Jump to content

Leaderboard

Popular Content

Showing content with the highest reputation since 10/28/2020 in all areas

  1. Yuva Hangi ağacı gagaladıysa hüsrana uğramıştı, çünkü bir türlü delmeyi becerememişti. Halbuki bir an önce yumurtasını yerleştirecek bir yere ihtiyacı vardı. Ya kendisi beceriksizdi ya da yanlış yerlerde yuva deliği açmaya uğraşıyordu. Halihazırda delinmiş ve yumurtlamak için uygun boş bir yer de bulamamıştı. Bulduklarının ise hepsinin sahibi vardı ve onlara yaklaştığı vakit kendisine saldırmışlardı. Umutsuz bir şekilde havada dolanırken gözüne acayip bir şey ilişti. Bir kenarda yerde duruyordu ve yuvarlak biçimdeydi. Etrafında kocaman yaprakları vardı. Meraklandı ve yakından bakmaya karar verdi. Bu yuvarlak şey bir bahçenin kenarında duran bir kabaktı. Bir hayli büyümüştü, çünkü bahçe sahibinin gözünden kaçmıştı. O da bu kabağı kendi haline bırakmıştı. Kuş yaklaştı...biraz daha yaklaştı. Bir gaga attı, bir daha gagaladı. Gagaladıkça umutlanmaya başladı, çünkü bu acayip şeyi delebiliyordu. Nihayet içine kadar delmeyi başarmıştı. Her ne kadar ağaçlara benzemiyorsa da yumurtasını pekala bunun içine bırakabilirdi. Mutluydu ve gelecekten umutluydu; nihayet kendine ait bir yuva sahibi olmuştu. Belki bir dahaki sefere ağacın birinde delik açmayı başaracaktı. Kelimeler: kabak, kuş, ağaç
    3 points
  2. Plütoncu geri döndüğünde. 😎
    3 points
  3. Turistin biri Genezareth gölünde karşıya geçmek ister ve kıyıdaki gemiciye fiyatların kaça olduğunu sorar. "40 dolar!" diye yanıtlar gemici. Turist hem çok şaşırır hem de kızgınlığından küplere biner. "Çüş, oha! Çok pahalı!" diyerek hiddetli bir şekilde gemicinin üzerine yürür. O ise hiç istifini bozmaz. "Olabilir ancak sizin de bildiğiniz üzere, bu göl çok meşhurdur. İsa bu gölün üzerinde yürümüştü." Turist: "Bu fiyatlar yüzünden onun yürüdüğüne hiç şaşmamak lazım."
    2 points
  4. Ön not: Yazı uzundur. Ders notlarımdan ve çeşitli internet sitelerinden alıp anlattığım bilgileri içerir. Yavaş yavaş devamı da gelecektir. Evrim nedir? Bir populasyonun gen havuzunda zaman içerisinde alel frekanslarının değişimidir. Peki bu ne demek? Ben burada iki kişi üzerinden gideceğim lütfen popülasyon olarak düşünün. İki kişi düşünelim evlenecek olan. Erkek yeşil gözlü kadın kahverengi gözlü. Çocukları ela gözlü doğduğunda bu ailenin üyelerinde gelen tüm alel frekansı değişmiş olur. Yeni bir göz rengi ortaya çıkar ve ilerleyen zamanlarda çocuk kendi gibi göz rengi olan birini seçerse birkaç kuşak sonra yeşil ve kahverengi göz rengi görülme sıklığı azalırken ela gözler artar. Peki tamam bunu anladık ama evrimin gerçekten olduğunu bize gösteren ne? Gerçekten nereden bileceğim ben evrimin olup olmadığını? - Fosiller - Karşılaştırmalı anatomik analizler - Embriyolojik benzerlik - Modern biyokimyasal ve genetik analizler Her biri evrimi farklı şekilde ortaya sunan kanıtlardır. Fosiller evrimsel değişimin olduğunu; anatomik analizler köken alma hakkında kanıtları; embriyolojik benzerlik ortak atayı ve biyokimyasal ve genetik analizler de akrabalık ilişkilerini ortaya koyar. Hepsini tek tek açıklayalım. Anatomik analizlerde görülmüş ki bir yarasanın eli, insan kolu ve balina yüzgeci işlevleri farklı olmasına rağmen kökenleri aynı. Bu yüzden bunlar homolog organ olarak tanımlanır. Bildğiniz gibi balina yüzgeci yüzmeye, yarasanın eli uçmaya ve insan kolu da birçok şeyi yapmaya yarar. Bu arada tabi ki de bu ortak ataya da kanıttır. Tabi ki de sadece homolog organlar yok, analog organlar da var. Analog organlar da konvergent evrim sonucu oluşur. Balık solungacı ve böcek trakesi buna örnektir. İkisi de solunuma yarar ve birbirleriyle farklı yapılar olmasına rağmen aynı işlevi görürler. Embriyolojik benzerliği nerede arayacağız peki? Hemen hamilelik dönemlerini düşünebilirsiniz. Bütün omurgalı embriyoları solungaç yarıkları ve bir tane kuyruk oluşumunu sağlayacak genlere sahiptirler. Bu genler ortak atadan kalıtılmıştır. Yetişkin balıklarda solungaçlar ve kuyruk vardır. Çünkü onlarda bütün embriyolojik gelişme boyunca genler aktiftir ancak omurgalılar bu genler pasif hale geçer. Yine de bazı durumlarda kuyruklu insan doğumları görülebiliyor. Biyokimyasal ve genetik analizlerle de hepimizin aynı enerji molekülünü kullandığımızı biliyoruz. ATP. Aynı zamanda protein sentezi için RNA, ribozim, aynı genetik kod ve 20 aminoasit kullanıyoruz. Tamam ama evrim olmaması için belli şartlar var mı? Godfrey H. Hardy ve Wilhelm Weinberg birbirinden bağımsız olarak evrimin olmaması için 5 prensip olması gerektiğini öne sürmüştür. Bu prensipler bize belirli koşullar altında, eşeyli üreyen bir populasyonda alel ve genotip frekanslarının kuşaktan kuşağa sabit kalacağını gösterir. Buna göre: 1. Mutasyon olmamalı. 2. Populasyonlar arası gen akışı olmamalı. 3. Populasyon çok büyük olmalı. 4. Çiftleşmeler rasgele olmalı. 5. Doğal seçilim olmamalı. Bu beş koşuldan biri veya daha fazlasının yerine gelmemiş olması alel frekanslarında değişime neden olur. Peki evrime ne sebep olur? - Mutasyon - Göçler - Rasgele olmayan çiftleşme - Küçük popülasyon büyüklüğü - Doğal seçilim Gelelim doğal seçilime. Charles Darwin ve Alfred Russell Wallace birbirlerinden bağımsız olarak yaptıkları seyahatlerden edindikleri bilgilerle doğal seçilim mekanizmasını öne sürdüler. İkisinin teorileri 4 temel önermeyi ortaya koymuştur. Bu önermeler popülasyonlar dikkate alınarak oluşturulan önermelerdir. Önerme 1: Bir popülasyonu meydana getiren aynı türe ait bireyler bir çok özellik bakımından birbirlerinden farklılık gösterirler. Önerme 2: En azından bir populasyondaki bireyler arasındaki farklılıklar ebeveynlerden yavrularına aktarılan karakterlerden kaynaklanmaktadır. Önerme 3: Her bir jenerasyonda, bir popülasyondaki bazı bireyler diğerlerine göre başarılı bir şekilde hayatta kalır ve yavrular meydana getirir. Önerme 4: Avantajlı özelliklere sahip olan bireyler daha uzun süre hayatta kalırlar daha fazla yavru meydana getirirler. Bu doğal seleksiyon olarak bilinir. Doğal seleksiyon bir popülasyon içindeki bireyleri etkiler, buna karşın zaman içinde değişen popülasyondur. Doğal seçilim beli bir çevreye en iyi uyum sağlamış organizmaları seçer. Evrimsel değişimler:  Kuşaktan kuşağa oluşur.  Döllerin atalarından farklı olmasına neden olur.  Populasyon düzeyinde gerçekleşir. Küçük bir anekdotu da yazayım. Doğal seçilim sadece en iyi uyum sağlayan değil aynı zamanda en çok döl verendir. Doğal seçilimde etkili olan bazı ajanlar var. Şimdi bu ajanları açıklayalım. 1. Rekabet: Sınırlı bir kaynağı kullanmaya çalışan bireyler arasındaki etkileşimdir. Aynı tür veya farklı tür bireyler arasında olabilir ama en çok aynı tür bireyler arasındadır. 2. Birlikte Evrim: Kapsamlı etkileşimlere bağlı olarak iki türdeki adaptasyonlar sonucu oluşan evrimdir. Avcılar ve av arasında birlikte evrim “biyolojik kollar yarışına” benzer. Kurt predasyonu ile yavaş dikkatsiz geyikler seçilime uğrar. Uyanık, çevik geyikler ile yavaş, acemi kurtlar seçilime uğrar. Her bir taraf diğerine yanıt olarak yeni adaptasyonlar geliştirir. 3. Predasyon: Bir organizmanın başka bir organizmayı öldürdüğü ve yediği bir etkileşimdir. Eşeysel Seçilim Bir doğal seçilim türüdür. Bir organizmanın eş edinmesine yardımcı olacak özellikleri destekler. Erkeklerin eş edinmesine yardımcı olan özellikler: - Dikkat çeken özellikler (parlak renkler, uzun tüyler veya kanatlar, dallanmış boynuzlar), - Tuhaf kur davranışları - Yüksek, karmaşık kur şarkıları Eşeysel seçilimden kaynaklanan özellikler erkekleri avcılara karşı daha savunmasız hale getirir. Dişilere erişmek için erkekler arası rekabet, dövüşlerde veya ritüel saldırganlık gösterilerinde avantaj sağlayan özelliklerin evrimini destekler. Sağ kalımı artırmayan erkek yapıları, renkleri ve gösterileri erkeğin sağlığı ve gücünü gösterebilir. Doğal seçilim ve eşeysel seçilim popülasyonları üç yolla etkileyebilir. 1- Yönlü seçilim: Bu tip seçilim türünde, bir popülasyonun belli bir özelliği artış ya da azalış yönünde bir seyir izler. Popülasyonun ortalama özellik değerlerinde düzenli bir değişime neden olabilir. Bir popülasyonda küçük bir vücuda sahip olmak direkt uyum başarısını arttırıyorsa, her nesilde daha küçük bireyler seçilecek evrim belli bir yöne doğru ilerleyecektir. 2- Dengeleyici seçilim: Doğal seleksiyondaki doğal sapmalar aşırı bir boyut ve ortalama kazanırsa bunu dengeleyen mekanizmadır. Temel olarak, çan eğrisi şeklinde oluşan çeşitliliğin, iki ekstrem ucunun olduğu durumlarda görülen seçilim tipidir. 3- Ayırıcı seçilim: Eğer büyük ve küçük bireyler ortama uygun, fakat ortalama büyüklükteki bireyler ortamla uyumsuz ise ayrıcı seçilim gerçekleşmektedir. Bu seçilimde türün birbirinin zıddı iki uç özelliği seçilmekte, ortalama özellik ise ayıklanmaktadır. Şimdilik bu kadar yeterli. Zamanla daha fazlası anlatılacak.
    2 points
  5. Cennet Bu dünyadan bıkmış usanmıştı. Yorulmuştu; hem fiziksel hem de zihinsel. Ha bire bir uçturmaca vardı. Gün boyu uçmakla ve yavrularına yem aramakla meşguldü. Onlar sürekli açtı ve bir türlü doymak bilmiyorlardı. Büyüdüklerinde ise arkalarına bakmadan "pııır" dıye uçup gidiyorlardı. Ne teşekkür eden ne de "Afferin, iyi iş çıkardın" diyen vardı. Her sene aynısı. Bu işi bırakmak istiyordu artık ancak başka bir iş de elinden gelmiyordu. Tüm bildiği, yumurtlamak, uçmak ve yavrularına yem aramak idi. Eeh..ara sıra ötmesini de biliyordu ki sesinin güzel olmadığının da farkındaydı. Ne zaman ötmeye başlasa, etrafını bir sessizlik kaplardı, çünkü tüm hemcinsleri kaçıp gidiyordu. Acaba öbür dünya dedikleri yer nasıldı? Orada yumurtlama falan yokmuş, her taraf lezzetli yemlerle dolup taşıyormuş, isteyen istediği kadar güzel sesle ötüyormuş, uçmaya bile gerek yokmuş. Hatta sonsuza dek yumurtlamadan çiftleşmek bile varmış. Böyle diyorlar... Pek inanasım gelmedi ancak kulağa bir hayli hoş geliyor. "Cik...cik...ciikk!" Lanet olsun yine başladı benim yavrular. Kelimeler: cennet, uçmak, ötmek
    1 point
  6. Hah hah ha... İyi de cinsel ilişkinin kızmakla ne tür bir alakası var? Bence bu ağzı bozuk olanlarda ya Testesteron seviyesi yüksek yada tam tersi. Şaka bir yana; muhtemelen bu tip insanların çevresi de bu türde insanlarla dolu. Hani derler ya "Deliyle yatan şaşı kalkar" diye. Onun gibi yani. Çevrende sürekli ağzı bozuk olanlar varsa, ister istemez sen de onlara bir nebze olsun uyuyorsun. Onlar gibi davranmadığın zaman, dışlanma tehlikesi de var. Onlar gibi konuşmadığın veya davranmadığın zaman sana uzaylı gibi bile bakanlar olabiliyor. Hatta çok kibar konuşan ve davrananlara bir acayip(!) bakıyorlar. Şahsi tecrübeyle sabittir.
    1 point
  7. Bizim Temel mezarlıkta iş bulur ve orada çalışmaya başlar. Ancak ikinci gün işi bırakır. Buna anlam veremeyen arkadaşları ona sorar: "Bre Temel. Gül gibi bir iş bulmuştun. Neden hemen bıraktın?" Temel: "Ben enayi miyim? Orada sadece ben çalışıyordum ancak diğerleri hep yatıyor."
    1 point
  8. Rüyalar çok anlamsız şeylerdir. Rüyalara anlam yüklemeye çalışmayın. Bilinçdışının uykuda kendi kendine debelenmesidir, bir şeylerin habercisi veya işaretçisi değildir.
    1 point
  9. @UyusukKursun Anlattıkların çok muğlak. Çok nev-i şahsına münhasır. Sende başlayıp sende bitiyor. Üzerine üstlük başkalarının rüyalarında neler olup bittiğini de bilmiyorsun. Bu doğrultuda başkalarının daha senin doğru dürüst örnekleyip tasvir dahi edemediğin sembolik rüya imgelemlerin üzerinden sağlıklı bir algı oluşturmasını, üzerine de akıl yürütmesini bekleyemezsin. Bu da demektir ki daha ortada üzerine konuşacak bir şey yok. Değil senin onları eleştirmen. Üzerine üstlük diğerlerinin rüyalarını da kati suretle bilmen mümkün olmadığına göre, bir genelleme de yapamazsın.. Rüyalarımı ben de takip ederim. Onları severim. Özellikle severim. Unutmamaya, indekslemeye çalışırım. Üzerine düşünürüm. Atmosfer(ler)i bambaşkadır çünkü. Sana belki on yıllar öncesinden hatırladığım rüyalar olduğunu, hatta rüyalarla ilgili serbest çağrışıma girdiğimde belki yıllar önce gördüğüm, hatta unuttuğumu bile unuttuğum imgelerin gözümün önüne gelebildiğini söylesem ne dersin..? Ne dersen de, fark etmez. Öyle çünkü. Gelgelelim bunca süre zarfında gerçekleştiğini gördüğüm anlamlı tek bir rüya dahi olmadı. Gerçekleşseydi dahi önce onun "nev"ine bir bakardım. Velhasılı senin "sizde gerçekleşmiyor olması beni ilgilendirmez" dediğin kısım meselenin aslen nirengi noktalarından biri. Ha onlar doğru söylemiyor olabilirse, seninkine kim neden inansın o vakit tersinden bakınca? Seninkilerin de bir anlamı yok. Monolog değilse niyet. Hiç bilincinin açık olduğu an ve aktif düşünmede olduğun bir halden uykuya ve rüyaya geçiş aşamasını, "an"larını takip ettin mi? Bunu belki çocuk uyutanlar bilir. Çocuk genellikle yanındakinin kendisinden önce uyumasını istemez. Çünkü korkar. Bu minvalde yanındakini uyuduğunu fark ettiği vakit onu dürter. Herkese her zaman olmamış olabilir ama olması da muhtemeldir. İşte tam da normal seyreden bir düşünce silsilenizin, bilincinizin yavaş yavaş kaymaya başlamasıyla birlikte nasıl olup da saçma sapan bir yerlere gittiğinin neredeyse an be an farkına varabilmeniz için, birinin tam o sırada dürtmesi falan gerekir. Hadise aslen şudur; bilincinizle birlikte iç-görünüz, düşünceleriniz üzerindeki inisiyatifiniz yiter, dizginler elinizden gider. Uykuyla birlikte ilgili bölgeler de inaktif olmaya başlar çünkü. Dizginsiz serbest çağrışımlarla birlikte çılgın atmaya başlarsınız. Hatta bunun daha güzel bir versiyonu vardır. Gözünüzden uyku akar ama çocuk zangoç gibidir. Masal anlatırken yavaş yavaş şaftın kaymaya, uyumaya başlarsın. İşte tam o sırada masalın, sen hala daha konuşup da onu anlatırken hem de, nasıl deli saçması yerlere gittiğini fark etmek gerekir bunu anlamak için önce. Rüyalar bu mekanizmanın, belki de "mekanizmasızlığın" en uç hali işte. Ha diyecen ki bu psikolojik o haberci. O da senin kendi tanımın. Kimi bağlasın? Hem bu kollektif vb. bilinç(!) neden hep sembolik bir dil kullanıyor? Neden düz anlatamıyor? Bu işler neden hep uyurken oluyor da, uyanıkken düz vites açık seçik olmuyor, olamıyor!? Hep bir gizem, bir muamma. Hep o zeminde oynanır bu oyun. Neden? Çünkü en spekülatif mecra o. Salla babam salla. Bu konuyu daha iyi anlaman için belki de şu sihirli mantarlar mevzularını biraz araştırman gerekebilir. Rüya sadece beynin bir sonucu. Bütün hepisini üreten beyin. Orada başlayıp bitiyor. Gereğinden fazla heyecana kapılmayın. İnsan zaten düşündüğünün üzerine düşünebildiği için, rüyalarının da üzerine düşünebiliyor. Evrimsel olarak da daha öne çıktığımız falan yok. Patron hala tek hücreliler ve bitkiler. Hangi öne çıkmak?!
    1 point
  10. Yol Yağmur hafifçe çişeliyor, hava parçalı bulutlu ve şu lanet olası trafik hiç kımıldamıyor. Bir an önce eve varmak için otobanı kullanayım dedim, demez olaydım. Güya otoban, güya hızlı yol. Yağmurlu havada şehir içindeki yoldan hiçbir farkı yok, her tarafta yığılma var. Gitsen gidemiyorsun, çıkmak istesen çıkamıyorsun. İş yorgunluğu yetmiyormuş gibi, al sana mis gibi bir yol yorgunluğu. Yağmur yağınca ne değişiyor, hălă anlamış değilim. Hava güneşli olunca durum tamamen farklı; aynı yolda, aynı zamanda hiç yığılma olmuyor. Öndeki arabaya odaklanmaktan müzik sesi bile bir ızdırap gibi geliyor. Camlar yine buharlanmaya başladı; klimayı açmaktan başka bir çare yok, çünkü pencereyi açmaya kalksam, bu sefer içerisi ıslanacak. Yarım saatlik yol şimdi en azından bir saat sürer. Bu kesin. En iyisi mi bizim hatunu arayayım da meraklanmasın; 10 dakika geciksem, hemen beni arar. O beni aramadan, ben onu arayayım bari. - Alo? - Benim! - Bre herif, nerede kaldın böyle? Yemekler soğuyor! - Bırak soğusunlar. - N´oldu gene? - Gözün kör mü, pencereden dışarıya bir baksana! - Biraz yağmur yağıyor. - Evet, şu lanet yağmur yüzünden eve hep geç geliyorum ve 2 haftadır sıcak yemek yiyemiyorum. - Aman..aman. Hava güzel olunca zamanında geliyorsun sanki. O zaman da eve gelmeden kahveye dalıyorsun. - Yine başlama hatun. Sen yemekleri şimdiden ısıtmaya başla, çünkü trafik çözülmeye başlıyor galiba. Kelimeler: Trafik, yağmur, yemek
    1 point
  11. Aşkım Kadın hiddetle "Bre canı çıkmayasıca!" diye koltukta şekerleme yapan kocasına çıkışır. Adam neye uğradığını şaşırmış bir vaziyette gözlerini aralar. Karşısında sinirlenmiş bir vaziyette dikilmiş olan karısını görür ve "Yine n´oldu aşkım?" diye sorar. Kadın daha da öfkelenir: "Aşkın batsın. Sen burada keyif yaparken benim başıma gelmeyen kalmadı." - Yine pazara mı gittin aşkım? - Tabii gittim, çünkü mutfakta yiyecek bir şey kalmamış. Sen sadece tıkınmak ve uyumakla meşgulsün. - Öyle deme aşkım. Bana söyleseydin, ben hepsini hallederdim. - Güldürme beni. Hallerdermiş...miş. En son halletmeye çalıştığında ne olduğunu gördük. Hatta sana alışveriş listesi bile vermiştim. - Aşkım, yolda giderken listeyi düşürmüşüm. Ben de aklımda kalanları almıştım yanılmıyorsam. - Listede olmayanları ve ne kadar gereksiz şey varsa alıp gelmiştin. Muz almıştın, hem de yeşilinden. - Satıcı yeşil muzların kabuza iyi geldiğini söylemişti. Hatırlarsın o hafta bağırsaklarım pek iyi çalışmıyordu. - Peki, gözleri göçmüş ve neredeyse kokmaya başlayan o balıklara ne demeli? - Aşkım, pazarda gayet iyi gözüküyorlardı. Ben de anlamadım o hale nasıl geldiler. - Sen anca uyumasını bilirsin zazen. O kokmuş balıkları çöpe atmak zorunda kalmıştık. Senin beceriksizliğin yüzünden o hafta mahallenin kedileri de bayram etmişti. O günden beri hepsi bizim kapıya dadandı. Ne zaman alış verişten dönsem, kapının önüne dikiliyorlar. - Aşkım, kızma onlara. - Aşkın batsın. Demin onların yüzünden dengemi kaybedip düştüm zaten. Elimdeki torbalar da yere düştü. Tüm kediler torbalara hücum etti ve hălă onları didikliyorlar. - Aşkım, ben hallederim. - Bana yine balık ve muz getireyim deme! Kelimeler: Balık, pazar, muz
    1 point
  12. Bir roman denemem var. Henüz daha yeni başladım. Hikayeyi, ana karakterleri ve genel akışı tespit ettim ama henüz sadece tek bir bölüm yazdım. O bölüm ise henüz paylaşılmaya hazır değil. Üzerinden geçmem lazım biraz daha. Amerika'da Alternatif Tarih diye bir janr var romanlarda. Tarihteki belli bir noktada, eğer olaylar öyle değil de böyle olmuş olsaydı ne olurdu diye düşünerek ortaya çıkartılan hikayelere deniyor. Mesela ikinci dünya savaşını Naziler kazansaydı ne olurdu, Rusların bolşevik devrimi döneminde diğer Avrupa ülkeleri de sosyalizme geçseydi ne olurdu, vs gibi. Bu tür "Ya öyle olsaydı" düşüncesinden yola çıkarak çok hoş ve ilginç hikayeler, romanlar yazılabiliyor. Benim romanımın sorusu ise "Keşifler çağında Amerika'yı Avrupalılar değil de Osmanlı keşfetmiş olsaydı ne olurdu?". Romanımın ana karakterleri ve ana konusu şöyle: Kaan: Osmanlı'nın ana güç olduğu alternatif evrenden bizim evrenimize seyahat etmiş bir tarih uzmanı ve araştırmacı Eda: Kaan'ın eşi ve uzman fizikçi. Alternatif realiteler arasında seyahat konusun uzmanı. Mark Connor: Bizim evrenimizde, Amerika'da bir bir üniversitede Orta Doğu ve İslam tarihi uzmanı bir profesör ve araştırmacı Bilge: Profesör Connor'ın Türk kökenli doktora öğrencisi Hikayenin ana konusu: Kaan ve Eda, Eda'nın tasarlamış olduğu bir "uzay gemisi / alternatif evrenler arası seyahat makinası" ile dünya yörüngesinden çok uzak olmayan bir yerde, bir yapay tekilliğin (singülarite) etrafında yükse hızla seyahat etmeye dayalı bir teknoloji kullanarak bizim evrenimize gelirler. Kaan neden bu evrende olayların kendilerininkinden farklı geliştiğini incelemekle görevli bir araştırmacı ve bilim adamıdır. Dünyaya iniş yapmadan önce uzun süre yörüngede kalarak uzaktan gözlem yaparlar, televizyon yayınlarını izlerler, ellerindeki yapay zeka cihazını kullanarak televizyon yayınlarını analiz ettirir ve dominant dil olduğunu tespit ettikleri ingilizceyi kendi evrenlerinde geliştirilmiş "hızlı öğrenme / bilginin beyne transferi" teknolojisini kullanarak kendilerine yetecek düzeyde öğrenirler. Araştırmaları sonucu para edeceğini öğrendikleri değerli taş ve metallerden bir miktar yanlarına alarak, Amerika'da, kırsal kesimde, insanların olmadığı ücra bir bölgeye iniş yaparlar. Araçlarını kamufle edip, yakın kasabaya doğru yola koyulurlar. Önce yakın kasabaya gidip bir süre kalırlar, sonra ise Orta Doğu tarihi konusunda uzman olduğunu öğrendikleri Profesör Conner'ın ofisine gider, kendisiyle tanışmak isterler. Bu arada, Amerikan hava kuvvetleri Atmosfere giriş yapmış, fakat hızlanmak yerine yavaşlayarak inmiş ilginç bir meteor tespit etmiş ve onu araştırmak için meteorun düştüğünü tespit ettikleri bölgeye bir ekip göndermiştir. Bu ekip Kaan ve Eda'nın cıhazını bulur, fakat içine giremez. Bundan sonra ise başka ipuçları ve bu araçtan uzaklaştığı tespit edilmiş ayak izlerini takip ederek araştırmaya başlarlar. Kaan ve Eda ise vardıkları ilk andan itibaren kendi geldikleri dünya ile burası arasındaki kontrastların farkına varıp tek tek not alarak ve aralarında tartışarak sonuçlar çıkarmaya çalışır ve aynı zamanda da görevlerine devam ederler. Bu ilk birkaç bölümün ana konusu. Fakat yazdığım bölümün asıl ayrıntılı ve orijinal şeklini henüz asıp ilan edemiyorum. Yine de bu kadarını yazmak istedim. Belki ilgilenenler çıkar ve asacağım bölümleri merak edip takip etmek isterler.
    1 point
  13. 2. Bölüm Yolculuk Aradan aylar geçtikten sonra, yola çıkma günü geldi, ve büyük bir kalabalığın toplandığı bir hangarda, bizdeki küçük jetlere benzer büyüklükteki Seyahat-i Alem cihazının son kontrolleri yapılırken, onlar da kalabalık ile vedalaşıyorlardı. Bu zamana kadar artık tüm hazırlıklar yapılmış, geriye sadece son kontrolleri yapıp yola çıkmak kalmıştı. Bizdeki en yakın karşılığı için uzay gemisi diyebileceğimiz Seyahat-i Alem makinesi, son model bilgisayar sistemleri ve yapay zeka ile donatılmış, hem nükleer, hem kimyasal yakıtla çalışan, mürettebatın en çok vakit geçirecekleri bölümü kendi ekseninde uygun hızda döndürülmek suretiyle yapay çekim özelliği kazandırılmış, ve birkaç kişilik bir mürettebatın her türlü ihtiyacını karşılacayak biçimde tasarlanmış bir araçtı. Zaten yollarının çok uzun sürmesi beklenmiyordu. Asıl vakit alacak kısım, öbür realiteye ulaşıp iniş yaptıktan ve araştırmalarına başladıktan sonrası olacaktı. Seyahatin nasıl mümkün olduğu ve teorisi çoğu kişinin kolay anlayamayacağı düzeyde derin ve karmaşık olduğu için, ancak Eda ve benzeri düzeyde uzman fizikçilerin anlayabileceği bir konuydu. Fakat özetle, uzayda, veya herhangi bir vakum ortamında, yapay bir tekillik (singülarite) oluşturmak ve onun etrafındaki bir yörüngede yüksek hızla hareket etmeye dayalı bir işlemdi bu giriştikleri. İşin içinde fiziksel formüllere dayalı pek çok derin hesaplar vardı elbette, ama artık yapay zekanın çok ciddi düzeyde olduğu kendi dünyalarında bu tür hesaplar mümkündü. Kuantum fiziğinin kendi evrenlerindeki karşılığı olan bilim dalı keşfedildiğinden beri, yani son birkaç yüzyıldır, farklı evrenlerin ve farklı kuantum realitelerinin varlığı savlanmaktaydı zaten. Yeni olan, ve sadece son birkaç on yılın ürünü olan gelişme, bu realiteler arası yolculuğun yollarının keşfi ve pratik hale gelmesi olmuştu. Bu konuda da, pek çok başka fizikçi ve bilim insanıyla birlikte, Eda'nın da katkısı büyüktü. Diğer realitelere (kendi kullandıkları terim ile "alem"lere) önce insansız bilgi toplama araçları gönderilmiş, ve dünya yörüngesinin bıraz ötesine gönderilen bu cihazların, yörüngeye girerek dünyayı gözlem altına alması ve incelemesi, sonra da geriye bilgi göndermesi mümkün olmuştu. İşin teorisi gereği, seyahat ettikleri realitelerin çoğu, kuantum düzeyinde kendilerininkine benzer olanlar olmak zorundaydı. Yani, istatistiksel açıdan, belki dünyada hiç hayatın ortaya bile çıkmadığı türde realitelerin sayısı belki çok daha fazla olmak zorunda olsa da, iş seyahat etmeye gelince, ancak yakın olanlara gidilebiliyordu. Çok farklı olanlara gitmek, eldeki teknoloji ile henüz mümkün değildi. Bu yüzden, bilgi toplama cihazı gönderdikleri realitelerin çoğu dünyada hayatın ortaya çıktığı ve insanlığın benzer geliştiği realiteler olmuştu. Binden fazla realiteye gönderilen cihazların, oralarda çektikleri resimler, inceledikleri ve kaydedip raporladıkları radyo ve televizyon yayınları, yapay zeka tarafından incelenip, kendi realitelerindeki teknolojiden farklı olmalarına rağmen kodları çözülüp analiz edilebilmişti. Bu sayede toplanan bilgiler göstermekteydi ki, bu realitelerin yarısından çoğu kendilerininkine az çok benzer gelişmiş, ve Osmanlı'nın devamı olan uygarlığın gücü günümüze kadar gelmiş, ve dünya üzerindeki baskın bilimsel, teknolojik, ekonomik ve siyasi güç olarak yerini almıştı. Fakat bu realitelerin yarısına yakın kısmında, Türk/İslam uygarlığı bağnazlık ve dogmatizm batağına batıp Avrupa ve uzak Asya uygarlıklarına kıyasla geri kalmıştı. İşte Kaan ve Eda'nın görevi, bu ikinci tür realitelerin temsilcisi olarak seçilmiş bir tanesine giderek yakından incelemede bulunmak, o realitenin tarihini öğrenmek, ve durumun neden ve nasıl bu hale dönüştüğünü incelemekti. Araca bindiler, son hazırlıklarını yaptılar, ve geri sayımdan sonra araç harekete geçerek, onları dünya yörüngesinin dışına gönderdi. Yörüngeden çıkıp yeterince uzaklaştıktan sonra, realiteler arası sıçramayı gerçekleştirecek motoru çalıştırdılar, ve bir anda cihaz incelemek istedikleri realiteye sıçrama gerçekleştirdi. Ondan sonra tekrar dünya yörüngesine yaklaştılar, ve uygun bir yörüngeye girip, doğru realitede olup olmadıkları tespit etmek ve diğer gerekli ölçümleri yapmak için bir süre yörüngede kaldılar ve ellerindeki sensörlerle gerekli bilgileri toplayıp araçlarının bilgisayarına analiz ettirdiler. Doğru realiteye ulaştıklarını anladıktan sonra da, bir sonraki aşamaya geçtiler, ki bu da gerekli dili öğrenmekti. Önceki araştırmaların da söylediği gerçeği kendi cihazları da onaylıyordu. Tüm televizyon ve radyo yayınlarının uzun süre incelenmesine dayalı veriler, bu realitede ingilizcenin dünyada en çok konuşulan baskın dil olduğunu gösteriyordu, ve kendilerinin de bu dili öğrenmesi gerekiyordu. Araçlarındaki yapay zeka cihazının özelliklerinden biri de, bir iletişim türü veya dili, eğer yeteri kadar veri toplayıp, gerekli ve uygun imaj ve seslerle destekli bir şekilde analiz edebildiyse, tüm gerekli gramer özellikleri ve yaygın kullanılan kelime ve ifadelerle birlikte öğrenebilmesi, ve hatta sonra da hızlı bir şekilde öğretebilmesiydi. Bu öğretmenin yöntemi, bir sanal realite makinası benzeri bir şekilde, kafaya geçirilen bir başlık ile, uygun görüntü ve seslerin hızlı bir şekilde, uygun sırayla ve yeteri kadar tekrarla kişiye göstermesi üzerine kuruluydu. Bu öğrenmeyi yola çıkmadan önce yapmaları istenmemişti, çünkü gerekli verilerin, gidilen realiteden canlı bir şekilde toplanması ve orada öğrenilmesi tercih edilmişti. Herhangi bir sebeple, ufak hesap farkları yüzünden tam istedikleri realite değil, onun çok benzeri, neredeyse kopyası, ama yine de biraz farklı olan bir tanesine gidilme olasılığına karşı alınmıştı bu önlem. Araştırma açısından, birbirine bu derece yakın olanların herhangi birinin incelenmesinde bir sakınca yoktu. Ama, Kaan ve Eda'nın zorluk yaşamaması, ve doğrudan gidilen realiteyi inceleyip, ona özel bilgileri öğrenmeleri istendiği için bu yol tercih edilmişti. Bu yüzden, yörüngede geçirdikleri birkaç hafta boyunca, her gün hızlı öğrenme makinasında vakit geçirerek, hem gidecekleri dünyanın en yaygın dili olan ingilizceyi, hem de bu dünyadaki yaşam tarzını öğrendiler. Nihayet, gezegenin yüzeyine inip, asıl araştırmalarına başlamanın günü gelmişti. Bu realitenin en baskın siyasi ve ekonomik gücü olduğunu tespit ettikleri Amerika Birleşik Devletlerinin kırsal bölgelerinin birinde, gözlerden uzak bir yere iniş yapmaya karar verdiler.
    1 point
  14. 1. Bölüm İstişare Odası Kaan yorulmuştu. Bu toplantının artık sona ermesini istiyordu. Odanın ortasında bulunan, yüzeyi oldukça geniş, alçak bir yuvarlak sehpanın etrafındaki herkes gibi o da bir minderin üzerine bağdaş kurarak oturmuş durumdaydı. Eskinin Osmalı sofralarını andıran bu yüzeyin üzerinde doğu ve islami motiflerle süslü bir ibrik, ve yine benzer şekilde süslü metal kupalardan başka sadece tablet görünümlü elektronik cihazlar vardı. Bu cihazlar, ekranlarını kolay okunur bir açıda tutan plastik ayaklara yaslanmış bir şekilde durmaktaydılar. Aşağı yukarı herkesin önünde birer tane olan bu cihazlar haricinde, odada yüksek teknoloji ürünü başka birşey göze batmıyordu. Yuvarlak sakallı yaşlı kişi, "O halde, vazifeyi anlıyorsun" dedi. "Evet" dedi Kaan. "Öte alemlerden bu bahsi geçeni ziyaret edip, tetkik etmemizi, ve neden bizimkinden değişik olduğunun, ve ne zamandan itibaren ve ne sebeple değiştiğinin idrakına teşebbüs etmemizi istiyorsunuz" dedi. "Sadece bizimkinden değil" dedi çember sakallı yaşlı adam. "Başka pek çok aleme gönderdiğimiz zat-ül hareke malumat devşirme cihazlarının gösterdiği kadarıyla nispeten çoğunluğu bizimkine benzemesine rağmen, az sayıda bazı alemler bu bahsi geçen gibi gözükmekte. Bu alemi o cinslerin bir mümessili olarak seçtik, ve onu anlamak diğer benzerlerini de anlamamıza yardım edecektir" dedi. "Ne zaman azimet edelim?" diye sordu Kaan. "Zevceniz Eda hanımın tasarlayıp inşa ettirdiği Seyahat-i Alem cihazı hazır hale gelir gelmez azimet edebilirsiniz" dedi yaşlı adam. Hemen ardından toplantı sona erdi ve Kaan evine doğru yola koyuldu. Binanın hemen dışında, bizdeki en yakın karşılığı taksi diyebileceğimiz bir ulaşım aracına binip arka koltuğuna oturdu, ve gitmek istediği adresi sözlü olarak söyledi. Araç ise hemen hakarete geçti, kendisi için ayrılmış, normal trafikten ayrı bir yolu kullanarak kısa süre içinde Kaan'ı evine ulaştırdı. Uzun sürecek bir görev için eşi ile birlikte görevlendirilmişti. Uzman bir fizikçi olan eşi Eda'nın uzun yıllar önce tasarlamış olduğu, ve nihayet son yıllarda pratik olarak kullanıma geçirilmiş bir uzay aracını kullanarak alternatif bir realiteye yolculuk edeceklerdi. Bilim ve uygarlık tarihi konusunda uzman bir akademisyen olan Kaan'dan, araştırmaları için seçilmiş olan realitenin neden kendilerininkinden farklı olduğunu araştırması bekleniyordu. Yüzyıllardır hiçbir gerçek politik gücü kalmamış olan Sultan'dan, ve halk tarafından seçilen Meclisten daha bile güçlü olan Bilgeler Heyeti tarafından bu iş için görevlendirilmşti. Dolayısıyla, kolay kolay hayır denemeyecek bir görevdi bu. Gerçi kendisi de hayır demeyi hiç aklından bile geçirmiyordu. Uzmanlık alanına giren ve merak ettiği bazı konuları incelemek için mükemmel bir fırsattı bu çünkü. Henüz çocuk sahibi değillerken, yolculuk ve macera gerektiren bu tür görevleri mümkün olduğu kadar yerine getirmenin kariyeri açısından iyi olacağını düşünüyordu. Bu araştırma sonucu çıkaracağı yayınlar sayesinde, çalıştığı yer olan, bizdeki karşılığı üniversite kabul edileblecek bir yüksek eğitim ve araştırma kurumundaki yerini iyice sağlamlaştırmış olacaktı. Eşi Eda çok istekli değildi aslında. Bu tür bir macera fikri ve başka alemlere seyahat fikri Kaan'a kıyasla Eda'nın o kadar hoşuna gitmiyordu. Ama seyahat için kullanacakları cihaz Eda'nın tasarımı olduğundan, eşini bu seyahat sırasında en güvenli tutacak kişinin kendisi olacağını düşündüğü için, ve aylar boyu süreceği tahmin edilen böyle bir görevde onu yalnız bırakmak istemediği, kendisi de yalnız kalmak istemediği için, bu göreve katılmaya razı olmuştu.
    1 point
  15. Yenilikçi olmak hiçbir zaman kolay olmadı 😊 Bir şemsiye tamircisi, yazmış olduğu şiirleri incelemesi için Shakespeare’e gönderdiğinde şu cevabı almış: ''Dostum siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, sadece şemsiye yapın...'' 😅 Tabii bu forumda hikâye-roman başlığının açılması bence büyük bir incelik. Çünkü derme çatma bir öyküde bile eğer samimiyetle yazılmışsa insanı saran bir şeyler bulmak mümkün olabilir. Ayrıca teknik hatalar ya da dil yanlışları forum okurları tarafından tespit edilerek yazım sürecine okur kitlesi de dahil edilmiş olur. Eğer katılım olursa bu süreç hem öğretici hem de eğlenceli olabilir.
    1 point
  16. Vakit gece yarısını bulmuş, odama büyük bir sessizlik çökmüştü. Mutfaktan gelen sesle irkildim. Duvara yaslı sopayı kaptığım gibi mutfağa yöneldim. Bir köy okulu lojmanında kalıyordum ve evime bir fare dadanmıştı. Uzun zamandır onu evden atamıyordum. Bu defa çıkışı olmayan bir köşeye saklanmıştı. İsteseydim o anda sıkıştığı köşede elimdeki sopayla vura vura onu öldürebilirdim. Bu düşünce öylesine ürküttü ki beni, hayır dedim, ona bir şans vereceğim ve evimden çıkmasını bekleyeceğim. Bu safça bir düşünceydi. Farenin bir anlaşmaya uyma ihtimali yoktu, bense adil bir karar alma derdindeydim. Onun böyle bir ölümü hak etmediğini düşündüm. Bir yuvası olmalıydı, bir ailesi… Geri dönmediğinde onu merak edecek birileri var mıydı bilmiyorum ama ben öyle düşündüm. Fare, benim bu düşüncelerimden habersiz, uzun tüysüz kuyruğunu yere sabitlemiş, kaçınılmaz sonu bekliyordu. Çaresizlik içinde yüzünü duvara dönmüş, af dileniyordu sanki… Kalbinin ne denli şiddetle attığını duyar gibiydim. Belki de en çok iğrendiğim bu hayvan, her nasılsa gözümde küçüldükçe küçülüyor, zararsız bir canlıya dönüşüyordu. Bir köy okulunda öğretmenliğe başlamak benim için büyük bir şanstı. Şehirde doğmuş büyümüş biri olarak içimdeki köy özlemini doyasıya giderdim. Acemilik günlerimde çocuklarla birlikte öğrendim. Onların hayallerine ortak oldum, kendi çocukluğuma döndüm. Dört mevsim yaprağını dökmeyen ağaçlar arasında iki katlı lojmanın alt katında doğayla iç içe geçirdim bütün zamanımı. Sürprizlere de alışmıştım artık. Çoğu zaman bir plastik bardakla geziyordum evin içinde. Tavandan sarkan örümcekleri bu bardakla kovalıyordum. Yakalayabildiklerimi tekrar doğaya bırakıyordum. Bu defa durum farklıydı. Bir plastik bardak değil, demir bir sopayla bekliyordum. Elimde tuttuğum sopa, fareden çok beni korkutmuştu. Sanki o sopa benim tepeme inecek ve bütün hatalarımın bedeli olarak oracıkta şiddetli bir sonla can verecektim. Farenin bu düşüncelerimden de haberi yoktu. Küçüldükçe küçülüyordu gözümün önünde. Tamam teslim oluyorum, der gibiydi. Yolun sonuna geldiğinin farkındaydı. Ancak bir heykel böyle kıpırtısız durabilirdi. Onu heykelden ayıran şey, şiddetle çarpan kalbiydi. İkimiz de birer kalp taşıyorduk. Bir kalbin başka bir kalbi öldürmesi an meselesiydi. Dünyada en çok yaşanan şeydi bu. Ölümler, bir başka kalbin eseriydi çoğu zaman. Herkesin yaptığını ben de yapacak ve atan bir kalbi durduracaktım. Gerilmiştim. Ellerim titriyordu. Sıkıca kavradığım demir sopa elimden kayıp düştüğünde, derin bir oh çektim. Anladım ki, ben aslında kendimi affetmiştim. Sonraki günler, fare gibi davranmaya başladım. O beni görmezden geliyordu, ben de onu… Çıkıp gitmemişti. Ama sıkıştığı deliğe bir daha girmedi hiç. İkinci bir şans dilenmek istemiyordu benden. Hem artık kuralları o koyuyordu. Roller değişmişti. Ortada yiyecek bırakma diyordu, bırakmıyordum. Sık sık temizlik yap diyordu, sık sık temizlik yapıyordum. Tencerenin ağzını açık bırakma, içeriyi havalandır, çöplerini günlük boşalt… Elbette bütün bunlar benim uydurmam. Bana hiçbir şey söylemedi, köşeye sıkıştığında da benden hiçbir şey dilenmemişti, tutmayacağı bir söz vermemişti bana. Gözlerini duvara dikip tehlikenin geçmesini bekledi sadece. Sesini duyduğum kalp, farenin değil benim kalbimin sesiydi. Bütün bunlar bir iki dakika içinde olmuştu. Gerilen de bendim, elleri titreyen de. Sopa elimden düşünce derin bir oh çeken de... Fare, arkasına bile bakmadan gitti. Bir daha da görmedim zaten. Ama evde olduğunu biliyordum. Ben yokmuşum gibi davranıyordu, ben de o yokmuş gibi... O kendini ev sahibi görüyordu ve ben bunu kabullenmiştim. Kuşkusuz kiracı olan bendim. Benden önceki öğretmenler gibi… Bir zaman sonra hiçbir iz kalmadı ondan geriye. Ev sahipliği iddiasını o da sürdürmek istemedi. Sessiz sedasız kayıplara karıştı. Ama bir fareden öğrendiklerimi unutamıyorum. Aramızda hiçbir konuşmanın geçmediği o gecede öğrendiklerimin her biri ayrı bir ders niteliğindeydi: Bu dünyada hepimiz kiracıyız. Hayat sizi görmezden geldiğinde, üzülmeyin. En karanlık anınızda, yapacaklarınız kalmadıysa yanacak ışığı bekleyin. Güneş doğduğunda roller değişecektir. Kafanıza inmek üzere olan bir sopa yok. Önce elinizdeki sopayı atın. Başkaları sizi affetmeden siz affedin kendinizi. Kimse size kural koymadan siz koyun kurallarınızı. Şansınızı iyi kullanın, tutmayacağınız sözler vermeyin. Ve kalbinizin sesini dinleyin…
    1 point
  17. Evet, harbiden böyle midir?
    1 point
  18. Seninle aynı fikirdeyim. Dostum, gördün mü, fikirlerimiz nasıl da eşitlendi!
    1 point
  19. Kişinin kendisi için değerli olabilir. Fikirleri, kişinin kendisi içinde nasıl bir etki yarattığına bakılmaksızın sadece somut dünyada ne tür hadiselere gebe olduğuna göre yargılamak, bence büyük bir yanılgıya düşmemize neden olur.
    1 point
  20. 1 point
  21. Bence evren kavramını yanlış kullananlar var, çünkü söz konusu olan enerjinin daimi var olması. Kullandığımız zaman ve mekan bu evren için geçerlidir, çünkü ikisinin de başlangıcı bu evrenle baş göstermiştir. Enerji daima var ise, birden fazla evrenlerin olma olanağı ağırlık kazanıyor. Yani kainatta sayısız evren ve her evrenin kendine ait zaman ve mekanı olma olasılığı yok değil.
    1 point
  22. Ebû Cehil geri döndüğünde! 😎
    1 point
  23. Bu aralar Aklın İsyanı/Ted Grant-Alan Woods okuyorum. Kitapta her türlü konuya değinilmiş, okumalısın bence. Bir de JJ Rousseau Toplum Sözleşmesi öneririm.
    1 point
  24. Eski aristokrasi benim gözümde oligarşidir. Amacından sapmıştır; ki zaten her yönetim sistemi amacından sapmaya müsaittir. Dolayısıyla ne diyersek diyelim ütopik kalır. Bugün yaşanan her şey, determinizm gereği doğanın bizi getirdiği noktadır. Ama yine de bize uyumlu olduğu anlamını taşımaz. Şahsi fikrim tabii.
    1 point
  25. Bu sorunun cevabı çok basit değil. Bu soru, düşünürlerin materyalizm dışında bir de natüralizm diye birşey tanımlamalarına, ve hatta sonra da natüralizmi ikiye ayırmalarına yol açan soru. Burada sorun soyut kavramlar değil, öncelikle ona dikkat çekmek isterim. Soyut kavramlar (arkadaşlık, zihin, sevgi, vs) maddeye ve maddesel olanın birbiriyle olan ilişkilerine indirgenebilir. Orası sorun değil çoğu filozof açısından. Onun ötesinde, mesela kuvvetler, uzayın eğriliği, maddelerin örgütlülüğü, vs konuları da var. Bunlar da aslında hep madde kaynaklı şeyler. Ama Batılı filozofların bir kısmı, herşeyi maddeye bağlama fikrinden rahatsız olduklarından (çünkü kanıtlanabilir birşey değil), natüralizm diye bir kavram icat edip, hatta onun da medololojik natüralizm denen şeklini tanımlayıp, cevaplamak zorunda oldukları soruyu değiştiriyorlar bir bakıma. Bu sayede herşey maddeye mi dayanır sorusunu cevaplamak yerine, cevabı nispeten kanıtlanabilir ve bilimsel düşünceye o sebeple daha uygun kabul edilebilecek "herşey doğal süreçlerle açıklanabilir mi" sorusunu sorup cevaplıyorlar. Çünkü, bir kere maddesel olmayan da mümkündür der, o kapıyı aralarsanız, ondan sonra binbir türlü idealist ve metafizik fikrin bombardımanına uğramanız ve yine hayaletlerle, ruhlarla, görünmez tanrılarla falan uğraşmak zorunda kalmanız kaçınılmaz olur. Filozoflar haliyle onu da istemiyor. Dolayısıyla, pek çok filozof "ben metodololojik natüralistim" deyip işin içinden çıkıyor. Ben şahsen materyalizm sözünden gocunmuyorum. Aynı zamanda natüralistim de elbette, ama zaten bunlar farklı sorulara cevap veriyor.
    1 point
  26. Atın cehenneme Melekler adamın birini cehenneme götürürken, adam bağırmış: "Yahu ben bir keresinde dilenciye 100 Lira vermiştim! Lütfen beni cennete atın!" Melekler defterlere takrar bakmışlar, adam haklı. "Biz en iyisimi baş meleğe bir danışalım" demişler. Baş melek düşünmüş, taşınmış ve demiş ki: "Verin onun 100 Lirasını ve sonra atın cehenneme!"
    1 point
  27. Beyinde inançtan ve maneviyattan sorumlu yöreler vardır. İnançsızlarda da o yöreler vardır, sofu bir inancı olanlarda da.. Aynı yöreler hem inançtan sorumludur hem de inançsızlıktan. Buna anlaşılmayacak ne var?
    1 point
  28. Once kisa bir giris yapaslim. Evren daimi gozlem veren bir mekandir. Mekan oldugu icin zamana ihtiyaci yoktur. Oyuzden zamansal olarak ortaya konamaz. Sadece uzerinde olan zamansal teoriler ya da gozlemler dile getirilebilir. Mekan olmadan uzerrindeki parcalarin ve bu parcalardan birinin yarattigi zamanin olmasi mumkun degildir. Insanoglu henuz evrenin bir mekan olarak ebatlarini ortaya koyamamistir. Evreni ve uzerideki her bir parcayi kendi parcasida dahil, gozlemlemektedir. Evren, insanoglunca bilinen ve sinirlari henuz ortaya konmamis en genis mekan olarak bir fenomendir. Dolayisi ile "evrenin oncesi" zamansal bir sorudur. Evren olmadi daimi olarak orda. Bunun zamansal basi ya da sonu ya da genislemesi daralmasi paralel evrenler v.s. sadece varsayimlardir. Cunku mekaninin henuz ebatlari bilinmeyen evrenin, neyin mekaninda genisledigi ya da daraldigi hangi mekandan var oldugu ne zaman oldugu v.s. sorulari ve yanitlari var sayimdir. Bilim ayrica neden/nicin den ziyade, nasil sorusunu sorar. Aksi sorular evrene beyin ve zihin soyutlamasi yuklemektir ve bir olduran aramaktir. Yani evreni oznellestirmek ya da tanri ile bag kurmaktir. Aynen asil sorun, gozlem vermeyen seyler hakkinda soru soran beyinlerimizde.
    1 point
  29. Bel Yaşlılıktan mı işinden mi yoksa yataktan mı...pek emin değildi. Üzerinde yattığı yatağı alalı 10 seneden fazla olmuştu herhalde. Ortası bir hayli çukurlaşmıştı ve içindeki yaylar da gıcırdayıp duruyordu. Emin olduğu tek şey ise her sabah kalktığında belinin ağrımasıydı. Önceleri pek umursamıyordu ancak son zamanlarda ağrılar çoğalmıştı. Ayrıca uzun senelerden beri yaptığı iş de bel için pek uygun değildi. Bunu nihayet kabul etmek zorunda kalmıştı, çünkü günde 4-5 saat masa başında ekranın karşısında oturmak zorundaydı. Evet...görünen o ki, elinde iki seçenek vardı. Masa başındaki işini bırakmak ve belini zorlamayan başka bir iş bulmak veya yeni bir yatak almak. Birincisini uygulaması mümkün değildi, çünkü bu mesleğe yıllarını vermişti ve başka bir işte şimdiki aldığı ücreti alacağını hiç zannetmiyordu. Emekliliğine de daha bir hayli vardı. Yatak magazasının vitrinine bakarken bunları düşünüyordu ve nihayet magazaya girmeye karar verdi. İyi ve kaliteli bir yatak almalıydı, bakarsın şu lanet bel ağrısına bir parça faydası olurdu. Kelimeler: Bel, yatak, iş
    0 points
×
×
  • Create New...