullanılma şekli tutarlıdır. Tüm değişimin ilkesinin diyalektik olduğunu söylerler ama düşünen herkes diyalektik denen şablona uymayan değişim türleri bulabilir. Diyalektik diye birşey tanımlayıp, ona uyan birkaç örnek verip, uymayan tüm örnekleri gözardı ederek ve örnek vermenin kanıtlama olduğunu zannederek çağdaş felsefe yapılmaz. Bunun dincilerin yaptığından farkı kalmaz.
</p>

<p>
	Analojiler açıklayıcılık için kullanılır, delil kabul edilemez. Ama hem dinlerde hem de diyalektik materyalizmde analojilerin delil gibi kullanıldığına tanık olunabilir.
</p>

<p>
	Niceliğin birikip niteliğe dönüşmesine uyan örnekler de verilebilir, uymayanlar da. Sadece bir çeşit örnek bulup, başka türlüsüne gözünü kapamak felsefe yapmak değildir. Bu yapılan dincilerin yaptığından farksız olur.
</p>

<p>
	Diyalektik materyalizm evrenin sonsuz olduğunu söyler. Halbuki böyle bir yargıda bulunmak herhangi bir felsefeye düşecek birşey değildir. Bu tür bir yargı, ampirik veri gerektirir. Bu veri olmadan böyle bir yargıda bulunmak metafiziktir.
</p>

<p>
	Tarihsel materyalizmde de geçersiz nokta çok. Bir insan, toplumların değişiminin hala somut faktörlere dayandığını söylüyor ama Marks'ın getirdiği sınıf çatışması teorisini kabul etmiyor olabilir. Toplumları geliştiren faktörün ve insan uygarlığının itici gücünün sınıf savaşları olduğu fikrini kabul etmiyor olabilir. Böyle düşünen birine sen materyalist değilsin mi diyeceğiz yani?
</p>

<p>
	Unutulmasin ki, materyalizmin tanımı bellidir. Yukarıda verdik. O kritere uyan fikirler materyalisttir. Bilim adamları da genel olarak materyalisttir. İdeolojik felsefelere dayanarak bilgi edinilemez. Bilgi üretecek tek alan bilimdir. İdeolojik felsefelere çok güvenecek olursan, olsa olsa o felsefenin çıktığı çağda kalırsın. Değişmeyen tek şey değişimdir diyen bir düşüncenin, kendi ilkelerinin evrensel olduğunu iddia etmesi de zaten bir çelişkidir.
</p>

<p>
	Marksist materyalizm ideolojiktir, dinden farksızdır.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">11</guid><pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0000</pubDate></item></channel></rss>
